8. bölüm · Valerius: Kızıl Tahtın Hükmü

8. Bölüm

Buseyyy .

"Yeter artık. Aç şu kapıyı." Bağırmaktan boğazım acımıştı. Kendime bir bardak su doldurdum. Bir yudum almıştım ki aç olduğum için iğne yutmuş gibi hissettim. Midem birbirine yapışmıştı adeta. Yüzümü buruşturdum.

"Öğünlerine dikkat etmiyorsun." Sıkıntıyla nefesini verdi. "Diğerlerinin gelmesini bekleyebilir misin?" Ters bakışlarımı ona çevirdim.

"Bekleyemem! Çıkar beni buradan!" Bardağı yatağın yanındaki küçük masaya geri bıraktım. Daha fazla içemeyecektim.

"Yapamayacağımı biliyorsun chery." Sesi bıkmış bir şekilde çıkmıştı. Öfkeyle parlayan gözlerim onun kehribarlarını buldu.

"Neden Dorian? Neden?" Gidip önünde durdum. Tekli koltuğunda oturuyordu. Onun odasındaydık. Kahverenginin her tonunun ama özellikle de koyu tonlarının hüküm sürdüğü odasında. "Adrian'ın az kalsın öldüreceği kişi bana ne söyleyecekti?" Bunu beklemediği aşikardı. Bir umut duymadığımı ya da anlamadığımı dilemiş olmalıydı. Bugün şanssız günündeydi çünkü Tanrı dileğini gerçekleştirmemişti. Canım yanıyordu. Sürekli aramıza bir şeylerin girmesi artık canımı yakmaya başlamıştı. Attığım her adım geri çevrilmeye çalışılıyormuş gibi bir şeyler çıkıyordu ortaya. "Bu yaşanılanlar bana artık fazla gelmeye başladı." Dizlerimi yere koydum. Yanağımı dizinin biraz yukarısına, bacağının içine yasladım. "Yoruldum Dorian. Çok yoruldum." Eli saçlarımda nazikçe dolaşmaya başladı.

"O zaman kendini taşımaya çalışmayı bırak chery. Yaslan bana, bize." Korkuyordum. Beni düşürürler, yüzüstü bırakırlar diye korkuyordum. Neden yapmasınlardı ki? Ailem arkasını dönüp gitmişken, teyzem zor zamanımda yok olmuşken onlar neden yapmasındı ki?

"Ben anne ve babamı hiç tanımadım, biliyor musun?" Kaskatı kesildiğini hissettim yanağımı yasladığım bacağından. Onunda ailevi sorunları olmalıydı. Anne ve baba kelimesinin üzerinde bıraktığı gerginliğin başka açıklaması yoktu. "Ama teyzemden beni geride bırakmalarının tek açıklaması olan o büyük aşklarını defalarca dinledim. Ben yerine ölümü seçmelerini anlamaya çalıştım her seferinde." Derin bir nefes aldım. Gözümden bir damla yaş süzüldü. "Yinede beni yalnız bırakmalarını hiç anlayamadım." Eli saçlarımda nazikçe dolaşırken içimdeki fırtınayı dışarıya dökmemek çok zordu. "Teyzem benim için çırpınırken tanımadığım aileme olan özlemimi dökmek bencillik gibi geldi. Bende yıllarca onu dinledim." Dudaklarıma buruk bir gülümseme yayıldı. "Yani anlayacağın, benim yaslanacak kimsem olmadı. Kendi kendimi ayakta tutmak zorunda kaldım hep." Dudaklarım aralandı ve o acılı korkumu sesli bir şekilde söyledim. "Şimdi size yaslanırsam ve bir gün sizde gitmek zorunda kalırsanız, ben düşersem eğer geri kalkamam." Yutkundum. "Bir acıya daha dayanabileceğimi zannetmiyorum." Önce kafamı ardından bedenimi kaldırdım. Gözyaşlarımı sildim. Ayağa kalktı. Dipdibeydik. Kafamı kaldırarak gözlerine bakmak istedim. Yüzünü eğerek kehribarları gözlerime eşlik etti.

"Ölecek olsam bile son nefesimi verene kadar düşmene izin vermem." Duyduklarım karşısında kalbim bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Dudaklarım bu sözler karşısında aralandı. Gözlerinden sözlerinin doğruluğunu çok net görebiliyordum. İçime işlediği duygu tarif edilemezdi. "O yüzden ben varken asla korkma, chery." Eli kızaran yanağımda gezindi. Sonra yanına düştü. Dokunmaya kıyamamış gibi...

"Öp beni Dorian..." Derin bir nefes aldım. "Son nefesini verene kadar öp." Ve anında dudaklarını dudaklarımın üzerine kapattı. O kadar nazik öptü ki içim eridi. Ona karışmak, içinde kaybolmak istedim. Bu an sonsuza kadar sürsün istedim. Elleri kollarımın arasından geçip belimde yer edindi. Ellerimi omuzlarına koydum. Üzerime daha çok eğilip derin bir öpücük kondurdu. Dudaklarımızı aralasa da burnunu burnuma yaslayarak yakınlığımızı bozmadı. Nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Kalbim duracakmış gibi hızla atıyordu. Belindeki elleri olmasa yere yığılabilirdim. Ayaklarımı hissettiğimi zannetmiyordum. Dudaklarımda bir gülümseme belirirken ne zaman kapattığımı anlamadığım gözlerim açıldı. Bir damla yanağıma doğru yol edindi.

"Gerekirse ben ağlarım ama, sen ağlama chery." Alt dudağım titrerken yüzümü yüzünden uzaklaştırarak göğsüne yasladım. Dudaklarımın arasından bir hıçkırık firar etti. Neden ağlıyordum bilmiyordum. Sesli bir şekilde içimin parçalanmasını dışarı vuruyordum. Günlerdir içimde olan, sırtıma yük ettiğim her şeyi ortaya çıkarmak ister gibi çırpınıyordu kalbim. Gözyaşlarım durmuyordu. Eli sırtından aşağıya uzanan saçlarımda gezinirken durmak çok zordu. Göğsüm hıçkırıklarımla ona çarpıyordu. Ne yapacağını bilmez ve çaresiz bir halde bana sarılıyordu. Yutkunduğunu hissettim. Onunda tıpkı benim gibi kalbi acıyordu. İstemedende olsa ona yaslanmıştım. Ve o beni hiç bırakmayacakmış gibi tutarken geri çekilmem imkansızdı.

Ne kadar öyle kaldık bilmiyordum. Ağlamam dursa da ayrılmamıştık. Bırakmamıştı beni. Belki de saatlerce durmuştuk. En sonunda ise beni yine bırakmayarak yatağa yatırmıştı. Üzerimi örttüğünde gözlerim hala kapanmamak için direniyordu. Alnıma kondurduğu öpücük ile o direnişde son bulmuştu. "Dorian..." Uykulu sesimle gülümsediğini az buçuk, hayali bir şekilde görmüştüm.

"Uyumalısın. Çok yoruldun." Ve zihnim anında sözlerine itaat etti. Kapının açılıp kapanması ile geride sadece yalnızlığım kalmıştı.

***
Uyandığımda yanımda kimse yoktu. Duvarlar üzerime geldiği için balkona çıkmıştım. Karanlık gökyüzünü izliyordum. Yıldızların sunduğu eşsiz manzaranın tadını çıkarıyordum. Kollarımı gövdeme dolayarak esen soğuk rüzgarı az da olsa engellemeye çalıştım.

Ruhum uysallaşmıştı. İçimdeki tüm zehir alıp gitmiş gibiydi. Ya da ben öyle zannediyordum, bilmiyordum. Tek bildiğim uzun zamandır dışarıyı izlediğimdi. Bunun bana hiç bir şey hissettirmemesi ise asıl garipsediğimdi. Önceden hasret kaldığım, camdan iç çekerek baktığım yıldızlar artık o kadar da güzel gelmiyordu. İçimde bir şeyler yok olmuş gibiydi. Sanırım kabullenmeye başlamıştım. Yaşadıklarımı, içinde olduğum durumu... Her şeyi.

Kapının kilidi açıldı. Dönüp bakmadım. İçeriye biri girmişti ama umurumda bile değildi. Bu odadan çıksam ne yapacaktım? "Ses gelmeyince hala uyuduğunu düşünmüştük." Caelum kısık ama duyulabilir bir şekilde konuşmuştu. Yanıma geldi. Kırılacak bir eşyaya dokunurmuş gibi üzerinden çıkardığı ceketi omuzlarıma yerleştirdi. "İyi misin Veronica?" Bilmediğim bir soruya ne diyebilirdim ki? Gerçekten iyi miydim? "Aç olacağını düşünüp bir şeyler hazırladık." Hiç bir şey yememiştim. Aç olmalıydım.

"Aç değilim." Ama yemek istemiyordum. Sanırım ben hiç bir şey istemiyordum. Derin bir nefes aldım. "Odama geçebilir miyim artık? İsterseniz yine kilitleyebilirsiniz." Yüzümü ona çevirdim. Böyle bir tepki beklemediği afallamasından belliydi. Başını salladığında ceketini omzularımdan çekip onun göğsüne bastırdım. Ardından beklemeden odadan çıkıp gitmeye başladım. Sanırım ilk defa hiç bir şeyden korkmuyordum. Beni yoran her şeyi serbest bırakmış gibiydim. Omuzlarımdaki yükler yerlere saçılmıştı. Gerçekliğin içinde kaybolmuştum. Koridorda teyzemi gördüm. Elinde çantayla yürüyordu. Durdum. Yanımdan geçip gidecekken bileğinden tuttum. "Haberim bile olmayan bir nişan uğruna yabancılaştır bizi, devam et." Gözlerine baktım. "Ben yavaş yavaş yok olurken izle sadece." Gözlerinden geçen duygular beni duraksatmıştı. O buz perdesi bir anlığına inmiş gibiydi.

"İşim var." Tüm umutlarım iki kelimeyle tuzla buz oldu. Elimi ateşe dokunmuşum gibi çektim. Gözlerimi kaçırdım. O beni silmişti çoktan. Ne kadar da aptaldım! O yoluna gidince bende yürümeye devam ettim. Odama geldiğimde ilk işim artık üzerime neredeyse yapışmış olan kıyafetlerimi çıkarmak olmuştu. Siyah, saten, askılı ve şort takımımı giymiştim. Gidip yatağıma uzandım. Gözlerim tavanda takılı kalmıştı. Uykum olduğu söylenemezdi. Hissizlik perdem teyzemle biraz aralanmış görünüyordu. İç çektim. Ben saraya gelmek istemeseydim tüm bunlar olmazdı.

Belkide hayatımıza devam ederdik. Ama Alison'ı tanıyamazdım. Amber, kehribar, zümrüt ve gri gözlerden uzak bir hayat yaşardım. Sanırım tüm yaşadıklarıma rağmen onları tanımak güzeldi. İşaret parmağım alt dudağımda dolaştı ve gülümsedim. İlk öpücüğümü Dorian'a vermiştim. O kadar güzeldi ki! Bulutların üzerinde geçirdiğim kısa ama oldukça özel bir an olmuştu. İyi ya da kötü tüm ilklerim bu saraydaydı. Sanırım kötülüklere alışmadığım için oldukça sitemli davranmıştım. Güzelliklerin farkına yeni varıyordum. Kapım tıklatıldığında yataktan çıktım. Yüzümdeki aptal gülümsemeyi silip hafif öksürerek sesimi düzelttim. "Gelebilirsiniz." Kapı açıldı ve içeriye elinde tepsiyle Adrian girdi.

"Aç olmadığını söylemişsin ama belki tadına bakmak istersin diye düşündüm." Kapıyı kapattı. "Biz yaptık." Yatağa oturdum. Tepsiyi kucağıma koyup o da yanıma oturdu. Biri prens olmak üzere dört Fenris mutfağa girip bana yemek hazırlamıştı. Sanırım tatmaktan zarar gelmezdi. Ama sorun şuydu ki ciğer olduğuna emin olduğum bir sakatat kullanmışlardı. Kaşığıma küçük bir parça aldım. Yavaş yavaş dudağıma götürürken o ciğer parçasıyla bakışıyordum. Midemin bulanmasıyla geri bıraktım. Yutkundum. "Ne oldu?" Adrian'a baktım.

"Çok üzgünüm ama ciğer yemektense ciğerimi çıkarıp size vermeyi tercih ederim. Bu hayatta nadir yemekleri sevmem, biride ciğerdir." Kafasına vurdu.

"Lucian'a uyan aklıma sokacağım." Güldüm. "Senden ciğer sevdiğine yönelik bir enerji almış. Etten nefret ettiğini söyledi." O kadar komik kızıyordu ki kahkaha attım. Bir anlığına bana bakmasıyla gülümsememe kilitlendi. Yutkundu. "Bugün gördüklerin için özür dilerim." Gülümsemem o anı hatırlamamla silindi. Gözlerime baktı. Benden özür dilemesini beklemiyordum.

"Öldürecek gibiy-" sözümü kesti.

"Öldürecektim." Ölüm onun için çok normal bir şeymiş gibi davranıyordu. Gözlerimi kaçırdım. Katilliğe merak sarmış birine bakmak istemiyordum. "Bizim doğamız bu Bella. Ya avcısındır ya da av." İlk dönüşümümü geçirdikten sonra bende mi öyle olacaktım? Bir avcı ya da av. Canileşmiş bir Bella... Hayatta kalmak için bu şart mıydı?

"Ben av ya da avcı olmak istemiyorum Adrian. Ölmek ya da öldürmek de istemiyorum." Tepsiyi ellerimle tutup kalktım. Kapıyı açıp koridordan geçen bir hizmetçiye uzattım. Elimden alıp önümde eğilmiş ve gitmişti. Kapıyı geri kapattım. Gidip yerime geri oturdum. Tek bacağımı kırarak yatakta ona döndüm. "Kendimi savunmak için dövüşmeyi öğrenirim tabi ki ama benden fazlasını beklemeyin." Düşüncelerimi açıkça ifade ettiğimi düşünüyordum. Sırtını yatakla birleştirdi. Derin bir nefes aldı.

"Sana böyle bir dünyanın olmadığını açıklamam gerek ama istemiyorum. Hala ve öğren." Bende onun yanına uzandım. Yatağa yandan yatmıştık.

"Daha hoş şeylerden mi konuşsak? Bu konu hoşuma gitmedi." Biriyle birlikte tavanı izleyeceğim hiç aklıma gelmemişti. O kişinin prens olacağı ve en önemlisi nişanlım olacağı ise benim uçuk hayallerimin ucundan bile geçmezdi. "Hayallerinden bahseder misin bana?" Başımı yana çevirerek yüzüne baktım. Böyle bir soruyu hayatında ilk kez almış gibi şaşırmış ve kalakalmıştı. Bir prense hayalleri neden sorulsundu ki zaten? Onun görevi ve sorumlulukları doğmadan belirlenmişti.

"Çocukken bir hayalim vardı aslında." Merakla ona baktım. Oldukça gerçekçi birinin hayalini çok merak ediyordum. "Ressam olup her yeri gezmek ve çizmek istiyordum." Çok güzel bir hayaldi. Gülümsedim.

"Resim mi çiziyordun?" Kötü bir anıyı hatırlamış olmalıydı ki yüzüne yüklenen heyecan yok olmuştu.

"Çok küçükken. Kraliçe yasaklayınca bıraktım." Anne diye bahsetmemesi durumun kötülüğünü gözler önüne seriyordu. Kraliçenin akıl sağlığının yerinde olmadığı belliydi. Öyle bir anne ile büyümek çok kötü sonuçlar doğurmuş olmalıydı. Elini tuttuğumda yüzünü bana çevirdi. Gülümsedim.

"Belki bir gün benim tablomu çizersin?" Derin bir nefes çekti dudaklarını aralayarak.

"Belki." Bana bu kadar derin bakması yanaklarımı kızartmıştı. Gözlerimi tavana geri çevirdim.

"Sanırım bu gece benimle kalacak olan sensin." Hala birlikte olduğumuza göre kalmasından bir sorun olmamalıydı.

"Zorunda olmadı-" sözünü kestim. Başımı ona çevirip konuştum.

"Kalmanı istiyorum Adrian." Kalbim sözlerimin heyecanıyla çarpmaya başladı.

"Kendime hakim olmayabilirim." Gözleri şortunun açıkta bıraktığı bacaklarımda gezindi. "Özellikle sen bu haldeyken." Dudaklarımı yaladım. Çok kurumuşlardı. Çektiğim nefes ciğerlerimi doldururken konuştum.

"Olma." Gözlerim büyüdü. Bunu beklemiyordum. Daha doğrusu benden çıkan kelimeyi yeni anlıyordum. Bugün ne kadar da arsızlaşmıştım ben? Yutkundum. Adrian'ın büyüyen gözbebekleri beni korkutmuştu. Sırtımı yataktan kaldırıp oturur pozisyona geçtim. "Senin koltukda uyuman daha doğru olacaktır." O da benim gibi kalktı. Arkasındaki koltuğa baktı.

"Oraya sığabileceğimi gerçekten düşündün mü? Gövdem bile sığmaz." Cidden ne enine ne de boyuna sığabilirdi. Ayağa kalktım.

"Haklısın. Neyse ki ben sığarım." Gidecekken beni bileğimden tuttu.

"Yatak ikimizinde yatabileceği kadar büyük." Ve birden çekmesiyle kendimi kucağında oturmuş halde buldum. Yan duruyordum. Büyük ve pürüzlü elleri bacağımın üst kısımlarında dolaşmaya başlamıştı. "Benimle yatmak istemiyor musun yoksa?" Gözleri gözlerimden bir saniye bile ayrılmıyordu. Bir eli bacağımın içine doğru yol alırken dudaklarım aralandı. "Söyle, Bella." İsmim dudaklarından öyle şehvetli dökülmüştü ki bedenim anlayamadığım sinyaller veriyordu.

"İstiyorum." Böyle bir şeyi nasıl söylediğimi anlamamıştım bile. Düşünmeden konuşuyordum.

"Güzel." Dudakları memnuniyetle kıvrıldı. Eli derinlere doğru yol alırken çenem biraz havalandı. Kalbim göğüs kafesime işkence etmeye başladı. Ve parmağının ufacık dokunmasıyla titredim. Bu nasıl bir duyguydu. Şortumun kenarından öylece içime sızmıştı. Gözlerindeki arzu beni yakıp küle çeviriyordu. Bedenim alev alıyormuş gibi hissediyordum. Bir parmağı içime girince başımı geriye attım. Diğer eliyle sırtımdan tutarak düşmemi engelledi. Hayatımda ilk defa bedenim açlıkla kıvranıyordu. Aç olan midem değil, vücudumdu. Yavaş bir şekilde parmağını hareket ettirmeye başladı. "Hiç mi kendine dokunmadın?" Sesi afallamış gibiydi. İnledim. Zevk bedenimi ele geçirirken bedenim anlamadığım hareketlerde bulunuyordu. Ellerimden birini dizine doğru, diğerini bacağının üst kısmına yaslamıştım ki inledi. Elime sert bir şey baskı yapıyordu ve sanırım ben onu yanlışlıkla kavramıştım. Nefes nefese yüzünü boynuma yaklaştırdı. Hareketi hızlanırken dudaklarımdan yüksek bir inleme döküldü. "Dokunmana ihtiyacım var Bella." Elimi hala orasından çekememiştim. Yutkundu. "Çıkar onu." Başımı öne çekerek onu boynuma hapsettim. Başımı sağa sola sallamıştım ki birden ikinci parmağının içime girmesiyle acı ve zevk dolu bir çığlık attım. "Çıkar." Hareketleri acımasızca hızlanırken titreyen elimi altındaki eşofmandan içeri daldırdım. Ona dokunmamla burnunu boynuma yasladı. "Elini hareket ettir yoksa çığlıkların sarayda yankılanır." Hareketi yavaşlamıştı. Dışarı çıkardım. Gözlerim ona kilitlenmişti. Yutkundum. Üçüncü parmağı içime girince bedenim hareketlendi ve tekrar çığlık attım. Elim hareket etmeye başladığında boynuma çarpan kesik nefeslerini duyuyordum. İnlemelerim arasında bazen onun hırlamalarını duruyordum. Sanki içinde bir savaş veriyor gibiydi.

"Adrian..." İsmi dudaklarımdan dışarı çıktı. İnlemelerim artarken bedenim çok fazla titremeye başlamıştı. Hiç tanımadığım bir his tüm güzelliğiyle vücudumu satarken başımı geriye atıp çığlık attım. Bu sırada sanırım elimi de sıkmıştım. Tenime sıçrayan bir sıvı hissetsemde bakamadım. "Bu çok..." Devamını getiremedim. Boynuma kısa bir öpücük kondurdu. Ardından başını çektiğinde gözlerine baktım.

"Hayal ötesiydi." Kesinlikle devamı buydu. Birden benimle birlikte kalktı. "Yıkansak iyi olacak?" Gözlerim kocaman açıldı.

"Birlikte mi?" Başını salladı.

"Beni indir ve odamdan çık Adrian. Bu çok fazla..."