21. bölüm · Vampir Köylü
20. Bölüm: Kazansanda Kaybetsende Kaybedersin
"Meydana inmek için verilen süre 10 dakika."
10 dakikanın birkaç dakikasını gördüğüm güzel rüyadan tamamen sıyrılmak için harcadıktan sonra kalan dakikalarımıda meydanda yerimi alarak geçirdim.
Bazen gerçekten buraya alıştığımı hissediyordum. Her şeyimle buraya ait gibiydim çünkü hatırladığım anılarımın neredeyse yarısı burdaydı ve ne yazık ki hafızamın yarısını kaplamasına rağmen burada bir tane bile mutlu anım yoktu.
Burada İdil'i kaybetmiştim, Kerem'i kaybetmiştim, geçmişimi ve geleceğimi kaybetmiştim. En önemlisi de kendimi kaybetmiştim.
Bu oyuna kim olduğumu bilmeden gelmiş ve kendimi ilk burada tanımıştım. İlk burada tanışmıştım Melike İpek ile.
Doğrusu, bu ölüm tuzağı kendimi tanımak için pek iyi değildi. Normal şartların baya dışında bir mekandı ama buna bile alışmıştım.
"Afiyet olsun." dedi Melih yemeğine başlarken, gülümsedim. Bu resmen benim tarafımı tuttuğunu gösteriyordu. Ayrıca Pınar bizden pekte uzak olmayan bir yere oturmuştu ama Melih'le yan yana değildi. Kazandığım zaferi tebessümümün arkasına gizlerken yemeğimden bir çatal aldım. Bir çatal daha ve bir tane daha.
Zaman geçmiyordu sanki. Yudumlarım boğazıma diziliyor lokmalarım tatsız geliyordu. Bir an önce Pınar'ın asılmasıni istiyrodum. Kendimce bir plan kurmuş olsamda hala güvence altında değildim ve biri asılasıya kadarda olmayacaktım.
Henüz yemekler bitmemişken çatal kaşık seslerine Bora'nın sesi karıştı. "Kimi oylayacaksınız?" 'sonunda' dedim kendi içimden. Bu sandalyeye oturduğumdan beri birinin bunu söylemesini bekliyordum. İlk defa sana gerçekten teşekkür ediyorum Bora, ilk ve son defa.
İlk baş Lina söze girdi. "Ben dediğimin arkasındayım. Vampir sensin." Ne inatçı kız ama... İnadın seni kurban edecek haberin yok.
Atakan ve Yağız bu sefer ona katılmadı. Yağız'ın Pınar'a yönelttiği bakışları kendini ele veriyordu. Atakan ise ikisine de katılmayarak beni şüpheli listesinde ilk sırayla taçlandırdı.
Şimdilik Bora, Pınar ve ben birer oyla berabereydik.
Oxana "Pınar." dedi sesli şekilde. Artık çatal kaşık sesleri susmuştu.
Deren, Oxana'dan hemen sonra tüm nefretini kusarak "Pınar tabii ki" dedi. Bunların hepsi stratejik bir oyun olsada ben gerçekten Pınar'ın vampir olduğunu düşünüyordum. O kadar saf bir karakterdi ki bunu bilerek yaptığını düşünmeye başlamıştım. Yüzüne taktığı bu maskeden dolayı ona yöneltilen suçlamalara karşılık bile vermemişti. Çekingenliği gerçek olsa canı söz konusu olduğunda daha da tedirgin olur ve kendisini ne pahasına olursa olsun savunurdu ama henüz ağzından tek bir kelime bile çıkmamıştı.
Garip...
Pınar çatalıyla tabağında daireler çizerek oynarken sessizliğini koruyordu. ""Pekala" dedi en sonunda. "Ama eğer beni asarsanız ve köylü çıkarsam Melike'yi oylayın." Ona 'cidden mi' der gibi baktığımda sözünün daha bitmediğini anladım. "İnanmayacaksınız ama ölmeden önce hiçbir şeyi içimde tutmak istemiyorum." Göz devirip arkama yaslandım ve ne saçamalayacağını dinlemeye koyuldum.
"Melike beni tehtid etti. Melih'te şahidim. Evine gittiğimizde Melih'ten sonra çıktım oradan çünkü benimle konuşmak istediğini söyledi." Melih başıyla isteksizce Pınar'ı onayladı. Ardından Bora tüm dikkatini Pınar'a yönelterek "Ne konuşmak istiyormuş?" dedi. "Vampir olduğunu söyledi. Asılmasan da gece öldüreceğim seni dedi. Korktum bir şey diyemedim. Ben beni asmasanız bile öleceğim."
Dandik bir iftira.
"Daha yaratıcı bir şey bulamadın mı gerçekten? Görende insanların öldürüldüğü vahşi bir oyun yüzünden aklını yitirdin falan sanacak." Artık Pınar'ın vampir olduğuna tamamen emindim. Şuana kadar bir umuttu, haklı çıkabileceğime dair küçük bir umut. Şuandan itibaren ise daha büyük bir umuttu, vampiri asıp yeni turda vampir olabileceğimi sandığım çaresiz bir umut.
"Ben zekamıda masumiyetimide kanıtlamaya çalışmıyorum. İster inanın ister inanmayın, önemli değil. Asılmasam bile yarına ölmüş olacağım zaten."
Bir anlık gözlerim her zaman arkamda duracağını bildiğim Kerem'e döndü. Sırtımı ona yaslamak için bakmıştım ama bir süre sonra dalıp gittiğini farkettim. Muhtemelen konuşsam sesimi duymazdı bu yüzden onun dikkatini çekmek adına ayağa kalkıp "Kerem Yazıcı" dedim.
Kerem dahil herkesin gözü bana döndüğünde gereksiz bir özgüvenle omuzlarım dikleşti ve hafif eğik olan başımı kaldırdım.
"Yöneticilere verilen maddelerin birinde meydan okumayla alakalı bir şey yazıyordu değil mi?"
"Evet, meydan okuma anlaşması maddesi. Hiç kullanılmayan bir maddedir. Sen nerden biliyorsun?" Zümra şüpheye bürünmüş gözleriyle beni süzdü. Komaya girmemden önce Kerem bana oyunu her detayıyla anlatmıştı. Bu madde yöneticilere özeldi çünkü oyundaki kişi sayısı azaldığından olsa gerek kullanılması pek istenilmiyordu. Bazı istisnai durumlarda kullanılıyordu ama buna dair bir madde yoktu. Kullanmak için bir durum oluşması gerekmiyordu fakat oyunun kaderini değiştirebilecek ve oyunu bir günde bile bitirebilecek bir kuraldı. Oyunun nesilden nesile geçmesinide engelliyordu. Bu yüzden yıllar önce yöneticiler bu maddeyi sadece belirli kişilere söyleme veya hiç söylememe kararı almıştı.
Varislerin çok azı bu kuralı bilir, bilenler çok azı bu kuralı kullanırdı.
Tabii Zümra'ya bunların hiçbirini söyledim. Ona aldırış etmeden sözüme devam ettim.
"Ben varis Pınar Kaymak'a meydan okuyorum."
Kerem duraksadı ve onunla beraber herkeste harkeket etmeyi unutmuşcasına dona kaldı. Çok büyük risk almıştım ve cezası ölümle kalmıyordu. Cezası ölümlerdi, bedelini ödeyemeyeceğim kadar çok ölümler.
Kerem "Nasıl yani?" dedi ifadesini düzletemese bile konuşmayı başarmıştı.
Pınar'a baktım yüzünde kararsızlık hakimdi. Muhtemelen kabul edip etmeyeceğini düşüyordu. Aslına bakarsanız bunun ne olduğunu bildiğini bile sanmıyordum. Cevabı da önemli değildi, sadece gözünü korkutmak için söylemiştim.
Eğer kabul ederse meydan okuma sonunda haklı bile çıksam bir oyun oynamamız gerekiyordu. Bu oyunu kaybeden kişi meydan okumayı kazansa bile kaybedenle aynı cezaya tabii tutulurdu. Eğer meydan okumayı kaybeden kişi oyunda tekrar kaybettiyse de hem asılır, hemde cezası sonraki nesillere uygulanırdı.
Bu nedenle çok riskli ve kimsenin tercih etmediği bir kuraldı.
"Aklından ne geçiyor Melike İpek? Her ne geçiyorsa lütfen geçsin ve gitsin." Deren kimsenin göremeyeceği kadar milimetrik eğilip fısıldasa da herkes dikkatle bana baktığı için kendisini gizleyememişti.
"Kartlar dağıtıldığı andaki ilk tepkilerimize bakalım. Kayıtları herkese açın."
Ateşi'n yüzünde ilk defa bir tepki görüyordum. Vay be dercesine dudak büküp kafasını aşağı yukarı salladı. Bu bile kendimi iyi hissettirmişti çünkü Ateş ceset görünce bile tepkisiz kalan bir insandı. Onun ilgisini çekmek içinde anca böyle bir hamle yeterli olurdu zaten.
"Sonucunda ne olacağını biliyorsun değil mi?" diye sordu Ateş tüm hayranlığıyla. Sırıtarak omuz silktim. En gereksiz anlarda bile ego yaparak ne kazandığımı bilmiyorum ama kesinlikle havalı duruyor.
Ateş'te bana aynı şekilde sırıtarak karşılık veridğinde Deren ve Oxana'nın bakışlarını üstümde hissettim.
Pekala, üzgünüm kızlar ama ben eğlenerek kazanmazsam kaybetmişim demektir.
Şuana kadar hep taktiksel oynadım ve kendimi garantiye aldım. Şimdi sıra garanticiliği bir kenara bırakıp oyunun finalini yazmaya geldi.
"Meydan okumamı kabul etmiyorsan vampirsin demektir. Kabul edersende vampir olduğun ortaya çıkacak. Seç bakalım, nasıl ifşa olmak istiyorsun çaylak vampir?" Pınar derin bir nefes aldı. Karar vermeye çalışıyordu ama neyde karar kılarsa kılsın ölecekti. Yinede gardını indirmedi ve tamda vampirin yapacağı şekilde beni reddetti.
"Ben köylüyüm yemin ederim. Sadece yaşamaya çalışıyorum." Hala kendisini savunması komik geliyordu ama vampir olduğunu itiraf etse daha da komik gelirdi. Yani Pınar şuan her halukarda komikti.
"Meydan okumayı kabul edemem. Cezasını biliyorsunuz. Hayır, bunu göze alamam. Özür dilerim."
Yanılmışım, meydan okuma ne demek biliyormuş. Tabii ya. Zaten ablası Zümra Kaymak. Şaşırmadım.
Köylü olsa bile bu anlaşmayı kabul etmemesi iyi bir hamle olurdu ama zaten ölecek olan bir insan psikolojisine girmişken cezayı umursayacağını sanmıyordum. Bu sonraki varislere etki ediyor muydu? Evet. Ama eğer köylü olsaydı etmezdi, sadece en kötü ihtimalle asılırdı ve o bunu çoktan kabullenmişti.
Evet, Pınar Kaymak. Bu sefer seni gerçekten tehtid ediyorum. Öl yoksa öldürürüm.
Gözlerinden yaşlar akarken kimse ona acımıyordu. Daha çok yaşamaya yaklaşmış ve ölümden uzaklaşmış gibi zafer gülümsemesi takınmışlardı. Tabii en büyük zafer benimdi.
"Cezası ne? Ben bilmiyorum." Lina'nın sorduğu soruya cevap veren Ateş oldu. "Vampir olma hakkın bloke edilir ve senin soyundan gelen tüm varislerde aynı şekilde vampir olamaz. Meydan okumadan sonra bir yöneticilerin seçtiği bir dikkat oyunu oynanır ve maydan okumada ki sonucuna bakmaksızın oradada kaybeden idam cezası alır."
Ateş sözünü en az onun kadar sessiz olan Merve tamamladı.
"Meydan okumaya giren herkesin vampir hakkı bloke olur. Fakat sadece kaybedenin nesline bu ceza geçer. Kazanırsan kişiseldir."
Sözü Kerem devraldı.
"Yani kazansanda kaybetsende kaybedersin."
Kazansanda kaybetsende kaybedersin... Çünkü kazançlar beraberinde kayıpları ve kayıplar beraberinde kazançları getirir. Ya kaybettiklerin sayesinde kazanırsın ya da kazanmak için kaybedersin.
Ben İdil sayesinde kazanıyorum ve kazanmak için hala daha birilerini hatta bazen kendimi kaybediyorum.
"Oylama vakti."
Ölüm vakti,
Yaşam vakti,
Savaş vakti,
Karar vakti,
Kazansanda kaybetsende kaybetmek vakti...
"Akın Ak"
Akın oyladı. Ardından Bora, Lina, Merve, Melih, Pınar, Yağız, Oxana, Ömer, Yasin, Atakan ve Deren.
Hepsinin yüzünde aynı ifade, alışmışlık.
Bense tamamen farklıydım. Kutunun önüne geçtim ve hemen arkamdaki idam düzeneğine baktım. Her gün burada biri ölüyordu, bir kitap kapanıyordu ve son noktayı koyan bizdik.
Evet, bu bizim suçumuz değildi ama tamamen suçsuzda değildik.
Suçumu kabullendim ve içimden milyonlarca kez özür dileyerek Pınar'ın adını yazıp kutunun içine attım.
İdil'e de aynısı yapıldığı için kendimi empati kurmaktan alamıyordum ama şuan bunu düşünemezdim. Hızlıca kendimi toparladım ve egoist havama geri dönmeye çalışarak arkamı dönüp yerime oturdum.
Bazen hüzün çöküyordu ama kendimi toparlamam uzun sürmüyordu nasıl olsa ben Melike İpek Çakıl'dım.
Güçlü ama narin kız.
"Pınar Kaymak"
Pınar'ın gözünden yaşlar süzülmeye başladı. "Hayır." dedi benim bile zor duyduğum bir ses tonuyla. Bu yakarış kaybedişin yansımasıydı. "Hayır lütfen."
Yaşlı gözlerle ablasına baktı ama Zümra'nın da Pınar'dan pek bir farkı yoktu. Hatta o Pınar'dan çok daha çaresiz, çok daha yalnız gözüküyordu.
Ben oyunun başında aynı senaryoyu yaşamıştım ve Zümra benimle sadece eğlenmişti.
Benimde ölmek üzere olan bir kız kardeşim, bana bakan yaşlı gözleri ve kimsenin duymadığı çaresiz çığlıklarım vardı.
Bende az sonra ölecek olan genç bir kıza son defa baktım, son defa onun elini tuttum ve gömülmeden son defa yaşam kokan saçlarını okşadım.
Zümra ben bunları yaşarken sadece beni izledi ve dalga geçti. Daha fazlasını istedi. Çektiğim acıyı anlayamadı hatta daha büyüğünü arzuladı benim için.
Şuan ise gözlerinde beni görüyordum. Zümra o an çektiğim acının büyüklüğünü yeni anlamışcasına başını bana çevirdi ve neredeyse göremeyeceğim kadar yavaşça başını iki yana salladı.
Ben ona tamamen tepkisiz baktım. Tepki versem bile bir işe yaramayacaktı zaten. Elimden hiçbir şey gelmeyeceğini bile bile bana bakmaya devam etti.
En sonunda benimle aynı şeyi daha sessiz, daha içinde yaşamış olan Kerem'e döndü gözleri. Kerem ona özür dileyerek bakıyordu.
Zümra umudunu yitirdikten sonra "Hayır" diye bağırdı. gözyaşları daha şiddetli akıyordu artık.
"Nolur. Ateş, Kerem siz benim dostumsunuz bana bunu yapamazsınız."
Ateş gayette yapacakmış gibi bakıyordu buda Zümra'yı daha çok kahretmişti.
"Pınar Kaymak" diye tekrar etti Ateş kendisini. Pınar başını kaldırdı eş zamanlı olarak bende kaldırdım.
Tam o sırada gökyüzü Zümra'ya o günü hatırlatmak ister gibi sularını damla damla gökyüzünden indirerek hepimize dejavu yaşattı.
Ben bu senaryoyu biliyordum.
Birazdan bir ablanın bir kardeşi birkaç damla yaş ve birkaç damla yağmurla toprağa mahkum olacaktı. Bu damlalar, ablanın içinde kopan fırtınanın en büyük yansımasıydı.
"Hayır, hayır, hayır, hayır." Pınar hıçkırıklarının arasından konuştu.
Ateş en sonunda harekete geçerek Pınar'ın yanına gitti ve kolundan tutarak onu idam sehpasının hemen yanına kadar getirdi.
Tabii bu sırada Zümra Ateş'i defalarca yumruklamış, Pınar Ateş'ten kurtulmaya çalışmış ve diğer herkes suspus olmuştu.
Pınar en sonunda mücadele edecek gücü kalmadığında kendisini ablasının kollarına attı. Son defa sarıldılar ve bu çok kısa sürmüştü çünkü Ateş Pınar'ı sehpaya çıkarttı ve Kerem de belindeki ipi çıkarıp düzeneğe bağladı.
"Sözümü tutamadığım için özür dilerim Pınar, buradan beraber çıkamayacağız."
'Sözümü tutamadığım için üzgünüm, sanırım buradan el ele çıkamacağız...'
Hayır ben sadece senaryoyu bilmiyordum, replikleri bile ezbereydim. Çünkü ben bu sahneyi her gece yeniden yaşıyordum.
Her şey tamamladığında Ateş, Zümra'yı kollarından tutup gitmesini engelledi ve Kerem son bir kez Zümra'ya bakarak gözlerindeki çaresizliğe rağmen Pınar'ın altındaki sandalyeyi teklemedi.
Pınar yaklaşık bir dakika kadar can çekişti. Havada ayaklarıyla çırpındı, boynundaki ipi çıkartmaya çalıştı ama nafileydi.
Ona ve Zümra'ya uzun gelen bir dakikanın sonunda Pınar kendisini ölümün kollarında ve Zümra kendisini hiç sönmeyecek bir ateşte buldu.
Pınar hareketsizleştiğinde Ateş kollarını gevşetti ve Zümra hızla Ateş'ten kurtulup Pınar'ın yanına koştu. Kardeşinin cansız bedenini kolları arasına ağlayarak ağlamaya başladı.
"Asılmasına karar verdiğiniz Pınar Kaymak, vampirdi."
Yalnızca birkaç dakika sonra herkes meydanı terk ettiğinde bir tek ben ve Zümra kalmıştık.
Onu böyle bir zamanda acısıyla baş başa bırakarak ödüllendireceğimi sanıyorsa yanılıyordu. Daha kabuk bike bağlamamış yaraları deşmek intikam almamın en iyi yoluydu.
Yani öyle düşünüyordum çünkü daha önce kimseden intikam almak istememiş hatta nefret dahi etmemiştim.
"Ateş gitti, Kerem gitti."
Zümra ağlamaktan şişmiş gözlerini bana yöneltti. "Katil." dedi tükürür gibi. "Katilsin sen. Çocuk katilisin." gülümsedim ve sakinlikle "Hayır değilim ama olsam bile bundan kesinlikle utanmazdım çünkü o vampirdi. Doğru olanı yaptım." Utanırdım, utanıyordum ama bu utanç ve mahcubiyetim ona değil Pınar'aydı. Hislerimi Zümra'ya göstermekte istemiyordum.
Eve gidince Pınar için saatlerce ağlayabilirdim ama bunu Zümra'nın bilmesine gerek yoktu.
Zümra, Pınar'ı yerde bırakarak benim üstüme hızla yürümeye başladı. Yanıma gelmesine birkaç adım kala bende sakinliğimi koruyarak ayağa kalktım. benim ayağa kalkmamı fırsat bilip hızla yakama yapıştı.
Geriye doğru sendelediğimde bu vahşetin bana zevk verdiğini farkettim. Hayır, Pınar'ın ölmesine gerçekten üzülmüştüm ama Zümra'nın çaresizliği tüm üzüntümü silip atıyordu. En azından şuanlık.
"Bunu bilmiyordun! Kendi pisliğini kapatmak için masum bir kızı suçladın."
"Aslına bakarsan pekte masum değildi. Vampirdi nasıl olsa."
Zümra burnundan soluyordu ve ben bunu rahatlıkla duyabiliyordum. Nefes borusunda hoparlör varmış gibi hissetiriyordu.
"Bence kardeşi ölmüş birine göre fazla konuşuyorsun." dedi sinirinden ödün vermeyerek "Hatta tiplemeleri boşver, sen direk fazla konuşuyorsun."
Gülümsedim ve bile isteye lafın altında kaldım. Bence yüz ifadem ve tavırlarım ona yeterince sinir bozucu cevaplar veriyordu.
Zümra benden cevap alamayınca iyice köpürdü ve kendisine hakim olamayarak yanağıma bir yumruk indirdi. Bu hamleyi hiç tahmin etmediğim için geriye sendeleyerek yere düştüm. Zümra hala tepemde sinirle nefesini veriyordu.
Elim reflex olarak burnuma gitti, kanıyordu. Kan su damlalarıyla karışıp ellerimin arasından süzülerek yere damladı.
Şuana kadar sakin olan tavrım tamamen yok olmuştu. Ve şanslıydım ki Zümra'dan çok daha uzundum çünkü o maksimum 1.55 boyundaydı. Onu yakasından tutup kaldırsam hiçbir şey yapamazdı.
Ayağa kalktım ve düşerken geriye gittiğim yolu adımlarımla kapattım. "Kardeşi ölmüş birine göre fazla hadsizsin." ardından ekledim. "Hatta tiplemeleri boşver, sen direk fazla hadsizsin."
Zümra'nın saçını kavradım başının geriye doğru yatmasına sebep oldum. "Zaten yaşamanı istemiyordum, şimdi ölmeni istiyorum. N'apacağız?" dediğimde bana karşılık verdi. "Bunu yapacağız."
Saçını tutan elimi kavrayıp asla tahmin edemeyeceğim bir çeviklikle çevirdi istediği an kırabileceği bir noktaya getirdi. Ben sızlanırken dişlerinin arasından konuşmaya devam ediyordu. "Senden bu kadar nefret etmeme rağmen neden hala yaşadığını biliyor musun?"
"Beni öldürecek kadar cesur değilsin. Bunu yaparsan ya asılırsın ya asılmana bile kalmadan Kerem seni öldürür."
"Kerem'in beni öldüreceği doğru ama sandığın şekilde değil. Biz kendi oyunumuzda birbirimize söz verdik, seni korumak için. Anlamıyor musun herkes seni korumaya çalışıyor ama senin umrunda değil!"
Duraksadım. Hepsi beni korumaya mı çalışıyordu? Üstelik bunun sözünü vermişlerdi.
"Kerem senin için az kalsın canından oluyordu. Biz sadece senin için söz vermiştik ama o İdil'i de getirdi. Resmen senin için hepimizi tehtid etti ve asılmayı göze aldı. Yaptığın tüm kural ihlallerine göz yumduk. Bir kere bile sesimizi çıkarmadık. Sen çok zeki olduğun için mi bu durumda olduğunu sanıyorsun? Aptalın tekisin, dua et arkanda Kerem var."
Tek kelime edemedim. Üzüntüsüyle beraber tüm sinirini boşaltıyordu.
"Buradan bir varisi kaçırdın, gizemi hiçe sayıp sembolleri karıştırdın, iki defa oyunculara ve yöneticilere uyku ilacı verdin, telefonunu aldın, dışarıyla iletişimin var. Daha ne istiyorsun İpek? Dur artık. Hepimiz senin arkanı topluyoruz ve sen hala bencillik ediyorsun. Senin için yaptığım onca şeyden sonra tek istediğim şey kardeşimi yaşatmandı. Hatta yaşatmanda değil sadece dokunma ona dedim, sen öldürme dedim. Bana diyorsun ama asıl bencil olan sensin! Kendini gör artık, yaptıklarını gör."
Arkasına dönüp elleriyle ölen kardeşini işaret etti. Yağmurda kanları dağılmış, yerler kana bulanmıştı. Bu vahşeti bana bağlıyordu.
Baş parmağını bana sallamaya çalıştı ama o kadar kötü haldeydi ki onu bile beceremiyordu.
"Senden intikam almayacağım Melike İpek Çakıl. Fakat umarım hakettiğini bulursun. Umarım her şeyi kendine bağlamayı bırakıp arkanda bıraktığın o enkaza, senin için ölmeye hazır insanlara bir dönüp bakarsın."
Sustum çünkü söyleyecek bir şeyim yoktu.
