19. bölüm / 22
Vampir Köylü18. Bölüm: Şimdi ne olacak?
Bölümler 22Şu an: 18. Bölüm: Şimdi ne olacak?
- 1 TANITIM101 kelime
- 2 1. Bölüm: Koma909 kelime
- 3 2. Bölüm: Uyanış1.751 kelime
- 4 3. Bölüm: Not ve Karar2.218 kelime
- 5 4. Bölüm: Oyun başlıyor1.248 kelime
- 6 5. Bölüm: Varisler ve korkuları2.276 kelime
- 7 6. Bölüm: İlk kayıba son 12 saat1.167 kelime
- 8 7. Bölüm: İlk kayıp1.910 kelime
- 9 8. Bölüm: Kaderin oyunu1.444 kelime
- 10 9. Bölüm: Melike değil, Melike İpek1.766 kelime
- 11 10. Bölüm: Vampir ile görüşme1.209 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp mi Beyin mi?1.930 kelime
- 13 12. Bölüm: Gizemin ilk basamağı1.286 kelime
- 14 13. Bölüm: Sembol ve Hile1.643 kelime
- 15 14. Bölüm: Şüpheliler3.039 kelime
- 16 15. Bölüm: Deren ve Melike İpek1.611 kelime
- 17 16. Bölüm: Kaçış1.817 kelime
- 18 17. Bölüm: Gerçekler1.357 kelime
- 19 18. Bölüm: Şimdi ne olacak?3.879 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 19. Bölüm: Tuzak3.933 kelime
- 21 20. Bölüm: Kazansanda Kaybetsende Kaybedersin2.484 kelime
- 22 21. Bölüm: Kartlar Yeniden Dağıtılıyor4.183 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hatırladığımın aksine telefonumdan mesaj atabiliyordum fakat bunu kurtulmak için kullanamazdım. Kendimi ve arkadaşlarımı kurtarırdım belki ama Kerem bu işin içinden asla çıkamazdı. Yönetici olduğundan onu suçlayacaklardı ve varisler buna şahitlik ederdi, ben olsam bende ederdim. Hem her yerde Ateş, Zümra ve Kerem'in bizi buraya getirirken ve notları bırakırken görüntüsü olmalıydı. Biraz araştırılırza hepsi orataya çıkardı.
Bu kadar ortada olmasına rağmen nasıl hala yakalanmamışlar diye düşündüm bir an. Aynı zaman aralıklarıyla 20 kişi var veya iki haftalığına her şeyiyle ortadan kayboluyor ve geriye sadece üçü dönüyordu. Seneye aynı zamanlarda aynı üç kişi yine kayboluyor ve bu hala gizli kalıyordu. Bunu bir ara Kerem ile konuşmalıydım.
Melike İpek: Sinan, annemleri kontrol ettin mi?
Lüfen annemler henüz gelmemiş olsun, lütfen. O adam gözünü kırpmadan aileme zarar verebilir.
Sinan: aa Melike, bu kadar çabuk yazacağını düşünmemiştim.
Çabuk mu? Bir saat geçti ya, yetmez mi?
Sinan: Kontrol edemedim daha. Sanırım annenin kontrolü için Ankara'ya gitmişler. En kısa zamanda dönerim sana.
Hayır, hayır lütfen onları bulama. Gerçi şehir olduktan sonra hangi hastanede olduklarını bulman çocuk oyuncağı olmalı ama yinede iyisini ummalıyım.
Gerek yok desem şüphelenir mi acaba? Kerem'in bana yardım ettiğini ve annemlerden haberder olduğumu söylesem? Ama aramızın iyi olmadığını biliyor, yani aptal değilse anlamıştır. Allah'ım napacağım ben?
melike ipek: Senden böyle bir şey istemenin bencillik olduğunun farkına vardım. Ben bir şekilde onlara ulaşırım teşekkür ederim
Lütfen bu saçma numarayı ye, lütfen bu saçma numarayı yut.
Sinan: Saçmalama Melike aramızda bunun lafını yapacak yaşı geçmedik mi? Yarın gidip bakacağım ve hiçte bencil olduğunu düşünmeyeceğim.
Teşekkür etmeden telefonu kapatıp yatağa fırlattım. Her şey daha ne kadar kötü olabilir derken seviye seviye berbatlaşıyordu.
Hele ki Kerem konusunda duygularım çok karışıktı. Başından beri onun hain olduğuna kalbimle inanıp beynimide inandırmıştım. Şimdi hiçbir şey olmadan onun masum olduğunu hatırlamamla işler garipleşmişti. Artık Kerem'e de İdil'e de bir özür borçluydum.
Oxana ve Deren oyunun başından beri kafamı karıştırmayan iki kişiydi ama hala güvenemezdim Sinan'dan sonra herşeye inanırdım çünkü.
Kerem'e borçlu olduğum özürü dilemek için yatağımdan fırlarcasına kalktım. Kuzenimin yanımda olması istesemde istemesemde hoşuma gitmişti. Birde onunla geçirdiğim zamanları hatırladığımda ona olan sevgim daha da artmıştı. Benim tüm iyi ve kötü zamanlarımda yanımdaydı. Vampir köylünün oynanacağını bana hiç düşünmeden söylemiş, asılmayı bile göze almıştı. Yapamadığı tek fedakarlık İdil içindi. İdil asılırken elinden ve elimden hiçbir şey gelmemişti ama bunun için ona kızamazdım. Kızabileceğim tek kişi Sinan'dı ona da muhteşem bir cevap verecektim zaten.
"Pekala, özür dilemek erdemdir. Eminim seni geri çevirmez." Çevirmez değil mi? Çevirmemeli.
Kerem'in evine giderken aklımda hep aynı soru döndü. "Acaba beni affedecek mi?" Kendimi avutmak için ben olsam affederdim, diyordum sonra vazgeçip ona nasıl davrandığımı kendime hatırlatıyordum. İkilemler kafamda dönüp dururken vardığımı farkettim ve derin bir nefes aldım. Bir önceki gelişimle arada dağlar kadar fark vardı.
Zili çalıp titreyen parmaklarımı diğer avcumun içine alarak sakinleşmeye çalıştım. Korkmuyordum ama heyecanlıydım. Bana en çok destek olan insanla bir yıl sonra tekrar tanışmıştım ve ilk defa buluşacaktım.
Kapı açıldığında Kerem yorgun gözlerle beni karşıladı. Zümra sadece bir kaç saat uyutacak kadar az koymasına rağmen uyku ilacının etkisinden çıkamamıştı. Diğer herkes uyurken Kerem ve Ateş uyanmıştı. Bu yüzden buluşmamız gizli kalacaktı.
"Ne istiyorsun Melike? Beni uyutmak için daha fazla uyku ilacı mı?" Bana laf sokmasına aldırmadan gülümsedim ve elimi uzattım "Melike İpek" dedim sanki ilk defa tanışıyormuş gibi. Hala İpek diyemiyordu bana bense ısrarla bunu değiştirmek istiyordum.
Elimi sıkmadı ve kapıyı yüzüme kapatmak için hamle yapacağı sırada elimle kapıyı tutarak ona engel oldum. İstese bana rağmen kapatabilirdi ama istemedi.
"Kapıda mı kalayım?"
"İçeriye mi gireceksin?"
Tekrar gülümsedim ve içeri girerek ona cevap verdim.
Daha önce ona bağırdığım tarafa doğru gidip sakince koltuklardan birine oturdum ve gözümle onunda oturması için karşımı işaret ettim. Beni burada istemiyordu ama tepki vermeden dediğimi yaptı. Sanki eskilerin hatrına bana katlanıyor gibiydi.
"Eee" dedim sanki çok normal bir atmosferdeymişiz gibi. "Daha daha napıyorsun?" Kerem soruma şaşırmamıştı veya beni çok sallamıyordu. Ben ikincisi diye düşünüyordum.
"İyiyim. Saçma sapan bir oyunda olduğum yetmezmiş gibi birde benden nefret eden kuzenimin triplerini çekiyorum." Gülümsedi, gülümsedim.
Her şey normal ilerliyordu ama artık normallik bana garip geliyordu. Çünkü eski normaller artık benim için garipleşmiş ve eskiden garip gelen şeyler şuan gözümde normalleşmişti.
"Sormadın ama bende iyiyim. Bende saçma sapan bir oyunda olduğum yetmezmiş gibi birde nefret ettiğim kuzenime trip atıyorum."
Gülümsememiz dahada genişledi. Artık birbirimizle dalga geçtiğimizin farkındaydık. Ben onunla barışmak için uygun ortam hazırlamaya çalışıyordum oysa artık beni salmış istediğimi yapmama izin veriyordu. Sevmiştim bu oyunu.
"Ama trip atmaktan yoruldum biliyor musun? Barışmak daha cazip geliyor." Kerem beni ciddiye almadı. 'Öyle mi' der gibi bir yüz ifadesiyle yarım yamalak beni dinliyordu.
Olayın ciddiyetini anlaması için ayağa kalktım, ona doğru ilerledim ve elimi uzatıp kalmasını istedim. Elimi tutmadı ama kalktı.
Bu da bir şeydir.
Kalkar kalkmaz ona sımsıkı sarıldım. O donup kaldı, kaslarının gerildiği hissediyordum fakat umursamadım. Gözlerime dolan yaşlar yanağıam süzüldüğünde ondan ayrıldım ve hiçbie şey söylemedim.
"Nasıl?" dedi Merem tüm yumuşaklığını sesine yansıtarak. "Bana işin mi düştü?" Kendisini toparlamaya çalışıyordu ama çoktan yumuşamıştı bile. Buda benim işime gelirdi. Onunla barışmak, kendimi affettirmek istiyordum ve şuana kadar umutsuzdum. Şimdiyse onun tavırlarıyla yeniden umutlanmıştım.
Kerem benim gözümde hep farklı bir kimliğe bürünüyordu, aynı bir kardeş gibi. Bazen ona sinirleniyordum ve onu boğasım geliyordu. Bazense hiç umursamadan onunla dalga geçiyordum.
Şuan ise gerçek bir kardeş gibi görüyordum onu. Geçmişi hatırladıkça hatıralar Kerem'i daha değerli kılmıştı. Hatıralar insanın kalbini bir ateş gibi ısıtırdı. Soğuk günlerde ateş insana daha sıcak ve samimi gelirdi. Şimdi ben en soğuk günümdeydim ve beni ısıtabilen tek ateş Kerem'di. Yakıyor sanmıştım ama bu sadece benim yanılsamamdı. Çünkü ateş beni her zaman ısıtmakla yetinmişti.
Kabul etsemde etmesemde o beni korumaya çalışmış ve her zaman benden taraf olmuştu.
"Sana işim düştü, sana ihtiyacım var çünkü benim tarafımda bir tek sen kaldın. Hep sen vardın."
Kerem tepki vermedi daha doğrusu veremedi çünkü beni analiz etmekle meşguldü. Tepkisini bana göre verecekti ama benim ne düşündüğümü anlamıyordu. Ona karşı ne düşündüğünü ve ne hissettiğimi bilmiyordu. Ona ne söylersem söyleyeyim bana inanmak veya inanmamak onun kararıydı ve ben onun kararını etkileyemezdim.
Yine de ona inanması için, tutunması için bir dal vermeli ve seçimini yapmasına yardımcı olmalıydım. Kendimi kanıtlamak istercesine "Hatırlıyorum" dedim. Sesim beklediğimden daha cılız çıkmıştım "O gün, sahilde konuştuklarımızı, beraber kurduğumuz ama Sinan'ın ihanetiyle bozulan planımızı."
Keremi'n gözleri dolmuştu. "Geçekten mi?" dedi bir tepki olarak. Sonunda ne tepki vereceğine karar vermişti Bu da demek oluyordu ki seçmişti, bana inanmayı ve eski dostluğumuzun sıcaklığını yaşatmayı.
"Sinan gitti." sesim gittikçe alçaldı çünkü gittikçe yaptıklarımdan daha çok utanıyordum. "Sinan'ı ben kaçırdım" Kendimden utanmam konuşmama engel değildi. Yaparken mahcup olmadığım şeyleri söylerken mahcubiyet hissetmenin bir anlamı yoktu.
Mahcup hissetmesemde bazen hafızam silindiği için üzülmüyor değildim. Belki öyle olmasa her şey daha farklı gelişirdi..
"Eee" dedim onu acele ettirmek ister gibi. Bunun bencilce olduğunun farkındaydım. Her şeyi berbat edip sonradan masumluk taslayan manüpülatif insanlardan farkım kalmamıştı. Kerem'i haksız yalnızlığa terk ettikten sonra ona zaman tanımam belki onu terk etmemden daha büyük bir haksızlıktı.
Sonradan onu aceleye getirdiğime pişman olup gözlerimi kaçırdım. Kerem'in gözlerinden merhameti akıyordu ama beni affetmeme düşüncesi kalbimi durduracak gibi oluyordu. Anılarımı hatırlayınca gerçekten güvenebileceğim tek insanın o olduğunu daha net anlamıştım. O da bana güvenmezse kimsem kalmayacaktı.
Kerem düşünürken geçen birkaç dakika bana birkaç saat gibi gelmişti, birkaç uzun ve gerici saat...
En sonunda "Her zaman benim en yakın arkadaşım olacağını biliyorsun değil mi?" dedi ortamı umuşatan sesiyle. Yüzüme neredeyse kulaklarıma kadar tırmanan bir gülümse oturdu. Onunla eskisi gibi dost olma hayali bile bana huzur veriyordu. Bana ölüm savaşında huzur vermesi ne kadar normal o tartışılırdı tabii ama şuan bunu düşünecek vaktim yoktu. Uyuyamadığım bir gece bunu uzun uzun ve daha da uzun şekilde düşünebilirdim.
"Başka arkadaşın mı yok?" Şimdiden alaycı tavrımı takınmıştım. Sanırım şimdiye kadar hep şakalaşmak için bu zamanı ve bu kişiyi beklemiştim.
"Kriterlerimi yükseltiyorsun Melike," dedi ve ardından ekledi. "Senden başkası garip gibi geliyor ama asıl tuhaf olan sensin " Gülümsedim, gülümsedi, gülümsedik.
"Benden sonra başkalarına alışmak zaman alır tabii." Onun tatlı sitemine katılarak kendimi bir nevi kötüledim ama bunlar doğruydu. Gerçekten ben diğer insanlara göre daha dengesiz ve katlanması zor biriydim. İnsanların benimle anlaşması zaman alırdı fakat alıştıklarında beni tüm hallerimle severlerdi. Benden sonra başkalarıyla arkadaş olmakta epey garip gelirdi çünkü ben hep sınırları aşan biri olmuştum ve şuanki hayatımında toplumun normallik sınırlarına pek uyduğu söylenemezdi.
"Benim artık eve gitmem lazım. Önce İdil'in yanına gideceğim sonrada masum rolleri falan işte, anlayacağın daha çok yolum var." Kerem sırıtarak beni uğurladı.
Kerem'in evi ve mezarlık dip dibe olduğu için bir dakika bile geçmeden kardeşimin yanına varmıştım. Mezarının yanına çömeldim, daha doğrusu oturdum. İdil ile uzun uzun oturup dertleşmek istiyordum. Tüm geceyi burada geçirebilirdim ve geçirecektim. Tüm gecemi İdil'in yanında geçirip geçte olsa ablalık yapacaktım.
"Meleğim." Kulağa hala yabancı geliyordu. İdil'in gerçekten melek olduğunu bilmek kalbimde tarifsiz bir boşluktu. Bu boşluk bana ağır geliyordu. Boşluğun dahi ağırlığını taşımam gerekiyordu ve şimdiye kadar bunu tek başıma yapmıştm. Ruhum yorulmuş, bedenim yorulmuş ve kalbim bitap düşmüştü..
Onu düşünmezken bile aklımda İdil vardı. Hayatımın her anında yanında olan İdil şuanda beynimin her yanındaydı.
"İdil'im" diye düzelttim kendimi çünkü meleğim demek ağır gelmişti kalbime. Kaldıramamıştım. Kabullenememiştim.
"Sen bu cehennemden melek olup kurtuldun ama ben şeytan olmadan buradan çıkamayacağım. Etrafım çok karanlık nereye baksam aynı karanlık kaplıyor içimi. Hani derler ya yolumu göremiyorum diye, ben yol var mı ondan bile emin değilim. Her yer o kadar karanlık ki öldüm mü yoksa yaşıyor muyum anlamıyorum. Bazen ışıklar yanıyor kalbimin atmaya başladığını hissediyorum ama yaşadığıma ikna olamıyorum." O kadar hızlı konuşmuştum ki kelimeler anlamını yitirmiş geriye gözyaşları kalmıştı. Yanağımdan süzülen damlalar ay ışığının etkisiyle parlıyor ve yere düşerek kara toprağa karışıyordu. Hıçkırıklarım bazen kalbimi durduracak sanıyordum.
"Kuzenim beni bir ölüm savaşının ortasına attı ve ben yaşamam için ölmek zorunda kaldım. Sonra sen benim yaşamam için öldün. Benim yaşamam için daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor? Neden bir can için bir sürü kişinin canından olması gerekiyor? Artık kendi ruhum bana ağır geliyor. Ruhum bedenimde hapsolmuş gibi hissediyorum. Herkes beni kardeşi ölen kız olarak biliyor. Ablana acıyanlar var. Bu ne demek biliyor musun İdil? Ben bilmiyordum ama artık biliyorum. Birinin sana acıması demek gözünde güçsüz olman demek. Birinin sana acıması demek sana karşı hissettiği ve düşündüğü her şeyin merhametten beslenmesi demek."
Herkes haklıydı.
Acınacak haldeydim ama bu bana acıyacakları anlamına gelmiyordu.
Herkesin gözünde kardeşi ölen kız olabilirdim ama kardeşi öldüğü için yıkılan kız olamazdım. Bana yıkıldın deseler inkar edemezdim ama dememeliydiler. Kendi yıkılışımı sadece ben görmeliydim ki tekrar ayağa kalkmak için bir şansım olsun.
Burnumu çektim ve tüm gece sürecek yakarışlarıma devam ettim. "İikimizde buraya insan olarak geldik ama sen melek bense şeytan olarak çıkacağım ve sorun şu ki melek olmayı sen seçmedin ama şeytan olmayı ben seçtim. İçimdeki yaşama isteğinin beni ele geçirmesine ve en son intikam ateşiyle yakmasına göz yumdum. Sen buraya gelirken hiçbiir şey bilmiyordun ama ben sonunu bildiğim bir yola yanlış yol olduğunu bilerek çıktım. Hala daha pişman değilim yinede bazen arkama bakıyorum ve yalnız olmadığımı hissetmek istiyorum ama bu imkansız. Çünkü ben en kötü intikam yoluna en kötü yalnızlıkla çıkacak kadar kötü haldeydim."
Son sözlerimden sonra ağlamaktan şişen göz kapaklarım yavaş yavaş bana ağırlık yapmaya başladı. Ağırlık dahada arttı ve dayanılmaz bir hal aldı. Bende direnmeden kardeşimin yanında kendimi uykunun yanıltıcı kollarına bıraktım.
Uyku tüm bedenimi ve ruhumu ele geçirirken uzaktan boğuk ama rahatça anlaşılabilen sesler duyuyordum. Gülüşme sesleri, kahkahalar ve kahkahaları bile daha neşeli hale getiren bir arkadaş grubunun sohbeti.
Bu arkadaş grubu İdil'e ait. Dört kişiyiz. Ben, İdil, Aleyna ve Deren. Tabu oynuyoruz, İdil ve Deren takım benimle de Aleyna.
Aleyna İdil'in bir üst sınıfı, bense mezun olmuşum hatta mesleğimi yapmaya başlamışım yani bilgi olarak Deren ve İdil'i yenebilecek güçteyiz ama Deren her şeyi İdil'e o kadar güzel anlatıyor ki bir turda bize galip olabilecek kadar fark atıyorlar. Ben ve Aleyna'ysa genelde gülmekten konuşamıyoruz ve sürenin yarısı güme gidiyor. Konuştuğumuz zamanlarda da o kadar saçma yerlerden giriyoruz ki anlatan kişinin bile kafası karışıyor.
Sonra Deren ve İdil tahmin edildiği gibi kazanıyor. İdil bana hava atarken Deren sevinçten ayağa kalkıyor ve İdil'e dönerek açık ara hakettikleri zaferlerini kutluyorlar. Bu kadar mutlu olmalarının asıl sebebi kaybedenin hesabı ödemesi üzerine girdiğimiz iddea.
Lüks bir piknik alanındayız ve burası şehirdeki en özgün konsepte sahip yer olarak geçiyor. Tabii fiyatlarıda bir o kadar kendine özgü.
İdil bana çocuk gibi dil çıkartırken ona üzücü bir gerçeği hatırlatıyorum o gerçekte hesabı ödeyen ben olduğum için harçlığının azalacağı. İdil bir anlığına dona kalıyor ve yarısı yenmiş kruvasanları geri iade edip edemeyeceğimizi soruyor. Herkes İdil'e takılırken Kerem geliyor ve bizi son ses gümbür gümbür bir şarkıyla ortalığı ayağa kaldırarak oradan alıyor.
Eve gittiğimizde hesabın verdiği maddi ağırlık fiziksel olarakta bana ağır geliyor ve ertesi gün gideceğim işte daha da ağır olmamak adına güzel bir uyku çekiyorum.
Gözlerimi araladığımda kendi yatağımdaydım. İdil'in yattığı toprağın üstünde uyuyup her gün nefret ederek uyandığım hello kittyli yatakta uyanmıştım ve bu berbat bir histi. Elimde olsa hep kardeşimin yanında kalırdım ama bunun imkansız olduğunu bilmek için einstein zekasına sahip olmak gerekmiyordu.
Beni buraya Kerem veya Deren getirmiş olmalıydı. Oxana dün gece en baygındı. Herkes uyurken çoktan kontroller yapılmış ve sorun bulunmuştur diye düşünüyordum.
Yorgandan fırlatırcasına kurtularak vampir köylü üniformamın aynısının temizini giyindim ve kahvaltıya indim.
Kahvaltı zamanına ne kadar olduğunu bilmiyordum ama geçmemiş olmalıydı. Öyle olsa beni uyandırmaya bile zahmet etmeden asmış olurlardı.
Her zaman ki yerime oturarak diğer varisleri beklemeye başladım. Birkaç tanesi benim gibi erkenciydi diğerleri de yapılan duyuruyla beraber teker teker geliyorlardı. Hepsi uyku ilacının etkisinde olduğundan arada esniyor ve etrafa çok saf bakıyorlardı. Onları ilk defa bu bakışlarla tanısam hiçbirine 'yaşamak için birbirlerini asıyorlar ve yanlış kişiyi asınca o kişiye üzülmek yerine sonra kimin asılacağını düşünüyorlar' demezdim.
Belki kahvaltı biraz daha geç olsa herkes daha dinç olurdu ama sabahın köründe olan kahvaltıya asılmamak için uyandırılan insanlardan uyku ilacının etkisinden çıkmalarını bekleyemezdim, ki beklemiyordum da. Sadece komik gelmişti gözüme.
Bende onların arasında gözükmek adına uykulu gözükmeye çalışıyordum. Kime baksam esniyordu böylece banada bulaştırıyordu bu yüzden taklit yapmadan uyku ilacının etkisinden çıkamamış gibi gözüküyordum.
Meydana en geç Oxana geldi. Deren ondan birkaç kişi önce gelerek yanımda yerini almıştı. Oxana'da gecikmeden geldiğinde yemek servisleri başladı. Her gün bana servis yapan kadın önüme uzanarak tabağımı bıraktı ve geriye çekildi.
Aşçılar gittikten sonra herkes yemek yemeye koyuldu ama bir şeyler döndüğü çok netti. Herkes ilaçla uyutulduğunu anlamıştı ama şimdilik sesini çıkarmıyorlardı. Muhtemelen şuana kadar yaşayan varisler bu konuyu saat ikide yapılacak konuşmada açmayı akıl edecek kadar zekiydi.
Yemekler bittiğinde geriye sadece gerginlik kalmıştı. Artık Sinan'ın olmadığı da farkedilmişti. Sinan'ın kaçırıldığı biliniyordu ve çok akıllı ben planın bu kısmını düşünmeye yeltenmemiştim. Sanki Sinan gittikten sonra her şey bitecek gibi davranmıştım.
Evet Melike İpek, her şey bitti. Aynen. Hatta bak yanda kuşlar ötüyor, tepede güneş falan var.
"Hepiniz Sinan'ın yokluğunu farketmişsinizdir." Kerem herkesin aklında binlerce defa dönen ama kimsenin diline varmayan o konuya giriş yaparken gözler onu bulmuştu. Birileri gerginliğini dışarıya yansıtmak için can atıyordu ve Kerem tamda buna ortam hazırlıyordu. Ne yaptığını zerre anlamamıştım bu yüzden ona odaklanarak ne diyeceğini dikkatle dinlemeye başladım.
"Sinan kuralları çiğnedi ve asıldı. Dün gece varisleri uyutup kaçmaya çalıştı ve hemen oracıkta cezasını aldı. Bir daha kurallara uymayan biri olursa Sinan'dan farklı bir son düşlemesin."
Vay be, ne kadar da iyi bir senaryo bulmuştu. Kerem'i öldür hakkını yeme, bu çocuk işini biliyor.
İlacın etkisinden çıkmasından itibaren maksimum 6 saat geçmişti. Bu kadar kısa sürede varisleri hatta beni bile ikna edecek bir senaryo bulması takdire şayandı. Aslında asık olay bulması değil yapmasıydı. Kimse anlamasın diye mezara gelesiye kadar kazmış olmalıydı. Belki de beni o zaman görüp evime getirmişti.
Diğerlerinin yüzlerine bakılırsa Kerem'in konuşmalarından etkilenen tek kişi ben değildim. Benim haricimde bir çok kişi şaşkın gözlerle Kerem'i hedef alıyordu.
"Niye sabahı beklemediniz?" dedi Akın sorgulayıcı gözlerle. Haklıydı. bBn yönetici olsam sabaha kadar Sinan'ı bekletir ve korkutmak adına sabah cezasını verirdim. Herkes o günden sonra ibret alsın ve kurallara uysun diye. Çünkü ben kurallara uymayan bir kaç yetişkinle zaman öldürmek isteyecek türden biri değilim, asla da olmadım.
"Kurallar öyle. Bir kişi kuralları çiğnediyse cezası herkesin önünde bir saat içinde kesilmeli fakat sizin uyanmanız imkansız olduğu için bir saat yönergesine uyduk." Akın ikna olmuşa benzemiyordu. İleride bizim başımıza dert açacak gibi gelen tek kişi oydu, en azından şimdilik.
Bu yüzden vampiri bulduğumuz anda öldürülmesini isteyeceğimiz ilk kişi Akın olmalıydı. Mantıklal oynayarak bizi rahatlıkla bulabilecek bir kapasiteye sahipti. Şimdiye kadar hiç büyük oynamamıştık. Tek numaramız vampiri bilmek ve ölen kişilere birkaç saat öncesinden karar vermekti ama artık güç tamamen bizdeydi.
Kerem ve Zümra bizim tarafımızdaydı. Ateş'i saymıyordum çünkü oyunla pek ilgilenmiyordu. Sadece Zümra'nın sözüyle bazen ölüleri gömüyordu, onun dışında yaptığı tek şey hiçbir şey yapmamaktı.
Bizim tarafımızda değildi ama bir tehtidte değildi. Zaten vampir veya taraflar hakkında bir fikri olduğunu sanmıyordum.
"Neden biz uyutulmadan önce müdahale etmediniz de kaçmasını beklediniz?" Bu sefer sorgulayan kişi Yasin'di, Yasin Kılıçsoy. Yasin'in oyun başından beri pek konuştuğunu görmemiştim. Pek tepki vermeyen genelde oyundan bile izole bir tipti.
Melih ve Lina'yla beraber takılıyordu, daha doğrusu sadece onlarla iletişim kurduğuna şahit olduğum için arkadaş olduklarını düşünmüştüm ama bahsettiğim iletişim arkadaş olmak için çok yetersizdi. Sadece ilk onlar gelince aralarında konuştuklarına şahit olmuştum, iki kere.
"Çünkü kurallarda uyku ilacı verilmemesi gerektiği hakkında bir madde yok. Giren çıkamaz ve çıkan yöneticiliğini geçirdikten sonra bir daha asla giremez diye bir madde var. Yani tamda olması gerektiği yerde müdahele ettik." Kerem havalı havalı sırıtırken Akın ve Yasin ne saçmalık bu der gibi bakıyordu.
"Biliyorsunuz artık saat ikide on beş dakikalık bir istişare saatimiz var. Her zaman olduğu gibi 10 dakika önceden anons edilecek."
Zümra'nın söyledikleri işbirliğinde olmamıza rağmen hala sinirimi bozuyordu. Sesi bile sinir katsayımı arttırmaya yeterken birde kelimeleri bir araya getirerek uzun cümleler kurması sayanılacak gibi değildi. Her ne kadar aynı tarafta olsakta (şimdilik) ben kendimi hiçbir zaman onunla aynı tarafa koymazdım.
Neden bu kadar nefret ettiğimi bilmiyordum. Bazen bir insanı sadece sevmezdin. Bende ondan kötü enerji alıyordum ve ilk tanışmamızda pek hoş sayılmazdı. Yani bir yandan onu sevmemek için haklı sebeplerim vardı.
"Daha iyi misin?" Ellimi Oxana'nın omzuna koymuş sıvazlıyordum.
"Bir dakika ya, neler oluyor?" Tabii ya, Deren hiçbir şey bilmiyordu. Dün yanımızda Sinan odluğu için onu geçiştirmiştim. Şuanda da rahat rahat kızamıyordu çünkü Oxana ile 'konuşmuyorlardı'. Sadece benimle konuşuyormuş gibi yapıyordu ve bu hareketlerini törpülüyor, sinirini eengelliyordu.
Parmağını yukarı kaldırıp bana doğru salladı. "Dünde beni geçişrirdin, farketmedim sanma."
"Yorgunluk ve stresten kaynaklıymış bayıldım. Bir şey yok." Deren 'bunu bana şimdi mi söylüyorsunuz' bakışı atarken Oxana tüm vücudunu bana çevirdi. "Zümra bana fazla iyi davrandı, kolumu bile kaldırmama izin vermedi resmen hatta istersem yemeğe inmeyip dinlenebileceğimi söyledi." Söylerken resmen travmasını anlatıyor gibiydi.
"Sana Zümra mı baktı?" Deren şok üstüne şok olurken ikimizde onu umursamadık. Bana bunu yapsalar muhtemelen bir daha konuşmazdım fakat Deren alıniyor gibi değildi. Hatta bir anda bilgi yüklemesi yapınca canlanmıştı.
"Sen ne dedin?"
"İlk başta beni asmak için bahane üretiyor sandım. İstersen yemeğe gitme diyip sonra gelmediğim için asılma ihtimalim çok yüksekti ama gelirken bile iyi davrandı. Korkunçtu."
Gülümsedim ve elimde oxananın sırtını sıvazladım.
"Çıkarcı kadın" diye mırıldandım.
Herkes yemeğini bitirmiş kalkarken etrafta bir kalabalık oluştu. İlk geldiğimiz zamana göre eksiktik ama sanki daha da kalabalıklaşmıştık. Herkes olması gerektiğinden çok daha fazla yer kaplıyordu bu da bunaltıcı bir atmosfer yaratıyordu.
Ben sadece bu oyunu değil aynı zamanda Sinan'ı da kontrol etmeliydim. Benim için tehtid olan her şeyle ilgilenmeliydim ve yeni tehtidlerim arasında artık Sinan'da vardı.
Bu oyunda giderek tehtidler artıyor, güvenler azalıyordu. Artık insanlar kötülükle tanışıyorlardı. Dış dünyada da her zaman bir kötülük hakimdi ama kimseye bu kadar yakın değildi ve daha önce hiçbirimiz kötülüğe bu kadar bulanmamıştık.
Bunu kimin yaptığını ve neden yaptığını bilmiyordum ve umrumda değildi, en azından şuanlık. Muhtemelen çıkınca bir önceliğimde bu olurdu ama şuan önceliklerim daha temeldi. Yaşamak veya yaşatmak gibi.
"Artık aranızdaki tartışmayı çözün. Sıkıldım"
Şimdi de şımarık bir çocuk gibi Deren ve Oxana ya sitem ediyordum. En son Sinan ve Ayaz konusunda kavga ettiklerinden beri oluşabilecek şüphelerden dolayı görüşemez olmuştuk. Artık beraber plan yapmamız gerekiyordu bunun için herkesin önünde bir barışma sahnesi işimizi görürdü.
Deren sözümü dikkate aldı ve herkesin duyabileceği ama çokta sesli olmayan bir biçimde öksürerek boğazını temizledi.
Oxana zaten bunu bekliyordu bu yüzden çok geçmeden gözleri Deren'inkileri buldu.
Deren kabullenemeyerek ama mahcup bir tavır takınmıştı. Aslında bu pek onun tarzına uymuyordu ama kimse onu bunu farkedecek kadar iyi tanımıyordu. Yani kısacası şuanlık tavrı ve gerçek kişiliğinin zıtlığı göze batacak son şeydi.
Deren ellerini ensesine götürdü ve gözlerini bir süre masada gezdirdi. Cümlelerini toparladı ve çok geçmeden "Haklıydın." diyerek rolünün asıl kısmına girdi. Bunu söylemesinin hemen ardından rahatlamış bir nefes verdi. Az önceki gerginliğinden kurtulmuş, konuşmanın rahatlığıyla daha samimi ve içtenlikle konuşmaya başlamıştı.
"Burada hiçbir şeyin normal olmadığını biliyorum ama bir düşünce uğruna tartışmamız gerçekten normal değildi. Günün sonunda hiçbir şey değişmedi sadece bir dost kaybettim. Özür dilerim, bir dahakine fikirlerimi veya en azından sinirimi kendime saklamayı denerim."
Gülümsediğinde Oxana yumuşamıştı. Deren ilk konuşmaya başladığınds Oxana'nın soğukluğu ve Sinan konusunda haklı çıktığı için bencilliği hissediliyordu ama şuan yumuşamıştı.
Kimse bunu garipsemezdi, Oxana'nın duygusal olduğu tanışırken yapılan konuşmadan bile anlaşılacak seviyedeydi. Çoğu kişinin ve normalin aksine o, güçlü yanını sadece yakınlarına gösteriyordu. Sadece sevdikleri onun dik duruşuna hayran kalıyordu. İlk başta savunmasız gözükürken içine girdiğinizde ne kadar sağlam olduğunu farkediyordunuz.
Ben dahil çoğu insan, içinde yangınlar çıksa, tufanlar kopsa hatta binlerce defa ölmek istese bile dışarıdan belli etmezdi ya da en azından belli etmemeye çalışırlardı.
Çünkü hepimize küçüklüğümüzde aynı şey yapılmıştı, hepimiz güçsüzlüklerimizden vurulmuş ve güçlü olmaya zorlanmıştık. Bize öğretilen en güçlü gözükenin hayatta kalacağıydı. En güçlü olanın veya en çok savaşanın değil. Herkesin verdiği savaş aynı değildi, herkes aynı şekilde aynı şartlarla savaşmıyordu. Her savaş kendine özgü acılarla doluydu ama bunun önemli olmadığı öğretilmişti bize.
Biz savaşa değil kazanana bakardık. Avcaba savaşı kazandı mı kazanamadı mı? Kazanamayanlar güçsüz ve dışlanan taraftı. Kazananlar güçlü ve hayran kalınan taraftı. Oxana ise bunların dışındaydı. O içindeki savaşı yansıtmaktan çekinmeyen ama sonucunu sadece hakedenlere gösteren biriydi.
Ona her seferinde daha fazla ve daha farklı şekilde hayran kalıyordum. Kesinlikle ondan öğrenmem gereken çok şey vardı, bunların hepsini buradan çıkışımıza saklıyordum.
Bora'nın iğneleyici sözleriyle tüm güzel duygularim kalbimden kopup yokluğa karıştı. "Ne romantik bir sahne ama! Tartışma sonrası pişman olan tatlı kız ve onun bir lafıyla yumuşayan aşık erkek."
Onun bu benzetmesine başka zaman olsa kesin gülerdim ama şuan yaşadığımı hissettiren hayranlık gibi bir duygudan beni kopardığı için modum pek yerinde sayılmazdı. Bunu da sözlerimle fazlasıyla belli etmeyi umuyordum.
"Ne gereksiz bir gerginlik ama! Sende her şeye burnunu sokan depresif ergen oluyorsun o halde?" Bunu her zamanki alaycı tavrımın aksine sinirle sormuştum. Bora bir anlığına duraksadı. Benden bir cevap beklemiyordu. Muhtemelen onun muhattabının Oxana veya Deren olması gerekiyordu ama benim ikisininde avukatı konumunda olduğumu bilmeliydi. Onların söyleyemediği şeyleri genelde kendimden bir an bile şüphe etmeden söylediğim için avukatları gibiydim, sayılırdım, yani herhalde öyle gözüyorumdur.
Bora kendine avukatlığımı hatırlattığında toparlandı ve muhattabını 'ben' olarak yeniden değiştirdi. Bunu farkettiğimde istemsizce gülümsedim, tabii ki samimiyetten uzak şekilde.
"Lise dizisi karakter analizleriniz bittiyse yaşamaya mı çalışsak diyorum? Çünkü bizim tipik ergenlerden daha önemli dertlerimiz var, yaşamak gibi falan mesela." Lina iğneleyeci sözleri zirveye çıkardığında Oxana ve Deren anlamaz gözlerle bir kaç saniyeliğine bakıştılar çünkü sadece küçük bir barışma sahnesi oynayacakken büyük bir tartışma başlatmışa benziyorduk.
Asıl anlam veremediğim şeyse daha barışamadan tartışma başlamasıydı. Herkes Sinan kaçtığı için gergindi. Yoksa bu kadar sürede ortam bu kadar gerilemezdi, en azından Bora'nın gıcıklık damarı tutmadığı sürece.
"Konuyu bir sonraki meydan muharebemize saklayalım. konuşacak konu olur bizede." Yasin'in şakacılığı üstündeydi ama açık konuşmak gerekirse, berbat zamanlama...
"Sanki konuşacak konumuz yokmuş gibi." Melih bunu imalı veya sinirli söylememişti daha çok bıkkın gibiydi. Konuşmaya, tartışmaya ve bu yaşamaya çalışma döngüsüne karşı bir bıkkınlık.
Melih'i birkaç kişi daha destekleyince bir daha ses çıkmadı. Zaten herkes gergindi birde saçma tartışmalarla uğraşmak istemiyorlardı tabii benimde aralarında olduğum aykırı bir grup hariç.
Bölüm etkileşimi
