19. bölüm / 27
Zümrüt YeşiliBölüm 18
Bölümler 27Şu an: Bölüm 18
- 1 Tanıtım Bölümü92 kelime
- 2 Bölüm 1690 kelime
- 3 Bölüm 21.008 kelime
- 4 Bölüm 3531 kelime
- 5 Bölüm 4984 kelime
- 6 Bölüm 51.117 kelime
- 7 Bölüm 6980 kelime
- 8 Bölüm 71.511 kelime
- 9 Bölüm 81.122 kelime
- 10 Bölüm 91.138 kelime
- 11 Bölüm 101.220 kelime
- 12 Bölüm 111.151 kelime
- 13 Bölüm 121.160 kelime
- 14 Bölüm 131.127 kelime
- 15 Bölüm 141.112 kelime
- 16 Bölüm 151.050 kelime
- 17 Bölüm 161.069 kelime
- 18 Bölüm 171.139 kelime
- 19 Bölüm 181.292 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 Bölüm 191.510 kelime
- 21 Bölüm 201.742 kelime
- 22 Bölüm 212.337 kelime
- 23 Bölüm 221.602 kelime
- 24 Bölüm 231.816 kelime
- 25 Bölüm 241.711 kelime
- 26 Bölüm 251.473 kelime
- 27 Bölüm 261.561 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüme başlamadan önce küçük bir şarkı önerisi:
Sibel Bilgiç – Alışamadım 🥀
Şarkıyı 01:40'tan itibaren açıp okumaya başlayabilirsiniz.
‡‡‡
Gözlerimi açtığımda karşımda annem vardı. Üzerinde çok güzel bir elbise vardı ve gülümsüyordu. Ama bir dakika? Annem, yaşamıyor ki? Nasıl yani?
"Derenim, güzel kızım. Bu hayatta hep güçlü ol, tamam mı? Adın gibi ol. Kaderin bana benzemesin, sen çok daha güzel bir hayat yaşa."
"Anne, seni çok özledim."
"Bende güzel kızım, bende."
Gerçekten şuan annem ile mi konuşuyorum ben? Hayır, bu mümkün değil. O zaman nasıl? Annem gidecekken kolundan tutup durdurdum.
"Anne, gitmesen olur mu? Biraz daha kalsan yanımda,"
Durdu, gülümsedi ve elini yanağıma koydu. Hafifçe okşadı.
"Seninle bir ömür yaşamak hayalimdi. O yeşil gözlerinle kahkahalar attığını görmek isterdim. Okula gittiğini, mezuniyetine gelmeyi çok isterdim. Ben gidiyorum güzel kızım ama senin yaşayacağın güzel bir hayat var. O günler için sabret."
Ellerim ellerini sıkıca tuttu.
"Ama anne,"
Elleri, ellerimden kaydı.
"Hoşçakal Derenim."
Sonrası yoktu benim için. Sonrası bomboştu. Çünkü bu karşılaşmanın bir rüya olduğunu anlamıştım. Zaten istesekte gerçek olamazdı. Rüyadan uyanınca kendimi yine bir hastane odasında buldum. Bazen babama kızıyorum, neden beni de o gün annemle öldürmedi diye. Eğer beni öldürseydi, en azından şuan acı çekmezdim. Şuan ağlamamak için içimde savaş vermezdim. Ama ağlamamak, ağlamaktan daha kötüdür. O yüzden kendimi daha fazla tutamadım ve yaşların akmasına izin verdim. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Tıpkı küçük bir çocuk gibi sanki annemi kaybetmişim de ağlıyorum. Bazen acımasızca bir şeyi düşünüyorum. Annem yerine babam ölseydi. Belki hayatım o zaman güzel olurdu.
(Şarkıyı burada kapatabilirsiniz.)
Yataktan kalktım ve odadan çıktım. Yanaklarımda kalan azıcık ıslaklığı sildim ve etrafıma bakındım. Sonra da az ilerideki merdivenlere doğru yürüdüm. Merdivenden inecekken aşağıdan Boran'ın geldiğini görünce panikten rastgele bir odaya girdim. Hay şansıma tüküreyim ben. Odaya girer girmez kapıyı kapattım. Allah'ım lütfen görmemiş olsun. Lütfen. Yalvarıyorum sana. Kapıya yaslanmış, kurtulup kurtulmadığımı anlamaya çalışırken meraklı gözlerle bana doğru uzatılan bir kafa görünce kapıdan ayrıldım ve kendime çeki düzen verdim.
"Afedersiniz, çok özür dilerim. Yanlışlıkla girdim. Affedin."
Elimi tekrar kapıya attım.
"Olur mu hiç öyle şey, hayatım hanımefendiyi davet etsene buraya." diye bir ses duydum. Odanın içine yavaşça ilerledim. Bir kadın yatağın üzerinde, yatağın yanında da küçük bir bebek taşıma arabası vardı. İçinde de küçücük bir bebik. Ben küçükken de şimdi de bir bebek görsem bebek demem, bebik derim. Ama çok tatlılar ne yapayım. Bebikten zarzor çektiğim bakışlarımı kadına çevirdim. Gülümseyerek bana bakıyordu. Ay işte ben böyle insanları seviyorum. Ne o öyle somurtkan pişkin yüzler.
"Yakından bakabilirsiniz isterseniz." dedi kadın bana bakarak. Sanırım bebekleri sevdiğimi anlamıştı. Bebeğe doğru yaklaştım. Küçücük burnu, minicik ağzı onu fazlasıyla şirin yapıyordu. Hele o yanakları, yemin ederim şu yaşta kardeş isteyeceğim utanmasam. Gerçi o nasıl olacaksa. Neyse.
"Maşallah, çok tatlı. Allah nazardan korusun inşallah." dedim kadına bakarak. Az önce bana şaşkın şaşkın bakan kocası karısının yanına geçti.
"Sizce bana mı benziyor, yoksa eşime mi?"
Bir kadına bir de kocasına baktım. İki tarafın da gönlü olsun diye,
"İkinizin karışımı olmuş,"
Kadın kocasına baktı, sonra yine bana döndü.
"Ama güzelliğini annesinden almış değil mi?"
"Tabii ki. Tıpkı sizin gibi."
Adam gülümsedi ve karısının kulağına bir şey fısıldadı. Çok geçmeden kadın bana birşey diyecek gibi duruyordu.
"Sizden çok küçük bir ricamız olsa?"
"Tabi buyrun."
Kadın kocasına baktı ve gülümseyerek bana döndü.
"Kızımızın adını siz koyar mısınız? Eğer isterseniz, yoksa önemli değil. Eşimin de benimde ailelerimiz ayrı, bizde bir isim bulamadık."
"Hayır hayır, gerçekten benim için değerli bir an olarak kalır. Ama şuan bir anda sorunca, şaşırdım açıkçası."
Kadın bir anda durdu.
"Kendi adınızı koyun o zaman. Adınız ne?"
"Deren,"
Bu sefer kocası araya girdi,
"İlk defa duydum, anlamı ne?"
"Kendi akışında giden demek, farklı anlamları da olabilir."
Kadın bebeğine baktı, "Çok güzel bir isim." Kocasına döndü, "Deren olsun kızımızın adı, hem belki bu hanımefendi gibi cesur ve çekici olur."
Birbirimize bakıp gülümsedik. Ayrıca hayatımın en güzel anını yaşıyordum. Annesinin dediği gibi umarım bu bebek büyüyünce cesur olur. Kimseye başını eğmesin, kendi yolunda yürüsün. Hem fena mı oldu, adaşım oldu işte.
"Teşekkür ederim, tanıştığıma memnun oldum. Ben gideyim artık."
"Bizde sizle tanıştığımıza çok memnun olduk. Ama size dargınım şuan."
Efendim? Neden?
"Anlamadım? Neden dargınsınız bana?"
Kadın o kadar tatlıydı ki sarılmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Beni gerçekten tanımadığınız için."
Kısa bir duraksadım ve bu kadını daha önce görüp görmediğimi hatırlamaya çalıştım. Hergün binlerce insanı görmekten, hatırlamak zor oldu. Evet, zorla da olsa hatırladım. Neredeyse gün gün yalancı sancılar yüzünden hastaneye geliyordu. Ama kocasını ilk defa görmüştüm.
"Hatırladım sizi, Aslı hanım?"
"Evet ta kendisiyim."
"İlk önce tanıyamadım kusura bakmayın. Kafam hiç iyi değil şu aralar."
"Yok canım, normal. Sizde 7/24 hastanedesiniz, tanımamanız çok normal. Ama artık tanıştık, kızımızın aşısını yaptırmaya gelince görüşürüz illa ki."
"Tabi ki, bir şeye ihtiyacınız olduğunda ben yardımcı olurum. Deren hemşire demeniz, sormanız yeter. Şimdi ben gideyim artık, siz iyileşmeye bakın. Hoşçakalın." dedim ve az önce korkudan alelacele girdiğim odadan çıktım. Ay, tesadüfün böylesi. Size teşekkür ederim, günümü iki dakikalığına güzelleştirdiğiniz için. Çünkü şu aralar çok kötüyüm. Şuan da kötüyüm. Etrafıma bakınarak merdivenlere kadar gittim. Uyuz mafya bozuntusunun nereden çıkacağı belli olmaz. Merdivenlerden hızlıca indim ve çıkışa doğru gittim. Tam hastanenin önündeyken elimi cebime attım, telefonumu alacaktım. Ama tahmin edersiniz ki, odada unutmuşum. Harika! Mükemmel bir an!
"S*ktir, aklıma tüküreyim ya!" diye söylendim ve tekrar hastaneden içeri girdim. Ama nasıl giriyorum, kendime söve söve. Bence ben gerizekalı falanım. Lan! Hadi telefonu odada unuttum. Ya arabam? Benim F30'um nerede? Aa şuan aklıma düştü. Beni affet F30. Seni unutmayacağım, geleceğim sana. Merdivenlerden çıktım ve odama doğru gittim. Kapının önüne gelince yine kendime bol bol sövdüm. Lanet olası telefon! Derin nefes aldım ve kapıyı yavaşça açtım. Kimseyi göremeyince odanın içine doğru yavaşça adım attım. Oh Allah'ım. Kimse yok. Çok şükür. Hemen telefonumu aldım ve odadan çıkmak için kapıyı açtım. Kapıyı açmamla yine Boran'ı görmem bir oldu. La havle ve la kuvvete illa billah ya! Hemen kapıyı üstüne kapatmaya çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü kapatmadım. Kapıyı itmeme rağmen kapı oynamıyordu bile. Kafamı yere eğince Boranın ayağını kapının arasına koyduğunu gördüm. Şeytan akıllı herif.
Kapıyı boşuna ittiğimi fark edince geri çekildim ve kapıyı bıraktım. Boran'ın odaya girmesiyle, kolumdan sertçe tutması bir oldu. Canım acımıştı.
"Bırak ya kolumu," dedim kolumu çekiştirip kurtarmaya çalışırken.
"Sen beni salak falan mı sandın hemşire? Seni her defasında kurtarıp hastaneye getiriyorum ve sen böyle mi teşekkür ediyorsun?"
Bir taraftan haklıydı. Teşekkür etmedim, haklı. Ama beni her defasında kurtarıp hastaneye getirmek mecburiyetinde değilsin arkadaşım. Sen benim hiç bir şeyim değilsin. O zaman sorarım sana Boran efendi? Neden peşimi bırakmıyorsun? Neden yapışıksın bana? Neden? Yemin ederim İbrahim Tatlıses'in şarkısı gibi 'Neden?' diye bağıracağım az kaldı. Gerçi o şarkının konusu farklı. Neyse, şuan konumuz ne şarkı ne de İbrahim Tatlıses. O yüzden asıl konumuza dönelim. Evet, beyefendi bize nasıl terörist oldunuz anlatır mısınız? Şaka. Gülün diye.
"Peşime takıl diye ben mi dedim sanki." dedim ve kolumu çektim ellerinden.
"Ne yapayım? Öylece bırakayım mı seni?"
"Bırak! Neyimsin ki beni önemsiyorsun? Hiçbir şeyim değilsin! Bunu o kalın kafana sok!"
İşaret parmağımla hafifçe kafasına dokundum.
"Senin yerinde başkası olsa, ona da aynı şeyi yapardım. Ben bir mafya olabilirim, ama bu kalpsiz ve merhametsiz olduğum anlamına gelmez. Sen de bunu o kafana sok."
O da tıpkı benim gibi hafifçe işaret parmağıyla kafama dokundu. Ukala dedik mi? Dedik. Haklı mıyız? Sonuna kadar.
"Eğer kalpsiz ve merhametsiz değilsen, neden beni o gün öldürmekle tehdit ettin? 'Serhat'ın kızı olduğunu bilseydim seni o gece vururdum' demedin mi?"
Bunu söylememi hiç beklemiyordu. Ama gerçekler acıdır. Maalesef. Onun o pişman suratını görünce, zevkten kudurmamak için kendimi zor tuttum.
"Yanlış mıyım?" diye de ekledim, sinir bozucu bir şekilde sırıtarak.
Arkadaşlar, ben gerçekleri söyledim. Yalan yok. Öyle dedi mi? Evet. E o zaman? Yavaş yavaş sinirlendiğini hissetmiştim. Gözleri kızarıyordu. Çene kasları sinirden kasılıyordu.
"Eğer adamsan, durursun şurada." dedim bu sefer ben tehdit ederek. O kadar kudurttum ki. İçim kıpır kıpır olmuştu. Oh olsun! Sırıttım ve odadan çıktım. Hızlıca hastaneden ayrıldım ve bir taksi çevirdim. Sonra da eve geçtim.
Devam edecek...
Bölüm etkileşimi
