14. bölüm · Zümrüt Yeşili
Bölüm 13
Beni kurtaran kimdi? Tam ölmek üzereyken son saniyede gelip beni ölümün eşiğinden kurtaran kimdi? A dostlar? Kimdi benim kahramanım, beyaz atlı prensim? Şaka şaka. Kim bizim prensimiz olacak Allah aşkına. Ay ben de alem kızım vallahi! İlahi Deren! Neyse şuan gırgır yapmanın sırası değil. Neredeyse ölüyordum. Ama ölmemişim. Burnuma dolan dezenfektan kokusundan ve hastane cihazlarının sesinden nerede olduğumu bilmek çokta zor olmadı. 16 yaşındaki Deren yok illede sağlık okuyacağım dediği için şuan bu mekânı gözüm kapalı bile tanıyorum. Burası benim ikinci evim sayılır. Burası hastane! Tahmin etmek zor olmadı. Gözlerimi yavaşça araladım ve etrafıma baktım. Sağ taraftan gözlerimi sol tarafa doğru çevirince tırstım. Anam! Çok korktum, acayip korktum. Boran Akay tam olarak karşımda, oturduğu koltukta kafasını hafif sağa eğmiş kollarını birleştirmiş uyuyordu. Basbayağı adam uyuyor. Hani ben bile uyandım ama Allah bilir ne zamandır uyuyordur? Beni kurtaran Boran Akay mıydı? Ne alaka ama? Neyse ne be kızım. Ölmediğine şükret. Ne güzel kurtulmuşsun işte. İster istemez o masum yüzüne bakmıştım. Kara ve dalgalı saçları alnına düşmüştü yine. Ayrıca bir dakika. Bu herifin kirpikleri neden bu kadar güzel? Bir erkeğe göre hatta bir mafyaya göre fazla güzeldi kirpikleri. Maşallah diyelim ne diyelim. Uyuyunca ne kadar savunmasız, masum ve kusursuz görünüyordu bu herif. Bir insan uyurken bile nasıl yakışıklı olabilir? Neyse aman. Allah sahibine bağışlasın. Bize düşmez. Boşverelim. Gözlerimi koluma bağlı olan seruma çevirdim. Hiç hazmetmem kendisinden. Hani hiç. Ama şuan serumu atıp ayağa kalkamam. Kusura bakmayın. Çünkü hâlâ karnımda ve belimde bir sızı bir ağrı vardı. O yüzden sakince hareket etmeden tekrar kafamı yastığa koydum. Yastığa kafamı koyunca hemen sağ tarafımda kalan pencereden odanın içine yeni doğan güneş ışığıyla derin bir nefes aldım. Yaşadığım için şükrediyorum ama ölsem de pek bir şey değişmezdi sanırım. Çünkü gerçekten beni seven ve bana evlat muamelesi eden bir babam yok. Babam öz mü diye hergün düşünüyorum. Yada sadece benim babam değil başka adamlarda mı çocuklarına böyle davranıyor? İnanın hiç bilmiyorum. Ama içimdeki şüphe durmuyor. Hergün o şüpheyi susturup hayata devam ediyorum. Etmek zorundayım. Peki ya kız kardeşim gibi hissettiğim dostlarım? Ömrüm boyunca beni sırtımdan vurmayacağını bildiğim arkadaşlarım. Benim öyle kalabalık bir çevrem yoktur. Şu ömrümde iki tane kızla tanıştım, ikiside birbirinden farklı. Didem ailesini geride bırakmak zorunda kalmış ve buraya polis olmaya gelmiş, benim hayatımda tanıdığım en sinirli ama en tatlı insan. Yeri geldiğinde ağır başlı, yeri geldiğinde de çılgın olabilir ama her türlü tatlıdır. Ceren ise onun tam tersi her yerde aynı. Ortamı ağlatan, yada güldüren bazen boş ama hoş konuşan hiç bir zaman hayata negatif bakmayan tam bir inatçı keçi. Bana inatı bu hayatta bir insana benzetecek olsanız kime benzetirsiniz diye sorsanız Ceren der geçerim. Hiç düşünmeden hem de. İşte benim böyle çok az ama öz olan kardeşlerim var. Ben onların içini dışını bilirim, onlarda benim. İyi ki varlar. Hepte var olsunlar. Derin bir iç çektim ve yine aklıma annem düştü. Keşke bir kerecik görebilsem. Ama olmadı. Ben annemi hiç görmedim. Bir kerecik boynuna sarılıp kokusunu içime çekemedim. Nasip olmadı. Hiç anne azarı duymadım, hiç anne kucağı bilmedim. Annemin dizine yatmadım, annem hiç saçımı okşamadı. Sesini hiç duymadım. Yanaklarıma düşen iki damla yaşı elimle sildim. Doğru düzgün bir fotoğrafı bile yok bende. Fotoğraf olsaydı kucağıma koyar uyurdum. Ama yok. Olsa bile babam olan o herif saklar benden. Neden böyle dedim? Neden babamdan nefret ediyorum? Çünkü benim annem babam tarafından öldürüldü. Bizzat kocası tarafından öldürüldü. Üstelik suçsuz yere, kucağında daha iki aylık bebeğiyle vuruldu. Neden vuruldu? Çünkü bebeğini güvenli güzel bir hayatta yaşatmak için. Tek amacı bebeğini büyütmek, onunla büyümek istediği için. Çünkü kocası bir kız çocuğu olacağını öğrenince karısına cehennemi yaşattı. Hergün lanet edip, hamile karısını aç susuz bırakan bir adama baba demek inanın çok ama çok zor. Yani ben şuan iyi bile davranıyorum babam olan o adama. İşte ben burada kabloları koparıyorum, bir baba gerçekten bunları yapabilir mi? Yapsa bile pişkin olmaz. Hiç bir şeyi biliyormuşum gibi davranamaz. Bu yüzsüzlüktür. Bu adamlık değildir. Abartıyor muyum bilmiyorum. Ama sanırım ben hiç bir zaman babasına düşkün bir kız olmayacağım. Ben annesine hasret bir kız olacağım. Ömrü boyunca annesine hasret olan bir kız. Ben de böyleyim işte. Ama annem beni doğurduğunda kaderim kendininkine benzemesin diye adımı Deren koymuş. Deren, kendi yolunu çizen, kimseye yaslanmadan ayakta kalabilen; güçlü, kararlı ve özgür kadın demek. İşte bu yüzden ismimi seviyorum anlamı tam benim gibi. Odaya aniden dalan muhtemelen acemi hemşireyle yerimden sıçradım. Böyle odaya mi girilir be kardeşim? "Deren hanım, uyanmışsınız. Nasılsınız? Ağrınız var mı?" diye sordu hızlıca. "Biraz var ağrım ama ben artık evime gitsem? Nasıl olur?" diye sordum. "Maalesef iç kanama şüphesiyle sizi bugün burada tutmalıyız. Yarın herhangi bir sorun çıkmazsa taburcu olursunuz." diyince ofladım ve "Bugün mü? Ben gün boyu ne yapacağım burada? Allah aşkına gidip doktorlara sorar mısınız? Ben bugün çıkayım lütfen." diye yalvardım. "Üzgünüm, bugün buradasınız. Yarın çıkarsınız. Geçmiş olsun." dedi ve odadan çıktı. Kapının kapanmasıyla uyuyan prensin sıçrayarak uyanması bir oldu. "Ooo, günaydın Boran bey. Hiç uyanmasaydın," diye söylendim. "Ne yapayım dün 7/24 ayaktaydım." dedi gözlerini ovuştururken. Ah canım. Ben her hafta bilmem kaç kere acilde nöbet tutuyorum. Hemde insanlarla sabahı ediyorum. "Hem sen ne alaka? Ne işin vardı o mekânda? Geldiğimde öldün diye ödüm koptu." diyince küçümseyici bakışlarla ona baktım. "Niye ödün koptu? İnsan öldürmeye de, ölüsüne de alışkınsındır sen." dedim. Ama mantıklı değil miyim? Siz söyleyin. Adam zaten ölülerin içinde. Ne diye korkmuş? "Muhabbetin çok boş hemşire. Şu durumda bile çenen durmuyor. İki dakika sussan olmaz mı?" dedi bu sefer o bana küçümseyici bakışlar atarak. Aman! Hiç geri kalmayın Boran bey! Aman! Aniden karnıma giren sancıyla karnımı tuttum. Ani sancı, senden nefret ediyorum! Serum, senden de nefret ediyorum! Canavar kılıklı kim olduğunu bilmediğim adam senden en üst düzeyde nefret ediyorum. Teşekkürler. Boran aniden karnımı tutunca ciddileşti ve "İyi misin? Doktoru çağırayım mı?" dedi beklenmedik bir tavırla. Boran efendi? Sen hayırdır? "Ya yok, ani sancılar geliyor arada. Hem sen böyle endişe edebilen biri miydin? Şaşırdım valla." dedim şaşkınlığımı koruyamadan. "Bizimde vicdanımız, merhametimiz var herhalde hemşire. Sen de iyice beni gaddar sandın. Yapma lütfen." dedi. "Haklısın, beni ölümün eşiğinden kurtardın. Ama tesadüfen gelmeseydin şuan sela'm okunuyordu." dedim dışarı bakarken. "Ve?" diye sordu Boran. Ona döndüm, "Ve?" diye sordum bende aynı şekilde. Ve? Ne? Ne oldu? "'Ve teşekkür ederim' demen lazım." diyince gözlerimi devirdim. "Üff, tamam. Beni kurtardığın için çok teşekkür ederim. Oldu mu?" dedim hâlâ ona bakarken. "Tam oldu. Bende rica ederim ama senin orada ne işin vardı?" diye sorunca yine ofladım. Şimdi ben sana nasıl anlatayım? "Üç genç kızı kurtardım diye beni kaçırdılar. Kısa ve net." dedim hızlıca. Valla hiç uzun uzun anlatamam. Kusura bak. "Nasıl yani? O kızları sen mi kurtarıp polise götürdün?" diye sordu hayretle. Eee, sen ne sandın bizi mafya bey? Şaka ya şuan gururlanma vaktim değil. Sırtım ve karnım sızım sızım sızlıyor, ağrıyor. Lütfen defol git! "Evet neden bu kadar şaşırdın? Yapamaz mıyım?" dedim doğrulamaya çalışırken. Sırtıma sanki bir hançer saplanıyor gibi hissetsem de doğruldum.
