9. bölüm / 19
Valerius: Kızıl Tahtın Hükmü9. Bölüm
Bölümler 19Şu an: 9. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.037 kelime
- 2 2. Bölüm2.079 kelime
- 3 3. Bölüm2.014 kelime
- 4 4. Bölüm2.093 kelime
- 5 5. Bölüm2.007 kelime
- 6 6. Bölüm2.065 kelime
- 7 7. Bölüm2.095 kelime
- 8 8. Bölüm2.019 kelime
- 9 9. Bölüm2.109 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 10. Bölüm2.014 kelime
- 11 11. Bölüm2.013 kelime
- 12 12. Bölüm2.021 kelime
- 13 13. Bölüm2.000 kelime
- 14 14. Bölüm2.031 kelime
- 15 15. Bölüm2.030 kelime
- 16 16. Bölüm2.121 kelime
- 17 17. Bölüm2.017 kelime
- 18 18. Bölüm2.025 kelime
- 19 19. Bölüm2.049 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sarayda büyük bir gerginlik vardı. Girişler durdurulmuştu. Saray mensubu kadınların ise saraydan dışarı çıkması yasaklanmıştı. Çünkü büyük bir darbe girişimi olmuştu. Diyar genelinde savaş duyuruları yapılmıştı. Kraliçe bilmem kaçıncı mektubunu elçisiyle yolluyordu. Öfkesi buradan hissediliyordu.
Çöpler nişan haberini alınca saldırıda bulunmuştu. Bölgelerindeki canavarları Kaelen ve Sylvan'a göndermişlerdi. Ön saldırı gibi. Gece ise Valerius ormanlarına gizlice sızmaya çalışan iki çöp yakalanıp öldürülmüştü. Buraya kadar geldikleri yol araştırılıp bulunmaya çalışılıyordu.
Sylvan alfasından sayısız mektup gelmişti ve gelmeye de devam ediyordu. Süs niyetine alfa olmuş gibiydi. Halkını savunma konusunda zerre bilgisi yoktu. Babamın ölümüne savunduğu topraklarıda kaybetmişti. Sanırım o adamdan nefret ediyordum.
Kraliçe elindeki bardağı Sylvan alfasının yazdığı mektubu okuyan elçisine fırlattı. "Bu ne cüret! Karşınızda bir Kraliçe var!" Muhafızlardan birine bakıp kafamla elçiyi gösterdim. Hemen alıp götürmüşlerdi. Bugün bilmem kaçıncı revirlik kişi olmuştu. Bir süre sonra saymayı bırakmıştım.
"Biraz çay molası vermek ister misiniz Kraliçem? Oldukça yorgun görünüyorsunuz ve elinizden geleni yaptınız." Gülümseyerek sakin bir şekilde konuştum. İçimdeki tedirginliği saklamaya çalışmıştım. Kraliçe parmaklarıyla alnına masaj yaparken derin bir nefes aldı.
"Çok iyi olur. Gel otur ve ilgilen." Birden ayağa kalkınca gülümsemem soldu. Gel otur ve ilgilen mi?
"Bunun doğru bir fiki-" sözümü öfkeli gözleriyle kesti.
"Başka türlü dinlenebileceğimi mi düşünüyorsun? Ayrıca bu diyarın bir sonraki Kraliçesi olarak bir yerden başlaman gerek." Öfkeyle soludu ve gitti. Muhafızlar birini içeri aldı. Ben yerimde kalakalmıştım.
"Kraliçe yok mu? Kaelen alfasından bir mektup iletmek için vazifelendirildim." Derin bir nefes alarak gidip tahta oturdum. Oldukça rahatsız hissettiriyordu. Buraya ait değilmişim gibi. "Mesaj Kraliçeye iletilecek." Bana bakarak konuşmuştu. Yerimi sorguluyordu. Haklıydı. Ben bile sorguluyordum. Basit köylü bir kız Kızıl Tahtta oturuyordu. Rengini dökülen kanlardan aldığı söylenen tahtta hiç kan dökmemiş biri oturuyordu.
"Kendisi Kızıl Tahtın varisi, Prensin ve en genç dört fenrisin nişanlısı, saray kahramanı, kendi türünün en üst rütbeye erişmiş kişisindir. Sen kimsin de tahtın gelecek sahibini sorguluyorsun elçi?" benden bahsettiğini sonlara doğru ancak anlayabilmiştim. Bu kadar ihtişamlı olduğumu yeni öğreniyordum. Kraliçenin sözcüsü gibi görev yapan bir adam konuşmuştu. Mühür olayında da konuşmuştu. Görevini tam olarak anlayamamıştım.
"Affınıza sığınıyorum ekselansları." Önümde eğildi. Sanırım bu saygı şeyine alışmam gerekiyordu. Artık eğilmesi gereken değil de eğinilmesi gereken biri olmuştum. Bu başarıya da durduk yere erişmemde çok ironikti.
"Kalkabilirsin. Neden burada olduğunu açıkla." Elindeki kağıdı çıkardı. Sesini düzelttiğinden emin olunca okumaya başladı.
"Sevgili Kraliçem ve değerli saray halkı!" Bana uzatılan şarabı geri çevirdim. Kraliçe şarap içmeyi seviyordu ama ben o kadar da hoşnut değildim. "Öncelikle Sylvan'a yapılan saldırılar hakkında detaylı gözlem kararı çıkarttığımı huzurunuza şimdi bildirdiğim için affınıza sığınıyorum. Bir yandan da iyi haberi vererek içinizi rahatlatmak isterim. Saldırıyı güçlü bir ekiple başarılı bir şekilde atlattık." Kaelen güçlü ve akıllı bir bölgeydi. Atlatacaklarını tahmin etmek zor olmamalıydı.
"Geç bildirilen bir gözlem kararının bir cezası var mı?" Benim hakkımda bilmediğim övgüler saydıran adama baktım. Başını salladı.
"Bu gözlem yapılan bölgeye savaş duyurusu gibi anlaşılacağı için bir parça toprağın verilmesi ya da iki bölge arasında bir evliliğin yapılması beklenir." Elçiye geri çevirdim bakışlarımı.
"Vereceğiniz haber saray için önem arz etmiyorsa bu yaptırımlara maruz kalacaksınız." Elçinin bunu beklemediği belliydi. Kaelen toprak bütünlüğü ve keskin evlilikleri ile biliniyordu. Kapıların açılmasıyla bakışlarımı muhafıza çevirdim.
"Sylvan alfasının elçisi geldi ve durumun acil olduğunu söylüyor." Yine gelmişti. Sylvan ve elçileri bugün saraydan hiç eksik olmamıştı. Önceki mektubunda kraliçeye imalı bir şekilde saydırmıştı. Bu sefer de hakaret dolu bir mektup olmalıydı.
"Kaelen elçisi çıktıktan sonra alabilirsiniz." Muhafız eğilip dışarı çıktı. Gözlerimi elçiye çevirdim. "Mektubu bırakın ve durumunuzu hızlı bir şekilde özetleyin." Söylemek istemiyor gibi gözüküyordu. Sözlerimden sonra önemli olmadığını ve cezaya maruz kalacaklarını anlamış olmalıydı.
"Ormanlarında ölü kurtlar ve başıboş dolaşan canavarlar vardı majesteleri. Halkın korkusu ormandan bile hissedilebiliyormuş." Süslü vurgularıyla durumu cididleştirebileceğini zannediyordu. Kızgın bakışlarım üzerinden ayrılmadı.
"Sözlerin savaşı anlatıyor elçi. Zaten bildiğimiz ve içinde olduğumuz savaşı." Alayla güldüm. "Halk korkuyor çünkü gidenin dönmediğini biliyor. Eşleri, çocukları ya da akrabaları için korkuyor." Muhafızlara baktığımda anlayarak kapıyı açtılar. "Bir daha gözlem amaçlı başka bölgenin ormanında dolaştığınız duyulursa ceza ile yırtamaz, Sylvan'ı eski sınırlarına kavuşturana kadar kurt göndermenizi emrederim!" İşaret parmağımla kapıyı gösterdim. "Çık!" Az önce bana şarap uzatan adama baktım. Hala elinde şarabı tutuyordu. Bana uzattığında alıp içtim. Alkol oranı daha fazlaydı sanki önceki içtiğime göre. Ayık kafayla çekilebilecek gibi değildi zaten bu taht. Sylvan elçisi ve arkasında iki kişi içeri girdi. Normalde tek gelirlerdi. Hepsi önümde eğildi. Ama biri tam eğilmemişti. Sadece eğilmiş gibi gözükmek istemişti. Bu da gözümden kaçmamıştı tabii ki de.
"Kraliçe için gönderilmiştim ben." Ters bakışlarım elçiyle buluştu. Tahtta oturanı beğenmiyordu beyefendi.
"Ben müstakbel Kraliçe Veronica Belladonna Sterling. Beni geleceğim olduğu söylenen bu tahta yakıştıramadın mı elçi?" Aşağılanmaktan bıkmıştım. Ama şu an sözlerimi düşününce... Sanırım güç zehirlenmesi yaşamıştım.
"Ne haddine! Bağışlayın efendim." Başını eğerek teslimiyetini gösterdi. Arkasındaki iki kişi fazlalık geliyordu.
"Sylvan alfası tek kişnini Kraliçeye hakaretlerini iyi iletemediğini mi düşündü? Bu sayı kalabalığının sebebi nedir?" Elçi konuşmak için ağzını açmıştı ki önümde tam eğilmeyen, pelerinle kafası örtülmüş kişiyi işaret ettim. "Neden buradasın?" Onda tanıdık bir şeyler vardı ama anlayamamıştım. Öne bir adım atıp çıktı. İndirmediği pelerinini indirdi.
"Lanetliler Beşiğinin elçisi olarak Kraliçeye bir mesaj iletmek için!" Yutkundum. Muhafızlar anında etrafında bitip ona saldırmak için hazırlanmaya başlarken korkuyla ayağa kalkmıştım. "Bir elçiye zarar veremezsiniz! Buna hakkınız yok ve dinlemek zorundasınız." Böyle şeyler neden beni çekmek zorundaydı ki hep? Ben doğuştan şanssız mıydım?
"Ne yazık ki sözlerinde haklı ekselansları." Bu kadar kişi varken bana zarar veremezdi değil mi? Ya da verir miydi?
"Ormanınızda on fenris var. Çıkmadığımı gördükleri an saraya saldıracaklar." Bana bakarak konuşuyordu. Kalbim ne yapacağını bilmez bir şekilde çırpınıyordu. Ne yapmalıydım? On fenris çok fazlaydı. Bir sürü ölüm demekti. Belki de sarayı ele geçirebilirlerdi. Derin bir nefes aldım. Düzgün düşünmeliydim. Bir Kraliçe gibi düşünmeliydim. Muhafızlara baktım.
"Geri çekilin. Sarayın etrafını korumaya alın." Yanımda bana sürekli akıl veren adama baktım. "Kraliçeyi güvenli bir yerde tutun. Önceliğimiz onun korunması." Lanetliler Beşiğinin elçisine baktım. "Derdini bana anlatacaksın bende sen gittikten sonra kraliçeye ileteceğim." Bir çöp ile kraliçeyi aynı yerde tutmamalıydık. Bu tehlikeliydi. "Nişanlılarım durumu bilmezse daha iyi olabilir." Önümde eğilip gitti. Sadece dördümüz kalmıştık.
"Gerçek bir kraliçeden farkın yok." Tahta geri oturdum. "Onlar için fazlasın." Keşke bir iki muhafız kalsaydı diye düşünmüyor değildim. Sözleri beni daha da tedirgin ediyordu. "Keşke annen sözünü tutmuş olsaydı da bu uğraşlarımıza gerek kalmadan bize ait olanı geri alabilseydik." Anlamayarak baktım. Ne demişti az önce o?
"A-annem mi?" Sesimin titremesine engel olamamıştım. Böyle bir şey beklemiyordum. Bir şeyleri çözmeye çalışırmış gibi bana bakıyordu. Gözlerim üzerinden uzaklaştı. Anlamadığım bir şeyler vardı.
"Haberin yok, değil mi?" Neyden habedim olmadığını bilmiyordum. Bir çöpün sözüne güvenmemem gerektiğini biliyordum ama. Annemi işin içine katarak büyük yanlış yapmıştı. Öfkeli gözlerimi onunkilerle birleştirdim.
"Haberini ver ve defol git buradan." Bu cümlenin benden çıkması bulutların yerde dolaşması kadar imkansız geliyordu. Ama söylemiştim işte. Tahtta oturuyor olmak bana deli cesareti vermişti.
"Ormandaki o küçük kız yok olmuş ve yerinde bir kraliçe belirmiş sanki..." İç çekti. "Taç uğruna masumiyetten vazgeçmeye değer miydi?" Taç uğruna hiç bir şeyden vazgeçmemiştim.
"Benim hakkımda hiç bir şey bilmeden konuşmak çok kolay olmalı. Teorilerini kendine sakla." İstediğimi bulmaya çalışırken bulduğumu istemem gerektiğini yeni öğreniyor sayılırdım. Bu sırada döktüğüm gözyaşının haddi hesabı yoktu. Yaşadıklarımı bilmeden sonuca göre senaryolar yazmasına müsaade edecek değildim. "Konuşmak için son şansın." Dudaklarında kendini beğenmiş bir gülümseme yer edindi.
"Tek mesajım var o da sana. Ama kraliçeye de iletip panik yapmasını izlemek istersen zevkle izin veririm." Bana ne mesajı olabilirdi ki? Onlarla uğraşacak olan kraliçeydi. Ben sadece aptal bir mesajı iletecektim. Elçi kadar önemsizdim. "Geçmişi tüm gerçekleriyle öğrenmeni sağlayacağım ve koşarak bana gelirken senin için kollarımı açacağım." Yanına gidip tam karşısında durdum. Cesaretim takdir edilmeliydi.
"Geçmişi tüm gerçekleriyle biliyorum ama yine de sana koşmuyorum." Çenemi kaldırarak başımın dik olduğundan emin oldum. "Al bu gerçeği ne yaparsan yap. Ama benim ailemi yok eden çöplerden biriyle aynı yerde daha fazla kalmayacağım." Çöp kelimesine vurgu yapmayı ihmal etmemiştim. "Muhafız-" sözümü kesti.
"Gerek yok, yolu biliyoruz. Kraliçeye Sylvan'ın elimizde olduğunu iletmeyi unutma." Arkasını dönüp gitmeye başladı. "Ayrıca, aileni yok eden kişiyle aynı yerdesin Belladonna." Kapılar açıldı ve çıkıp gittiler. Geriye sadece kapının kapanma sesinin yankısı kalmıştı. Bacaklarım güçsüz düştü ve yerle birleşti. Kafamı karıştırmıştı. İstediğini elde etmişti. Aklım allak bullak olmuştu. Tüm cümleleri aklımda dönüyor ve beni çıldırtmaya çalışıyordu.
Gözlerimi kapatıp derin nefesler alıp verdim. Kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Açılan yaralarıma tuz basıyordum. Kalbimdeki sızı bitsin diye çabalıyordum. Ama yaraların açıldığında kolay kapanmadığı gibi bir gerçeği göz ardı ediyordum. Gözlerimi açıp zar zor ayağa kalktım. Kapıya doğru ilerlemeye başladım. Kapılar açıldı. Onların görevi buydu. Dinlemek ve biri kapıya yaklaştığında açmak. Taht odasından çıktım. Bu saray bana çok fazla geliyordu. Sanki duvarlar üzerime geliyordu ve ben o dıvarların arasında ezilmek üzereydim.
Kendimi odama atıp üzerimdeki o kraliyet elbisesini resmen yırtarak söküp attım. Yüzümdeki tüm o saçma makyajı çıkardım. Beyaz bol bir eşofmanı düşük bel olarak giydim. Sıfır kollu beyaz bir crop geçirdim üzerime de. Beyaz kot bir crop ceket giydim. Sweat şapkasını kafama geçirdim ve odamdan çıktım. Geçmişi teyzem dışında birinden duymaya ihtiyacım vardı. Şoförün yanına gidip şapkamı indirdim. Beni tanımıştı. "Bayan Sterling?" Gülümsedim.
"Arkadaşım Alison'ı evine siz bırakmıştınız değil mi?" Başını salladı.
"Evet, Bayan Vane'e evine kadar eşlik etmiştim efendim. Bir sorun mu vardı?" Kapıyı açtım.
"Beni oraya götürmeni istiyorum." Bir şey demesine izin vermeden arabaya binip kapıyı kapattım. O da sürücü koltuğuna geçmişti.
"Bayan Vane iyi mi efendim? Saray bu kadar karışıkken acil bir durum yoksa gitmenizi tavsiye etmem." Derin bir nefes aldım. Kafam karışıktı ve bunu çözmeliydim.
"İnan bana zihnim daha karışık halde. Çözmezsem delireceğim şeyler duydum ve öylece duramam." Anlayışla gülümsedi ve gitmeye başladık.
"Bahsetmek ister misiniz? Rahatlamanız için." Biraz camı açtım. Öz teyzeme bile güvenip güvenmemek arasında gidip gelirken tanımadığım birine nasıl güvenirdim? İçin soru işaretleri ve karmaşalarla dolup taşarken susmak da çok zordu.
"Hiç güvendiğin birinin sözlerinden şüphe ettin mi?" Bir kere karışmıştı işte kafam. O sormamam gereken soru zihnimde yankılanmıştı. Ya her şey yalansa? Evde yasaklı bir eşya gibi yıllarca saklı tutulmuştum. Yanında yardım ve öğrenme amaçlı gittiğimde bile beni asistanı olarak tanıtmıştı. Yeğeni olarak değil.
"Şüphe ve güven oldukça farklı kavramlardır. Güveniyorsanız şüphelenmez, şüpheleniyorsanız güvenmezsiniz." O iki farklı kavram bir kişide toplanmıştı. Ne yapacağımı bilemez halde savruluyordum.
Yolculuğun kalanında sessizliğimi korudum. Geçmişimi düşündüm bolca. Teyzemin ailem hakkında söylediği her bir detayı gözden geçirmeye çalıştım. İçimdeki korkuyla net bir kanıya varamadım. Çünkü iç sesim sadece teyzemi haklı çıkarmaya çalışıyordu. Mantıklı düşünemiyordum.
Araba durdu. "Bayan Vane'i buraya bırakmıştım efendim." Derin bir nefes alarak düşğncelerimden sıyrıldım. Bana aynadan bakan şoföre teşekkür maksatlı gülümsedim.
"Saraya geri dönebilirsin." Başını salladı. Kapıyı açarken sesini duymamla ona döndüm.
"Sizi ne zaman almaya gelmemi istersiniz?" Gözlerimi kaçırdım.
"Gelme." Yutkundum. Yüzüne geri baktığımda sorgular bir ifade gördüm. Sarayı terk ettiğimi düşünüyor gibiydi. "Hazır olduğumda döneceğim." Bakışları hala onaylamaz haldeydi.
"Savaşa girmek üzereyken nişanlılarınızı, sarayı ve en önemlisi halkınızı yüzüstü mü bırakacaksınız?" O böyle şeyler söylerken inmek çok zordu. Gitmemek için çırpınan biri vardı sanki içimde. Ama sorunda tam olarak buydu. Savaşın geçmişimle bir bağlantısı varsa eğer bulmalıydım.
"Bırakmaya değil, eğer bir şansım varsa kurtarmaya gidiyorum. Cevapları bulmalıyım." Bir şey demeden arabadan inip kapıyı kapattım. Büyük demir kapının arkasında duran iki adamdan birinin yanına gittim. "Alison Vane ile görüşecektim." Bana donuk gözlerle baktı.
"Kim olarak?" Gülümsedim.
"Arkadaşı?" Hala donuk bir ifadeyle duruyordu. Saraydaki muhafızlar kesinlikle daha insancıldı.
"Bayan Vane'in ziyaretçi kabul etmesi ve dışarı çıkması yasak." Gülümsemem soldu. Eve mi hapsedilmişti? Şaka mıydı bu? Sanırım güç kullanma vaktiydi.
"Ben müstakbel Kraliçe Veronica Belladonna Sterling. Kapıyı derhal açın ve beni Alison'a götürün." Beni baştan aşağı süzdü. Bu oldukça rahatsız ediciydi.
"Yetkili birine benzemiyorsunuz. Gidin bayan." Bana bayan mı demişti? Bu ne küstahlıktı? Demir kapıya yaklaştım ama dokunmadım.
"Haddini bil!" Öfkeyle bağırdım. Ama hala kaskatı bir yüzle duruyordu. Umurunda bile değildi. Sanırım burada kalmıştım. Gülümsemeye çalıştım. "Bari saraya bıraksanız beni?" Tatlı olmaya çalıştım. Tek bir yüz ifadesi yoktu. Ofladım. Şoförde gitmişti. "Yetkili biriyle görüşmek istiyorum. Bu benim hakkım." Kapıya yaklaşan arabayla bir umut bekledim. Arabanın camı açıldı. Koruma yanına gitti. Arabanın içinden orta yaşlı bir adamın yüzü cama yaklaştı ve bana baktı. Bir anda arabadan inip yanıma geldi.
"Müstakbel Kraliçe olduğunu iddia ediyormuşsun?" Sesi sinirliydi. "Böyle bir iddia yüzünden seni öldürebilme hakkına sahibim." Şu an korkumun arkasına saklanamazdım. Beni koruyabilecek kendim dışında kimse yoktu.
"Nişanlılarım beni öldürdüğünüzü öğrenince ne yapacaksınız peki? Ya da Kraliçe beni içeriye almayıp yabancı varsayıldığımı öğrenince ne kadar delirerek?" Dudaklarımda alaylı küçük bir tebessüm belirdi. "Alison'ı görmeme izin verirseniz kimliğimi onaylayacaktır ve karmaşaya gerek kalmayacaktır, inanın bana." Tek kaşı kalktı.
"Onu ormanın derinliklerine atıp gelmemizi ister misiniz?" Çatılan kaşlarım muhafıza döndü. Sinirlerimi bozuyordu.
"Kızınız sarayda bile böyle karşılanmamasına rağmen bana gösterdiğiniz tutum ne kadar da dostane. Ölene kadar unutmayacağıma emin olabilirsiniz." Arkamı dönmek üzereyken durdum. "Saraydan içeriye bir adım bile atmadığınızdan emin olacağıma ant içerim." Muhafıza döndüm. "Seni alması için muhafızlar göndereceğim." Ve gitmeye başladım. Öfke doluydum. Ama daha iki adım atamamışken önümde kocaman dört fenris belirdi. Gözlerimi kırpıştırarak onlara bakarken endişeli gözleri üzerimde dolaşıyordu. İyi olduğumdan emin olunca insan formuna döndüler.
"Kapıları açın! Kraliyet ailesinden konuklarımız var."
Bölüm etkileşimi
