3. bölüm · Valerius: Kızıl Tahtın Hükmü

3. Bölüm

Buseyyy .

Aynadan son kez kendimi kontrol ettim. Lacivert, kolsuz bir mini elbise giymiştim. Belimin altına doğru, kalçamın biraz üzerine kadar dar olan elbise hafif kar atarak bollaşıyordu. Üzerine beyaz crop bir ceket giymiştim. Ayağıma da beyaz spor ayakkabılarım ile harika bir uyum yakalamıştım. Küçük bir inci kolye ve inci küpelerimle çok efsane duruyordum. Saçımdaki dalgaları karıştırdım. İçini antrenmanda kullanabileceğim kıyafetler ve eşyalarla doldurduğum çantamı omzuma attım. Yanaklarımı ve dudaklarımı renklendirmeyi unutmamıştım tabii ki de. En sevdiğim detay buydu. Odamdan çıkıp ilerlemeye başladım.

Sarayın önünde bekleyen kocaman arabaya bindim. Neden bu kadar büyüktü ki? Sonra içine girdiğimde neden büyük olduğunu anladım. "Üzgünüm, yanlış-" inmek için hamle yapacakken sözüm kesildi.

"Gidiyoruz!" Dün beni tersleyen ve benimde yanlışlıkla haddimi aştığım kraliçenin oğlu bağırmıştı. Birden hareket etmesiyle az kalsın tanımadığım birinin kucağına düşüyordum. Boş yere oturduğumda üzerimde şaşkınlık vardı. İstemsizce gözlerimi arabadakilerde gezdirdim. Dört erkekle bir arabada gidiyordum. Havadaki o gerginliğe daha fazla dayanamayarak başımı dışarıya çevirdim.

Dünkü sözlerimden sonra eve bu akşam ölümün götürülmesinden korkuyordum. Özür dilemek istesem de bunu hak ettiğimi düşünmüyordum. Bana ters ters cevap verip durmuştu. Hemde ben ona bir şey yapmamışken. Sanırım o da heykelin oradaki fenris gibiydi. Mesafeli durmalıydım. Tüm fenrislerden uzak durmalıydım. Karnım kocaman şişmiş bir halde sarayda dolaşmak istemiyordum. Çocuğuma babasıyla aşk dolu hikayemiz yerine cehennemden bir günümü anlatmak istemiyordum.

Araba durduğunda arabadan inmek için kalktım ama o ters adam beni bileğinden sertçe kavrayıp yerine fırlattı. "Bugün uslu duracak ve kimseye bulaşıp beni uğraştırmayacaksın, duydun mu?" Bu beklemediğim hareketle yutkundum. Korkmuştum. Başımı salladım. Dudakları kenara kıvrıldı. "Güzel." Ve sonra indi. Ardından diğerleri de inmişti. Kalbim korkuyla atarken bende indim. Kraliçenin oğlu çok tehlikeliydi.

Gözlerim normalde hayallerimin okulu olması gereken yerde dolaştı. Keşke bir dişi alfa olsaydım. Burası bana cennet gibi gelebilirdi. Ama kurdu bile olmayan bir zavallı için hapishaneden farksız olmayacaktı. Sonum Lanetliler Beşiğinde parçalanarak ölmek olacak diye çok korkuyordum. Ama oraya kalmadan burada geberip gidecektim.

Okula girip sınıfımı bulma çalışmalarına başladım. Sınıftan önce şanslı olmalıydım ki dolabımı bulmuştum. Çantamı içine bırakıp ders kitabımı aldım. Koridorda ilerlerken üzerimde dolaşan delici bakışları hissedebiliyordum. Bu kadar kalabalık bir yere alışık değildim. Özellikle de beni parçalayabilecek kurtlarla dolu bir yere... Kendimi gördüğüm ilk tuvalete attım. Derin nefesler alarak aynadan kendime baktım. Sakinleşmeye çalıştım. Çok verici dakikalar geçirmiştim. Üzerime değen her göz beni korkudan titretiyordu. İçeriye giren üç kızla birlikte dışarı çıkmak için adım atmaya karar verdim. Gidecekken yanımda bittiler. Sağım, solum ve arkam kapatılmıştı. Kapana kısılmıştım. "Bakın burada hangi sürtük varmış?" Arkamdaki kız saçlarımı eline dolayıp çekti ve kafam geriye gitti. Dudaklarımdan seyrek bir nefes döküldü.

"Yanlış bir şe-" sözümü kesti.

"Bazı yanlışlar eğlenceli olabiliyor neyse ki." Yüzümü birden aynaya vurmasıyla çığlık attım. Camın parçalanma sesi ve yanağımda keskin bir acının belirmesi bir oldu. Gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı.

"Lütfen bırak beni." Dudaklarımdan bir hıçkırıkla beraber acı çektiğimi gösteren sözler döküldü. Yüzünü kulağıma yaklaştırdı.

"Dikkatini çekebilmek için ne kadar uğraştım haberin var mı senin? Bir katil olmam eksik kalmıştı ama seninle böyle giderse tamalayacağım." Kalbim korkuyla titredi. Yüzümü cam kırıklarına biraz daha bastırınca ufak bir çığlık attım. "Fenrislerden uzak dur sürtük." Elini saçımdan çekti ve uzaklaştı. Yüzümü aynadan çektiğinde titreyen ellerimle yüzüme dokunmaya çalıştım ama çok zordu. Bir kaç küçük parça kalmıştı. Kalan kırık camlardan yansımamı görebiliyordum. Yanağımda kanlar vardı. O sırada kulağıma kapıdan gelen sesler doldu. Tüm okul bu anı izlemişti. Parmağımla yanağıma biraz dokunmak istemiştim ki acıyan canımla titreyen elimi çektim. Parmağıma bulaşan kanda takılı kaldı gözlerim.

Teyzem bana elini bile kaldırmamıştı. Bu yaşıma kadar tokat bile yememiştim ben. Elimi kesen küçük bıçak sıyrıkları ya da evde çarptığım uzuvlarım dışında canım yanmamıştı. Bu yer bana iyi gelmiyordu. Saray, okul hatta buradaki hava bile. Yüzümden gülümsememi söküp almak istiyorlardı sanki. Kalabalığın açıldığı ve içeri giren birileri olduğunu uzaktan duysamda bakmadım. Gözüm elimdeki kan ile aynadan dökülen büyük bir cam kırığının düştüğü beyaz dayans arasında gidip geliyordu. Başkası yapmadan ben mi yapmalıydım? "Ne oldu?" Soğuk ve öfkeli sesle düşüncelerimden sıyrıldım.

Yüzümü çevirip bakamamıştım ama sabah bana üstten bakarak konuşan kişiyle aynı sese sahip olduğuna emindim. Gözümden düşen her damla yaramı yakıyordu. Kırık camlardan kendime baktım. Kanlı elim tekrar yükseldi. Yanağıma değmeden önce yutkundum. Kalan küçük iki parçayı canım acıyarak çıkardım. Dişlerimi deli gibi sıkmıştım. Daha çok akan gözyaşlarımla işim daha da kolaylaşmıyordu. "Bunu kim yaptı?" Koyulaşmış ama tanıdık bir ses daha sordu. Onlara döndüm. Dört kişide karşımdaydı. İkisini tanımıyordum ama sabah arabada olduklarına emindim. Amber gözlüyü fark etmemiştim sabah ama o da vardı sanırım. Sarı saçları ve keskin bir bıçak gibi bakan zümrüt gözlerin sahibinin önüne gittim. Elini temiz elimle tutup kaldırdım. Avucunu açıp cam parçalarını bıraktım.

"Benim için bunları kalbine sapla ve ben ölene kadar çıkarma." Dudaklarımda buruk bir gülümseme belirdi. Bu bile canımı yakmıştı. Konuşmak da yakıyordu ama susmak istemiyordum. İçimdeki zehiri akıtmak istiyordum. "Merak etme, uzun sürmez." Avucunu kapatarak parçaların derine batmasını sağladım. O iyileşirdi ama ben iyileşemezdim. Omzuna çarparak yanımdan geçip gittim. Sanki duymuyormuşum gibi kapının etrafındaki öğrencilerin acımasız laflarını işittim. Okuldan hızlı adımlarla çıkıp gittim. Nereye gittiğimi bile bilmiyordum. Umurumda da değildi.

Hayat ne kadar da garipti değil mi? Size istediğinizde beklediğinizi vermiyordu ama istemediğinizde veriyordu. Hayallerimdeki gibi bir saray beklemiştim. Hayallerim cennet, yaşadığım cehennemdi. Geldiğim gün az kalsın tecavüze uğrayacaktım. Kraliçe delirmişti. Sözleri düşünülürse çok normaldi. 12 yaşımda abimin çocuğunu doğurmak zorunda kalsaydım bende akıl sağlığımı yitirirdim. Küçük bir kızı hamile bıraktığına göre abisinin bir pislik olduğuna da emindim. Gerçi pislik olmayan tek bir kişi bile yoktu burada.

Ettafımdaki ağaçları ve yeşilliği yeni fark etsemde yürümeye devam ettim. Annem ve babam keşke bu aptal insanlar için kendini feda etmeseydi demek fazla mı olurdu? En azından koşarak sığınabileceğim bir annem olurdu şimdi. Kurtsuz da olsam beni sevip her zaman yanımda olacak bir ailem olurdu. Teyzemi de seviyordum ve elinden geleni yaptığının farkındaydım. Hatta elinden gelenin fazlasını yapıyordu ama bir şeyler eksikti işte. Dolduramıyordu o boşluğu. Şu an koşarak ona gidip sarılsam omuzlarına daha fazla yük olmaktan korkuyordum.

İstesemde istemesemde yüktüm zaten. Fazlalık olduğumu, hayatını çaldığımı biliyordum. Ses etmeye cesaretim yoktu sadece. Teyzem hayatını yaşayamamıştı ki. Gençliğinin baharında ben belirmiştim. Aşkı, aileyi kenara fırlatmıştı. Eskiden sevdiği adam evlenmişti. Bana koşuşturmaktan fark edememişti. Bunları demese de anlatırken anlamıştım ben. Tıpkı içindeki burukluğu gördüğüm gibi. O kadının yerinde olmak istediğini hissetmiştim.

Yine de bir gün bile şikayet etmemişti. Keşke doğmasaydın, bana kalmasaydın dememişti. Daha iyi bir gelecek sunmak için durmadan çalışmıştı. Ona gereksiz sitem ettiğim günlerde bile gülümsemişti. Daha da çabalamıştı. Yorulsa da sesini çıkarmamıştı. Gerçeği de saklamamıştı. Küçükken tek tek anlatmıştı. Kendine anne de dedirtmemişti. Bir anneye nasıl davranılır bilmiyordum. Bu yüzden davranışlarımı kıyaslayamazdım. Ama teyzem bana dost gibi hissettiriyordu.

Birbirimizin bu dünyada her şeyi olmuştuk. Varı, yoğu, açlığı, tokluğu, arkadaşı, kardeşi ve sayısız şeyi... Saatlerce sohbet edip kahkaha atmışlığımız vardı. Bu yüzden en çok hayat arkadaşı olmuştuk sanırım. İçindeki öfkeyi, acıyı ve mutluluğu bana anlatmıştı hep. Hislerimi merak edip sormuştu. Gözlerimde biriken yaşlar bir hıçkırıkla tekrar akmaya başladı.

Artık benimde içimde bir şeyler birikiyordu. Nasıl kelimelere dökeceğimi bilmediğim yoğun duygular içerisindeydim. Bir kaç gündür yaşadıklarım ağır gelmişti. Sessiz ve sakin hayatıma fazlaydı. Beklenmedik kötü bir sürprizdi. Ne yapacağımı şaşırmıştım bu yüzden. Uzaklaşmak ve yavaşça yok olmak istiyordum.

Saatlerce ormanda oradan oraya gittim. Sonunda belki bir yola çıkmayı ummuştum. İçime korku taneleri düşmeye başlamıştı. Çünkü yol falan yoktu. Dönüyor muydum, düz mü gidiyordum anlamıyordum bile. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığım gibiydi. Hava kararmak üzereydi. Kaybolmaya başlayan güneş yeni dikkatimi çekmişti. Hala yürüyordum ve bitkin düşmek üzereydim. İyiki bugün topuklu ayakkabı giymek gibi bir delilik yapmamıştım. Spor ayakkabı beni bu kadar zorlarken onu düşünemiyordum bile. Bir de ağzıma tek lokma sürmemenin pişmanlığı vardı üzerimde. Acıkmamla birlikte havanın karardığını fark etmem bir olmuştu.

Ofladım. Etrafımda dönerek bakındım. Ne tarafa gitmeliydim? Daha önce hiç kaybolmamıştım. Nasıl yön bulunur bilmiyordum. Çaresizce etrafa bakmak dışında yapabileceğim bir şey yoktu. Artık yorgunluktan yavaşlamış adımlarla öylece yürüyordum. Nereye gittiğimden bihaber şekilde hemde. Kesinlikle burada ölecektim. Sanki kaçtıkça dibinde bitiyordu ecel. Şaka gibiydi. Ölüm sebebim aptallık olarak yazılmaydı.

Ben hangi akıla hizmet bu ormana girmiştim ki? Aptaldım! Aptalın önde gideniydim hem de! Ellerimi saçlarıma daldırdım. Köklerindeki acı yeni geçmiş sayılırdı. Yanağımı parçalayan kız o kadar çok çekmişti ki çok acımıştı. Yanağımın kanaması durmuştu. Yanma hissi de az da olsa geçmişti. İzi kalacaktı. Böyle yaraların izi hep kalırdı.

Fiziksel yaraların bazıları duygusal olarak da yaralıyordu insanı. İşte o zaman vücut bir hatıra bırakmaya karar veriyordu. Sanki sen unutsan ben unutmak demeye çalışırmış gibi... Ama o da ben de unutmak zorundaydık. Boyumuzdan büyük işlere girişmek ancak ölümü hızlandırırdı. Tuvaletteki o an kafama geldi. Büyük cam parçasını elime alıp boğazıma saplamak istemiştim. Bu acıdan kurtulmak istemiştim. Aptal hayatımla vedalaşmadan yok olmak istemiştim.

Ama yapamamıştım. Elimi uzatamamıştım bile. Çünkü biliyordum. Uzatırsam almak zorunda kalırdım. Alırsam o parçayı boynuma götürmekten başka seçeneğim kalmazdı gözümde. Kendi kurtuluşumu da yok oluşumumu da kendim yapardım. Ardımda bırakacağım teyzem benden kurtulup hayatına devam edecekmiş gibi gelirdi. Gerçeği kana bulanmış gözlerle göremezdim. Hayatlar içinde hayaller yaşamaya kalkışırdım. Ardımda bıraktığım ise kocaman bir hüsran olurdu. Savaşçı bir ailenin canı tatlı kızı derlerdi. Ailem uzaktan görüp kendi kendilerine hüsrana kapılırken teyzeme söylenecekleri tahmin bile edemiyordum.

İyi ki de yapmamıştım. İyi ki de o kadar güçsüz görünmemiştim. Güçsüzdüm ama acınası olmamalıydım. Benim için çabalamış birini haksız çıkarmamalıydım. Yıllar sonra bu olay sayesinde bir şey fark etmiştim. Omzunda teyzemin yükleri vardı. Anlattığı her detay farkında olmadan bana bir sorumluluk gibi binmişti. Bu sorumluluğu yeni anlamıştım.

Dayanamayarak yere oturdum. Ruhende bedenende fazlasıyla bitkindim. Yürüyecek halim kalmamıştı. Karnım açlığımı bağırdı resmen. İlk defa kendimden böyle bir ses duyduğum için başta bir şaşırmıştım. İç çektim. Açlıktan ölecektim. Kesinlikle sonum bundan olabilirdi. Üzerimdeki ceketi çıkarıp üşüyen bacaklarımı az da olsa örttüm. Susamıştım. Ağzımın içi kupkuruydu. Dizlerimi kendime çektim. Gözlerimdeki biriken yaşları hissedebiliyordum. Kollarımı dizlerimin etrafına dolayıp başımı gömdüm. Dudaklarımdan dökülen hıçkırıkla bedenim titredi. Gözyaşlarım firar etmeye başladı. Hayatım tüm boşluğuyla gözümün önünden geçiyordu.

İyi bir hapishaneden çıkıp kötü bir hapishaneye gelmiştim. Özgürlük denen duygudan ırak bir hayatım olmuştu. Bomboş ve kötü bir hayat. İçindeki tek güzellik teyzemdi. Başka da kimsem yoktu zaten. Bir hıçkırıkla daha sarsıldı vücudum. Yalnız bir şekilde ölecektim. Cesedimi bulamayacaklardı bile. Sanırım bu çok kötü bir ölüm şekli olabilirdi. Değilse bile artık öyle olmalıydı.

Duyduğum hırlamayla gözyaşlarımda ağlamamsa durdu. Korku bedenimi ele geçirdi. Kafamı yavaşça kaldırdığımda simsiyah devasa bir kurt gördüm. Aslında kurtların bu kadar büyük olmadığına emindim. O bir Fenristi. Ağzından bir damla salya yere damlarken kırmızı gözleri üzerimdeydi. Şu an bayılma kısmına geçebilirdim. Bana hırlıyordu. Dudaklarım korkuyla aralandı. Ne yapacağımı bilmez bakışlarım üzerinde dona kaldı. Tüm Fenrisler sarayda yaşadığına göre o da saraydan biri olmalıydı. Kirpiklerim titredi. Sanırım bulunmuştum. Rahatlamayla gülümsedim.

"Lütfen bana yolu göster." Ayağa kalkmaya çalışıyordum ki dişlerini daha çok göstermesi ile yerimde kaldım. "Kayboldum." Açıklama yapmaya çalıştım. Gözlerindeki korkunç bakış beni tedirgin ediyordu. Prens son sözlerimden sonra ölüm emrimi mi vermişti yoksa? Tedirginlik vücudumu sardı. "Beni öldürmek için mi gönderdi Prens seni?" Korku tekrar beni ele geçirirken çekinerek sordum. "Sonumu nasıl seçti?" Sessiz bir soru döküldü dudaklarımdan. "İlk kalbimi mi parçalamanı istedi?" Yutkundum. Hırlaması biraz azalmıştı. "Kalksamda kalkmasamda öleceğim." Ceketi kenara çekip ayağa kalktım. Gözlerinde değişen bir şeyler görsemde anlamamıştım. "Öldür beni. Zorunda olduğunu biliyorum, sorun değil." Kollarımı iki yana açtım. "Annem ve babamla kavuşma vakti geldi. Teyzeme özür dilediğimi iletmek gibi bir iyilik yapar mısın?" Gözlerimi kapattım. Kollarımı indirdim. Bedenim yorgun olduğu için daha fazla öyle tutamazdım. Üzerime çekinen adımlarla geldiğini hissettiğimde istemsizce titredim. Kafasını boynuma doğru götürdüğünde gözlerimi daha sıkı kapatmaya çalıştım. Sıcaklığını hissetmemek imkansızdı. Burnunu boynuma yaklaştırıp bir nefes aldığında korkuyla yerimde zıpladım. Kalbim son sürat atıyordu.

Dişlerini boynuma geçirecekti. Seçilen ölüm buydu. Ölümüm en azından saçma olmayacaktı. Egolu bir prense haddini bildirdiğim için ölecektim. Beni tanımayan birini gönderecek kadar da korkaktı. Gelip işimi kendi bitirmek yerine başkalarının arkasına saklanmıştı. Ondanda ancak bunu beklerdim.

Başka bir evrendeki kendime seslenmek istedim. İntikamımı almasını istedim. Başka bir evrendeki en güçlü halime tüm fenrisleri öldürüp yeryüzünden silmesi için seslendim. Ben silinsemde o silinmesin, silsin istedim. Öyle bir güç verilsin ki yakıp yıkacak hale gelebilsin istedim. Kraliçeyi, prensi ve bana saldıran o kral bozuntusunu acılar içinde öldürebileceğim bir dünya hayal ettim. Çok büyük şeyler hayal etmiştim. Boyumu aşan şeyler...

Hiçliğimde boğularak öldürüleceğim bir dünya içindeydim. Ölümü kucaklamama az kalmıştı. Umarım beni hızlı öldürürdü. Hak etmediğim kadar acılı bir ölüm istemiyordum. Acısız ve hızlı bir şey olmalıydı.

Birden omzumdan ısırarak fırlatıldığımda beliren başka bir Fenris gördüm. Beni fırlatan diğerine saldırmıştı. İkiside devasa büyüklükteydi.