4. bölüm · Vampir Köylü
3. Bölüm: Not ve Karar
Gözlerimi araladığımda güneş ışığı gözümü rahatsız etti. Sanki ışık yok olacakmış gibi örtünün içine kendimi hapsedip gözlerimi tekrar sımsıkı kapadım. Uyanmak istemiyordum. Dün zaten yukarıdaki komşu yüzünden yeterince uykum bölünmüştü. En son gece iki gibi yere vurarak güldüğünü hatırlıyorum. Sonrasını ben bile takip edemedim.
“Benimle dalga mı geçiyorsun?” dedi İdil komik bir aksanla. Örtüyü istemeyerek sertçe yere atıp İdil’e göz devirdim.
“11 aydır uyuyorsun zaten, uyan artık bi zahmet.”
İdil’e ters ters bakan gözlerimi bir anda şaşkınlık bürüdü.
“Olmuş ya o kadar?” dedim yüz ifademe ters bir tavırla.
“Bizzat yaşayınca fark edilmiyor.”
Yüzümde aynı İdil gibi alay vardı. İdil’leyken hayata dair hiçbir şeyi ciddiye almıyordum ya da öyleymiş gibi davranıyorum, emin değilim.
Sadece birkaç saniyeliğine İdil’in gözlerine hüzün ve pişmanlık bulaştı ama çok geçmeden kendi alaylı ifadesini takınarak, “Uzatma,” dedi. Sesi hem alaylı hem ciddiydi. İdil’in tavrını ve duygularını anlamak için gerçekten işin ustası olmak gerekiyordu.
Başımın altındaki yastığı alıp İdil’in suratının tam on ikisinden vurduğumda uyanmıştım bile. İdil canı yanıyormuş gibi davranırken onu umursamayıp merdivenlerden babama seslendim:
“Altı n’yle günaydınnnnnn!”
Okuduğum kitaplardan çabuk etkileniyorum ve bu repliği ilk okumamdan bu yana babama her sabah bunu derdim. Babam belki de hiç beni anlamayacak ama bu söz bana babamın solumda, tam kalbimin üstünde olduğunu ve ne yaparsa yapsın sağıma geçemeyeceğini hatırlatıyor.
İdil’in aksine babam hep gizli destekçim oldu. İdil benim için kavga ederken o hep arkadan İdil’e gururla, bana ise sevgiyle bakıyordu. Belki de o, gözlerindeki gurur duygusunu hiçbir zaman göstermek istemedi ama ben her zaman gördüm, bildim, hissettim.
Babam gururunu, sevgisini, şefkatini, hatta kendini bile hep bizden gizledi. Hep bizim bir şeyleri başarmamızı bekledi, onun hakkında herhangi bir beklentiye girmememizi istedi. Aynı bisiklet sürmeyi öğretir gibi bize yaşamı öğretti. Ne zaman arkamıza baksak yorgun, bir o kadar da sevgi dolu gözlerle oradaydı ama bize hiç arkamıza bakmadık. Her adımımızı izleyip bizimle sevindi, bizimle üzüldü. O hep izledi ama biz kendimiz başardık sandık. Sadece önümüze baktık. Oysa ki arkamıza baksak babama milyonlarca kez minnettar olurduk.
Ve tüm bu düşüncelerimin arasından İdil’in üzerime atlamasıyla sıyrılıp yere yapıştım. Bulunduğum yerden merdivenin son basamağıyla bakışırken çok geçmeden toparlandım. İdil de benimle düşmesine rağmen kahkahalarla gülüyordu. Gülmesinin arasından zorlukla, “Ödeştik,” dedi ama bunu demesi bile dakikalar sürmüştü.
Ona sahte bir sinirle bakıp üstümü silkeledim. Ardından İdil’in onu da kaldırmamam için uzattığı elini tutup onu da kaldırdım.
Mutfağa gittiğimizde babam bizi mutfak önlüğüyle ve unlanmış bir suratla karşıladı. İdil henüz yeni susmuştu ki tekrar gülmeye başladı. Annem oturduğu sandalyeden kalkıp, “Bu deli kız kim?” dediğinde İdil’in yüzü bir anda asıldı.
“Hey,” dedi. “Ben senin biricik meleğinim,” dedi yine kendini överek. “Biraz nazik olamaz mısın?”
Tabii ki bunu şaka amaçlı söylemişti ama annem ciddiye alıp sorgularcasına babama baktı. Babamın İdil’i umursamadığını görünce o da bir şey olmamış gibi yerine oturdu.
Babam menemeni sofraya koyarken İdil ve ben de yerimize oturup uzun süre sonra yeniden mutlu aile tablosunun keyfini çıkardık. Bu anları çok özlemiştim. Babamın yemeklerini, annemin komikliklerini ve İdil’in umursamaz tavrını...
İnsanın ruhunda vardı özlemek. Alışkanlıklarını, sevdiklerini, umudunu ve geçmişini. Benim ise hepsine karşı duyduğum büyük bir özlem vardı içimde. En çok da geçmişini özlerdi insan. En çok da geçmiş yanında getirirdi özlemi ve çaresizliği.
Bir anda umutla bakan gözlerimden bir yaş düştü. Hafifçe gülümsediğimde ikinci yaş da yanaklarıma kadar ulaşmıştı. İdil bana baktı, ardından gözlerini kaçırarak kafamı dağıtmak için yeni bir konu ortaya attı.
“Akşam beraber bir şeyler mi yapsak?”
Annem ellerini heyecanla çırparak çığlık atmaya başladı. Babamın dakikalardır menemene diktiği bakışları ilk defa biriyle kesişmişti, benimle. Kesişmesiyle kaçırması bir oldu, ardından da yüzüne hoşnutsuz bir ifade takınıp tüm masayı susturacak şekilde, “Ne gerek var?” dedi.
İdil elindeki çatalı bırakıp boğazını temizledi ama babam umrunda değilmiş gibi davranıyordu. İdil’in suratına bakmıyordu bile.
Yemek, babamın gerdiğinden daha da gergin bir şekilde ilerledi. Babam yine susarak son noktayı, belki de ünlemi koymuştu. Masadaki tek ses annemin arada sırada çıkardığı ıslık ve sevinç çığlıklarının sesiydi. İdil arada bir babama ters ters bakıp babamın nabzını yokluyordu ama babamın ne ben ne de İdil umrunda değildik. Sadece annemin yemeğini yediğinden emin olmak için ona bakıp geri önüne dönüyordu. Yüzündeki ifade ise merhamet ve sevgiden çok uzaktı. Babamın merhametini sesinden bile anlardım, anlamıştım. Beni ziyarete geldiğindeki sesinden merhamet akıyordu ama şu an yüzü bile öfke diye fısıldıyordu.
Yemeğin tamamı İdil’in iğneleyici bakışları ve babamın umursamazlığı ile geçti. Yemekten sonra İdil’le biraz kafa dağıtmak için kafeye gittiğimizde Kerem de bize eşlik etmek istediğini söyleyip aramıza katılmıştı. Hatırlamadığım için Kerem’e karşı biraz çekingen yaklaşmıştım.
Gerçekten bana tanıdık geliyordu. Merhametli bakışları, sarı saçları ve tarzı kendini gösteriyordu.
Üstünde siyah bir deri ceket vardı. Omuz ve cep detaylarında kırmızılık ve yeşil çizgiler ceketi daha havalı göstermişti. Altında ise koyu gri bir kot pantolonla kombinini tamamlamıştı.
Geldiği gibi bana merhametli gözlerini yönelttiğinde aramızdaki buzlar sanki hiç olmamış gibi hissettim. Onun kombinini incelediğimi görmüş olacak ki, “Sen almıştın,” dedi. Ona anlamaz gözlerle baktığımda aslında kendime şaşırmıştım ama pantolonu kastettiğini düşünmüşüm gibi, “Ceketi yani,” diyerek İdil’e döndü.
İdil gözüyle yanımdaki sandalyeyi işaret edip, “Otur,” dedi Kerem’e. “Konuşacak çok şey var.”
Kerem yanıma oturduğunda direkt olarak konuşmaya başladı:
“Size bir iyi, bir kötü haberim var. Hangisinden başlayayım?”
İdil ve ben aynı anda, “Kötü,” dediğimizde dudağının kenarıyla gülümseyip, “Pekâlâ,” dedi ve uzatmadan söze başladı:
“Melike odada yalnızken sanırım bir doktor öldürülmüş.”
Tekrar o güne gittim...
Onların gelmesi ve not yazıp doktoru vurmaları...
Bir dakika, not? Not ne olmuştu? Onu almak için çok mu geç kalmıştım?
Aceleyle yerimden kalktığımda sandelyede arkamdan sertçe yere düştü. Kafedeki herkes bize bakarken ben İdil’e bakıp hiç bir şey diyemedim. Tek demem gereken şey ‘gidelim’di ama herkesin bana bakmasının verdiği utançla susup koşar adımlarla kafeyi terk ettim.
Şansıma tam karşımda taksi birini indiriyordu. Ben de koşup bindiğimde İdil’in de arkamdan geldiğini fark etmemiştim bile. Ben öne oturduğum için İdil de arka koltuğa oturup nefesinin düzelmesi için derin derin nefesler aldı.
Adama gideceğim yeri söyledikten hemen sonra İdil’in derin nefesleri kesildi ve aynadan göz göze geldik. Bana şaşkın gözlerle bakarken onu rahatlatmak ister gibi gülümsedim ama becerememiştim ve arkama yaslanıp kulaklığımı takarak düşüncelerimi susturmaya çalıştım. Direk ilerletip nakaratına alarak düşüncelerimi şarkının sözleriyle tamamen susturacağımı düşündüm.
"Diyecek sözün var mı?
Kapıda gözün var mı?
Kalacak, kalacak, kalacak yüzün var mı?
Şimdi gidersen diye diye tıkandım.
Arkama baktım.
Sevgilim nerde kaldın?
Sözlerine inanmıştım.
Başka gözlerde çok aramıştım seni.
Ah bir bilsen, nasıl kapıldım.
Arkama baktım.
Sevgilim nerde kaldın."
"Abla geldik." Ben aynı şarkıyı defalarca kez dinlerken çoktan gelmiştik. Şoföre parayı uzatıp kafedeki gibi aceleyle hastaneye doğru yürüdüm. İdil de arkamdan biraz daha sakin bir şekilde geliyordu.
Hemen girişte danışma vardı. Adımlarımı oraya doğru yönelttim ve absürt gözükmeyeyim diye yavaşlayarak danışmadaki kadının yanına gittim.
Yolda herhangi bir yalan uydurmamıştım. Acaba bir hastanın ziyareyçisiyim desem inanırlar mıydı? Bazen ziyarete kapalı oluyordu odamız, eğer o günlerdense yazdıkları nota ancak yine komaya girerek yaklaşabilirdim.
Benim yüzümü tanıyor olmalılardı, bu yüzden benim yerime konuşması için İdil’e gözümle işaret verdim. Önümden geçerken ise kulağına "hasan özoğlunun ziyaretçisiyiz" diye fısıldayarak ona yol gösterdim.
"hasan özoğlu'nu ziyarete geldim, bir arkadaşıyım." Kadın ilk baş İdil’in ona verdiği kimliği inceledi, tam izin verecekken yandan biri bugün ziyaretçi kabul edilmediğini söyledi ve benim nota bakma hayallerim yalan oldu.
Ben İdil’den önce hastaneden çıkarken İdil kolumu tutup gitmemi engelledi. Arkamı dönüp ona ne yapıyorsun dercesine baktığımda aynı tepkiyi aldım. Bana bir şey söylemeden danışmanın yanındaki koridordan sağa dönüp odaya ilerledi.
Yolda hâlâ sımsıkı kolumu tutuyordu. Şaşkın gözlerle ona baktığımda kısa bir açıklamayla aklımdaki soru işaretlerini giderdi. "Hemşire odasından kıyafet almaya gidiyoruz." Başımı olumlu manada aşağı yukarı salladım ama hâlâ içim rahat değildi. Ziyaretçi olarak girmek varken hemşire gibi girmek planım dâhilinde bile olamazdı. Cinayet davasına ifade vermek için suç işleyen bir kaçık...
Düşününce çok mantıkskız gelse de bunu yapmaktan başka çarem yoktu. O notta yazan şey belki bir suçlunun sonunu getirebilirdi veya bir masumun haksız ölümünü çözebilirdi.
Hemşire ve doktor kıyafetlerinin olduğu odayı İdil nasıl biliyordu? O da ayrı bir meseleydi ama şu an sorgulamaya hiç niyetim yoktu.
İdil çok da insanın olmadığı, normale göre biraz daha dar bir koridora girdi. Bizi kimsenin göremeyeceğinden emin olduğunda içeri girip bize kıyafet getirdi. Verdiği kıyafetleri sorgulamadan giydiğimde tanınamamak için de yüzüme maske takıp notun olduğu (umarım) odaya gittik.
Benden sonra hastalar hiç değişmemişti. Sağımda Hasan Özoğlu, solumda Sevil Arslan ve karşımda Poyraz Ak. Gözüm en sonda benim yatağıma döndü. Hızlıca gidip çekmecede olduğunu umduğum notu aradım. İdil hâlâ neler olduğunu veya buraya neden geldiğimizi bilmiyordu ama bana güveniyordu. Bu yüzden peşimden gelmiş, benim için sonunu bilmeden yanlış bir yola girmişti.
Bunları düşünmek beni tekrar kardeşimin sıcak bakışlarına itti. Bana ne oldu der gibi bakmıyordu, ona yalan söylemeye ittiğim için kızgın değildi veya benim için yaptığı şeyden pişman değildi. Gözünde sadece güven gördüm. Onu bu kadar zaman yanımda tutan şey de buydu zaten, güven ve kardeşlik...
Ona bakarken bir elim çekmecedeydi. Elimde bir sertlik hissettiğimde notu bulduğumu anlayıp oraya bile bakmadan elimi kaldırıp İdil’e uzattım notu. "İdil," dedim yüzümdeki kardeşliği ve güveni bir an bile olsun silmezken. "Bu notu o katiller yazdı, ne yazdığını bilmiyorum." İdil şaşırmamıştı. Bana hâlâ güven veren bakışlarıyla destek olmanın derdindeydi. O da biliyordu bu cinayetten etkilendiğimi ve desteğe ihtiyacım olduğunu.
Notu İdil’e uzatıp "ilk sen bak" dedim ve gülümsedim. Notu elimden alıp bir yandan da adımlarını kapıya yöneltti çünkü her an yakalanabilirdik.
Notu cebine koyup bizi tekrar o dar ve sessiz koridora getirdiğinde üstümüzü değiştirip normal görünmeye çalışarak hastaneyi terk ettik.
Kapıdan çıkarken İdil koluma girip keyifle kulağıma fısıldadı. "Ne zeki bir kardeşin var ama," dedi yine bencil kişiliğine bürünerek. Kolumu ondan kurtarıp yapay bir gıcıklıkla göz devirdim.
Gözlerim bir anda Kerem’le kesişti. Ona şaşkın şaşkın bakarken İdil’e fısıldayarak "ne yapışkan bir kuzenim var ama" deyip onu tekrar ettim. Aslında bir yönden haklıydı, onu masada tek bırakıp gitmiştik. Peşimizden gelmekten başka ne yapabilirdi ki? Yine de notu bilmesini istemiyordum, en azından ben ne yazdığını öğrenene kadar.
İdil de bakışlarını Kerem’in olduğu tarafa çevirdiğinde gülümseyerek "Ne mızmız bir ablasın ama. Kuzenini terk edip bi de peşinden geldi diye söyleniyorsun," dedi. Haklıydı, bir şey diyemezdim. Fazla muhalefet olmadan Kerem’in yanına gidip bizim için tuttuğu taksiye bindim.
Kerem önde, İdil ve ben arkadaydık. Biz görmeden Kerem’in görmesini istemediğim için onu bizden ve nottan olabildiğince uzak tutmaya çalışmıştım. İdil de niyetimi anlamış olacak ki cebinden notu çıkarıp açtı. İkimiz beraber nota bakarken kenarlarının iyice yıprandığını ve üstünde sadece bir damla kan lekesi olduğunu fark ettim. Notta ise şu yazıyordu:
Sevgili Melike İpek Çakıl,
Yarımadalı Mah.***************
13.12.2024 tarihinde adrese gel. Yoksa doktordan daha acı bir şekilde ölmek zorunda kalırsın. Kaçmaya çalışma, adresin elimizde. Sevecenli Mah.****************
=]
İdil’e bakıp yutkundum... İdil de bana bakarak kâğıdı buruşturup parçalara ayırdı, ardından camdan dışarı attı. Bu kâğıt parçası bir kanıt olabilirdi. Kanıtımızı mahvetmişti ama korkudan başka hissetmiyordum. Kalbim deli gibi atıyordu. Resmen ölüm tehdidi almıştım. Normalde olsa belki inanmazdım beni öldürebileceklerine ama yazanların cinayetine bizzat şahit olmuştum. Yaparlardı, yapmışlardı. Onlar için insan öldürmek vicdana değil tetiğe bakıyordu.
Ben İdil’e dolu gözlerle bakarken İdil de Kerem’in bize bakıp bakmadığını kontrol ediyordu. Kerem hiçbir şey anlamasın diye elimizden geleni yapıyorduk ama bir şeyler döndüğünü anlamıştı bile. İdil kâğıdı yırttığından beri bize bakıp neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. İdil de bunun farkında olduğu için o da benim gibi gözlerine dolan yaşları sildi.
Neler olduğunu anlayıp anlamadığını kontrol etmek için bu sefer şoföre diktim gözlerimi. Kısa bir bakışmanın ardından bizle hiç ilgilenmediğini düşünüp geri cama döndüm. Kulaklığımı taktım ve yolun geri kalan kısmını şarkının sesini fulleyip düşüncelerime engel olarak geçirdim.
"Sana dair hasretim, yüyıllardan kalma.
Aklımı kaçırıyorum bu cinnet akşamlarında.
Orda her kiminleysen.
Belki sevgilinleysen.
Söyle kumralım için sızlamaz mı?
Bilmem hatırlar mısın?
Gözlerim ne renkti?
Söyle kumralım benim adım neydi?
Sahip olduğum her şeydin.
Her şeyimi alıp gittin."
Kolumda bir dürtü hissettiğimde kulaklığımı çıkarıp beni dürten İdil’e baktım. Ona noldu der gibi baktığımda gözüyle evin kapısının önünde bizi bekleyen babamı işaret etti. Bana soğuk davranmasına rağmen merak etmesi hoşuma gitmişti, belki de yanlış düşünüyordum ama umurumda değildi. En iyi ihtimali düşünüp kendimi rahatlatmak istiyordum. Zaten bugün çok fazla şey yaşamıştım. Bir de babamın soğuk tavırlarına maruz kalmak istemiyordum. Sadece merhametli baba bakışlarını takınmasını istiyordum.
Taksi arabayı park ederken ben de babama gülümseyerek el salladım. Babamsa boş boş bakmaya devam etti. Hâlâ sabahki duygusuz ifadesi vardı yüzünde. Alıştığımdan, daha doğrusu babamın bizi alıştırdığından çok uzak bir ifade.
Hayal kırıklığıyla bakışlarımı İdil’e çevirdiğimde onun da aynı ifadeyle babama baktığını gördüm.
Arabadan inip eve geçtiğimizde saat çoktan 3 olmuştu bile. Nottaki tarih yarını gösteriyordu. Bu yüzden en kısa zamanda en doğru kararı vermem gerekiyordu. Ümitsizce İdil’e baktım. İdil de bana bakıyordu ama beni görmüyordu, gözü dalmış bir şeyler düşünüyordu. Dalgınlığı geçsin diye elimi göz hizasına getirip birkaç kere salladım.
"He, efendim, noldu?" dedi, sonra da kendini toparlayıp tekrar düşünmeye başladı. Bir süre sonra "Annemle babam hafta sonu Ankaraya gidecek, biz de kalacak bir yer bulsak? Bir süre idare edemez miyiz? En azından notu yazanlar bulunup hapse atılana kadar," dedi. Biraz düşündükten sonra ben de konuştum. "Nerede kalacağız? Ben kimseyi hatırlamıyorum. Ayrıca tutuklanmalarını bırak bulunmaları bile çok uzun sürer. Çok profesyonel çalışmışlar."
Ortamda uzun süre sessizlik hakimdi. İkimiz de çözüm düşünüyorduk ama gitmemden başka çaremiz yok gibiydi. Evimizin adresine kadar bildikleri için her adımımızı bildiklerine emindim. Ne yaparsak yapalım, neyi seçersek seçelim tehlikedeydik. Kaçsam bulabilirlerdi, dediklerini yapsam katile uyup yine canımı tehlikeye atacaktım.
Yine de kaçarsam bir ihtimal saklanabilirdim. Bazen insan kötünün arasından daha az kötüyü seçmek zorunda kalırdı, ben de öyle yapıyordum. Neredeyse bir yıldır uğruna savaştığım canımı birkaç katilin eline bırakacak değildim herhalde. Bakışlarım tekrar İdil’le kesiştiğinde son kararımı söyledim. "Kaçalım." Bakışlarımı bu sefer Kerem’in bana doğum günümde aldığı kitaba çevirdim. "Kerem’de kalacağız."
