15. bölüm · Zümrüt Yeşili

Bölüm 14

Zeynep Benn

Hastane yatakları neden bu kadar rahatsız edici? Yemin ederim yerde yatsam daha iyi. Bu ne böyle? Neyse iyi ki sadece bugün buradayım. Ama bugün demek 24 saat bu rahatsız edici yatağın üzerinde uyuşana kadar oturmak demek. Of, of! Nereden belalar beni bulur ki? Şansım bir kere yüzüme gülse? Ne olurdu sanki? Al işte! Bir mafya ile aynı odadayım. Hemde o beni kurtarmış. Of Allah'ım of! Elin mafyasına da borçlandık şimdi! Ama şuranın altını çizmek isterim, asla o kızları kurtardığım için pişman değilim. Hemde asla. Yani çektiğim acı hiç bir şey! O güzel, gencecik kızları kurtarmak benim için bir gurur. Gelecekleri en azından kendi ellerinde. O yüzden sıkıntı yok. Bu ağrılar birkaç güne geçecek zaten abartmanın anlamı yok arkadaşlar. Yani benim abartmama gerek yok. Saygılar. Yatağın üstünde bir türlü yerleşmeyince mafya bozuntusu hemen söylenmeye başladı, "Yeter, dur artık yerinde. Hareket etme dikkatimi dağıtıyorsun." diye. Bir yandan da telefonuyla uğraşıyordu. Yüzüme bile bakmadı. Ukala. "Sanane ya. Yataklar rahat değil, duramıyorum. Tabi sen o koltuğa yayılmış keyfini yaşıyorsun." dedim ve gözlerimi devirdim. "Buradan rahat mı görünüyorum? İnan ki bir tahtanın üzerine otursam da aynı şey. Hem sen artık uyusana biraz, hm? Belki biraz susarsın." dedi hâlâ telefonunu kurcalarken. Benimle konuşurken yüzüme bakmayan insanlara tahammülüm 0. 0'da 0. Bu tür insanları boğmak istiyorum. Şuan boğmak istediğim mafya Boran Akay gibi mesela. Ama medeniyetli olduğum için sabrediyorum. "Benimle konuşuyorsan yüzüme bak. Eğer benimle değil, kendi kendine konuşuyorsan üzgünüm ama delirmişsin." diyince telefondan kafasını kaldırıp bana baktı. İç çekti ve telefonu bırakıp tamamen bana odaklandı. "Ailene üzülüyorum." dedi sadece. Duraksadım, "Ailem yok benim." dedim ve tekrar dışarıdaki manzaraya döndüm. "Ne demek ailen yok? Serhat Soylu baban değil m-" hemen ona döndüm cümlesini yarıda kestim, "Değil, Serhat Soylu benim babam falan değil. Senden ricam, bir daha o adamın ismini yanımda kullanma. Adını duymak istemiyorum." dedim net bir şekilde. Gerçekten adını duymak istemiyorum. Kendisini görmekte istemiyorum. O ayrı ben ayrı. Ne o benim babam, ne de ben onun kızı. Boran bu ani konuşmam karşısında şaşırmıştı. Sorusu havada kalmıştı. "Tamam, kullanmam bir daha adını. O zaman anneni-" diye devam ederken yine sertçe ona döndüm. "Ya senin amacın ne? Gerçekten amacın ne? Ne yapmaya çalışıyorsun? Söyle bana!" diye yükseldim. Yine karnıma ve sırtıma aniden sancı girince acıyla gözlerimi sıktım ve öne doğru eğildim. Aniden öne doğru eğilince Boran hemen ayağa kalktı ve bana yaklaştı. Niyeti bana yardım etmekti ama sağol ben almayayım. Elimi havaya kaldırdım ve durdurdum. "Geri çekil. Yardımın sana kalsın." dedim sertçe. Yavaşça geri çekildi ve yerine oturdu. Ha şöyle laf dinle biraz. Ben yine zorla da olsa doğruldum ve kafamı yastığa koydum. "Of, acıktım ya." dedim alakasız bir anda. Sanırım midem dile gelmişti. Çünkü ansızın söylemiştim. Boran'ın kıkırdama sesleri kulağıma geliyordu. Yavaşça yine ona döndüm. "Açım. Bana yemek getirir misin nankör bey?" diye sordum hiç çekinmeden. Niye çekineyim ayol. Yemekten hiç çekinilir mi? Boran hâlâ kıkırdıyordu, "Acıkmak komik mi?" dedim ciddiyetle. Ne yani komik mi beyefendi? "Acıkmak değil, açık sözlü olman ve alakasız bir anda söylemen komik." dedi gülüşünü gizlemek için dudaklarını birbirine bastırırken. "Tamam ama hâlâ açım. Hadi bana yemek getir de gel. Hadi nankör bey, hadi." dedim omzuna hafif vurarak. Hafif vuruyorum ama bu ne lan böyle? Taş gibi. Maşallah. Neyse fazla elledik sanmasın adam, elimi geri çektim. Koca cüssesiyle ayağa kalktı ve doğruldu. "Tabii, başka ne istersin? Masaj da yapayım mı?" diyince hemen yükseldim, "Höst lan höst!" dedim. "Çabuk git yemek getir bana, valla yırtarım o ağzını Allah'ın mafyası seni!"
Ay şaka maka ben köpek gibi açım. Tabi dün kaostan çıkmadığım için. Bunlar gayet normal. Neyse. Yemeğim gelene kadar biraz telefonda gezineyim dedim. Son aramalar ve mesaj kutum taşıyordu. Son aramalarda tabi ki Didem ve Ceren'in adı vardı. Başka kimin olacaktı? Babamın mı? Güldürmeyin Allah aşkına. Babam mezuniyetimde bile gelme gereksinimi duymadı. Tıpkı karne günlerinde gelmediği gibi. Telefon rehberine girdim ve Didem'i aradım. İlk çalışta açtı. Meşgul olduğuna yemin edebilirim, "Alo? Deren?" dedi endişeyle.
"Didem,"
"Kızım sen neredesin? Dün geceden beri ulaşamıyoruz sana." beni gerçekten merak eden iki kişiden birisisin kardeşim.
"Didem sakin ol. İyiyim ben," dedim hemen aklımdan bir yalan uydurarak. "Ya dün nöbetteyken uyuyakalmışım. Zor uyandım yani." dedim kekeleyerek.
"Deren, ben salak değilim. Hastaneden çıkmışsın 12'de, aradım oradaki arkadaşları." diyince yutkundum. Şimdi ben kıza olayı zaten anlatamam, anlatsam hemen panik yapar. Polis olduğu için de peşlerine düşmeye çalışır. Of!
"Ya of tamam. Sabaha kadar dışarıdaydım oldu mu?" yine yalancılık sesimde belliydi. Didem bir süre sessiz kaldı, "Didem?" sessizliği bozdum.
"Nerede olduğunu, gece ne olduğunu biliyorum. Sana ulaşamayınca telefonundan yerini takip ettim." diyince gözlerim fal taşı gibi büyüdü. Kız polis ya! Elimle alnıma vurdum. Ah salak Deren! Nasıl unuttum ya?
"Peki. Madem nerede olduğumu biliyorsun, o zaman gel beni al şu lanet olası hastaneden. Kıçım uyuştu ya!" diye isyan ettim Didem'e.
"Tamam geliyorum. Birşey istiyor musun?" diye sordu telefonu kapatmadan önce.
"Hayır hiç bir şey istemiyorum. Sen gel yeter." dedim ve telefonu kapattım. Didem'i kapatır kapatmaz Cerenin adı üst ekranda belirdi. Açtım.
"Efendim Ceren?" diye açtım telefonu.
"Deren!" aniden çığlık atınca telefonu kulağımdan uzaklaştırıp tekrar kulağıma koydum,
"Ceren, çığlık atmayı ne zaman bırakacaksın? Kulak zarı kalmadı be kızım!" diye sitem ettim.
"Sen neredesin dün geceden beri? Niye ulaşamıyoruz sana biz? Ödümüz koptu sen biliyor musun? Aklımıza neler geldi? Ne düşündük sen biliyor mus-" hemen bu sonsuz konuşmayı durdurmalıydım.
"Ceren, yine başlama ne olur. İyiyim ben, Didem nerede olduğumu biliyor. Yanıma gelecek istersen sende gel." dedim sesine yansıyan yorgunlukla. O da geleceğini söyledi ve telefonu kapattım. Telefonu kapatmamla nankör beyin elinde yemek tepsisiyle odaya girmesi bir oldu. Alkış. Açlıktan ölmeme az kalmışken geldiğin için kocaman bir alkış sana nankör Boran. "Çok şükür açlıktan ölecektim," dedim elindeki yemek tepsisine heyecanla bakarken. Boran yemek tepsisini yatak üstü masaya bıraktı. Hemen bölmeli tabağa göz attım. Tabakta peynir, zeytin, haşlanmış yumurta, birkaç dilim ekmek ve küçük bir reçel kutusu vardı. Yanında da ince belli bardakta değil, hastanelerde kullanılan plastik bir bardakta çay duruyordu. Gözüm doğrudan haşlanmış yumurtaya takıldı.
“Bu ne?”
“Haşlanmış yumurta.”
“Onu biliyorum.”
Yumurtayı elime alıp birkaç saniye inceledim. Sonra Boran'a baktım. Hiç düşünmeden yumurtayı kafasına hafifçe vurdum.
Tak.
Boran birkaç saniye öylece kaldı. Ben de yumurtaya baktım.
“Kırılmadı.”
Boran yavaşça bana döndü.
“Hemşire...”
“Ne?”
“Bir daha yapma.”
“Niye?”
“Ya sabır..."
Tekrar yumurtayı kafasına doğru kaldırdım, Boran hemen bileğimi tuttu.
Kaşını kaldırdı.
“Sakın.”
“Ne sakın?”
“Aklından ne geçiyorsa.”
“Hiçbir şey geçmiyor.”
Boran gözlerini kıstı. "Yalancı. Bilerek yapıyorsun değil mi?"
"Ya neyi bilerek yapacağım? Bırak kolumu, yemeğimi yemek istiyorum."
Tam o sırada kapı açıldı. İkimiz de aynı anda kapıya döndük. Gelenler fişek hızında olan bacılarımdı. Bileğimi tutan bu herifle beni ilk defa gördükleri için suratlarında acayip bir şaşkınlık vardı. Haklılardı. İkisi aynı anda, "Deren! Bu kim?" diye sordular. Dilim tutuldu sanki, konuşamadım. "K-kızlar, göründüğü gibi değil." Bu kelimeyi kullanacağım aklıma gelmezdi. Ne göründüğü gibi değildi, Allah'ını seversen Deren!
Devam edecek...