6. bölüm · Valerius: Kızıl Tahtın Hükmü
6. Bölüm
Kalın topuklu, kadife ve siyah çizmemle ilerliyordum. Dizime yakın bir yere kadar uzanıyordu. Üzerimdeki delici bakışları maalesef hissediyordum. Bir omzu kayık, bol ve rahat hissettiren, bel kısmımı bir kemer edasıyla kendi kumaşıyla çevreleyen mini bej elbiseme bakmıyorlardı. Fenrislerin ilk kurt eşine bakıyorlardı. Genç fenrisler etrafımdaydı. Umursamaz bir şekilde yürüyorlardı. Bende onlara uyum sağlamaya çalışıyordum. Koridorda Alison'ı görünce durdum. Caelum çantamı uzattı. Yüzü düşüktü. Bu beni kötü hissettirmişti.
"Sözlerim seni incittiyse özür dilerim. Sen bana hep fazlasıyla iyi davrandın." Gülümseyerek çantamı aldım. "Tanımamana rağmen beni büyük bir sorundan kurtardın." Çantamı omzuma attım.
"Birimize söylediğin hepimizedir ve bu sözlerin iç çatışmayı başlatabilir. Davranışlarına ve sözlerine dikkat etmelisin Veronica." Gülümsemem soldu. "Görüşürüz." Bir şey söylememi beklemeden kardeşleriyle birlikte dönüp gitti. İlk defa bir erkekten ruhani bir tokat yemiştim.
"Sanırım konuşacak çok fazla şey birikti." İç çekerek başımı salladım.
"Ne yapacağımı bilemez haldeyim." Elini omzuma attı. Derin bir nefes aldı.
"Anlat da çözüm arayalım." Çok istesemde burada anlatamazdım. Artık özelim denen bir kavram vardı. Ve o kavrama başkalarının özeli de dahildi. Kurtlarla dolu bir okulda ve herkesin gözü üstümdeyken sorunlarımı anlatamazdım. "Dersi asmak ister misin?" İstiyordum. Ama yapamazdım.
"Daha fazla derslerden eksik kalmamalıyım, maalesef." Koluma girdi ve ilerlemeye başladık.
"Nişanlı olmak nasıl bir his?" Benimle alay ediyordu resmen. "Şu an herkesten dört sıfır öndesin." Güldüm. Bu halde beni nasıl güldürmeyi başarıyor bilmiyordum ama bu kızı beni kendine çok fena çekiyordu.
"Gerçekten çok tuhaf." Koluma doladığı eliyle beni dürttü.
"Dört adet harika nişanlın var. Bu gece hangisinin kaslarını yalamayı planlıyorsun?" Gözlerim kocaman açıldı.
"Saçmalama Al!" Hiç birinin kaslarını yalamayacaktım. Kesik bir nefes aldım. Lanet olsun! Hayal etmiştim.
"Kafanda yedin yuttun bile." Keyfi yerinde gibiydi. Yanaklarımın kızardığını hissediyordum.
"Of, sus!" Gülümsemesi genişledi. Kafamdaki o arsız düşünceleri atmaya çalıştım. Sanki eski ben gitmiş ve yerine bambaşka bir ben gelmişti. Bir an önce şu nişandan kurtulmalıydım.
"Yıllar sonra sarayda düğün olacak. Herkes umudu kesmişken onlar geçmişlerini silip yepyeni bir çağa atladı." Maalesef bu çağın başlangıcı olarak seçilmiştim.
"Nişanı kaldıramamışken bana düğünden bahsetme." Sınıftan içeri girdiğimizde gözler direk bize dönmüştü.
"Belki de kasmayı bırakıp rahatına bakmalısın Bell. Savrulmamak için ne kadar direnirsen diren, çoktan savrulmuşsun sen." Bu sözü anlamlandıramasamda içimde bir yerlere dokunmuştu. Ben anlamasamda kalbim anlamıştı. Kabul etmişti. Boş bir sıraya oturduk. Başımı omzuna yasladım.
"Buraya geldiğimden beri savaşıyorum ve artık çok yoruldum." Stabil bir hayatla geçmişti ömrüm. Ve birden hayatım patlama vermişti. Ne hissetmeliyim, nerede olmalıyım bilmiyordum. Kaybolmuş gibiydim.
"Daha gerçek savaşın başlamadı bile." Gözlerimi kapattım. Hazır değildim. Olacağımı da zannetmiyordum. "Savaşlar yalnız kazanılmaz. Onlarla aranı iyi tutmalısın." Gözlerimi açtım.
"Biraz uyumak istiyorum." Anlayışla gülümsedi.
"Sen uyu. Ben not tutarım." Yanağına bir öpücük bıraktım.
"İyiki varsın." Kafamı sıraya koyduğum kollarımın arasına gömdüm. Gece uyuyamamıştım.
***
"Bella?" Mırıltılar çıkardım. "Bell uyan artık!" Beni şiddetle sarsınca korkuyla uyandım. Etrafa bakıldığımda okulda olduğumu gördüm. Tamam, sorun yoktu. Alison'a döndü gözlerim. "Sonunda uyanabildin." Ayağa kalktı. "Çok acıktım." Neden yaptığımı bilmeyerek kalktım. Uyku sersemiydim.
"Nereye?" Gözlerimi kırpıştırdım. Koluma girdi.
"Önce yüzünü yıkayalım. Sonra da yemekhaneye." Başımı salladım. "Gece hiç mi uyumadın?" Derin bir nefes alıp verdim. Saçma kabuslarım daha da saçmalık kazandığı için uyuyamıyorum, diyemedim. "Düşünmekten uyuyamadın tabi ki de. Hala nişan mevzusuna takıyorsun kafanı, değil mi?" Başımı hafif omzuna yasladım. Herkes yemekhanede olmalıydı.
"Balo salonundan çıkınca onlara nişanı bozsunlar diye çok ağır laflar etmiş olabilirim. Yarısını hak etmiş olsalar da hepsini hak etmemişlerdi." Tuvalete girdim. Ben elimi yüzümü yıkamaya başladım.
"Eminim aşacaklardır. Aranızdaki çekimi daha önce nasıl hissetmedim anlamıyorum." Gözlerimi devirdim. Aramızda çekim falan yoktu. Bir sürü peçete aldım ve yüzümü kuruladım. "Hiç göz devirme. Saklanmış bir uyum var kesinlikle." Peçeteleri çöpe attım.
"Senin yemek yemeye ihtiyacın var. Benimde var." Koluna girip sürüklemeye başladım. "Teyzem benimle konuşmuyor." Tuvaletten çıktık. Koridorda ilerliyorduk.
"Neden?" O anlar aklıma düştü. İlk kez bu haldeydik. Teyzem benim hep en yakınım olmuştu. Şu sıralar ise günlerimizin nasıl geçtiğini konuşamaz olmuştuk.
"Nişandan haberim olduğunu düşünüyor." Ondan böyle bir şey saklayabileceğimi düşünmesi canımı yakıyordu. Birden aramıza buzdağları girmişti. Evim gibi hissettiren tek kişi yabancı gibi davranıyordu.
"Ona durumu açıklamayı denedin mi?" Derin bir nefes aldım. Konuşmama fırsat vermemişti ki!
"Konuşmak istemedi." Yemekhaneye geldiğimizde yemek sırası geç kalmışlığımız yüzünden oldukça azdı. Gidip sıraya girdik.
"Biraz sinirleri yatışınca konuşursun. Barışacağınıza eminim." Gülümsedi. Yemeklerimizi alıp boş bir masaya geçtik. Yemek yemeye başlamıştık ki dört kız yanımızda bitti.
"Merhaba...?" İsmimi öğrenmek istiyordu. Gülümsemeye çalıştım.
"Bella." Başını sallayıp bana hiç de samimi gelmeyecek şekilde gülümsedi.
"İsabella olmalısın. Senin ağız konusunda daha iyi olduğunu söyleyip duruyordu zaten hep." Güldü. Her şeyi sahte geliyordu. Ayrıca ismim İsabella değildi. Ağız konusunun ne olup olmadığını da bilmiyordum. Ağızla ilgili ne konu olabilirdi ki? "Nişanlanacak kadar ileri gitmelerine hala inanamıyorum. Yatakta kullandığın etkileyici pozisyonlardan vizede bahseder misin?" Durumu yeni anlıyordum. Bana üstü kapalı sürtük diyorlardı. Onları yatakta kandırıp nişanlanmayı sağladığımı düşünüyorlardı. Onun gibi sahte bir gülümseme takındım dudaklarıma.
"İsmim Bella. Ağız konusunu zerre anlamadım ama defolup gitmen gerektiğini gayet iyi anladım." Gülerek gözlerini yemeğine çevirdi.
"Sen bizi yanlış anladın, canım. Sadece arkadaş olmak istemiş-" sözünü Alison kesti. Sert bir şekilde hem de.
"Duymadın sanırım sürtük? Sana diyor ki siktir git." Bu kızın ağzı kesinlikle çok bozuktu. Ayrıca ben öyle küfür etmemiştim.
"Üvey kardeşinin gölgesinden çıkabildin demek ki? Sesini yıllardır duymuyorduk Alison." Dördü de ayağa kalktı. "Kendini korumayıp bilerek onlardan hamile kaldığını herkes biliyor ayrıca! Zaten nişanın tek açıklaması bu olabilir." Yüksek sesle söylemişti. Herkes bunu böyle bilsin istemişti. İstediğini alıp öylece gitti.
"Sürtük şovunu yaptı." Sıkıntıyla nefesimi verdim. İçimden bir ses bunun sadece başlangıç olduğunu söylüyordu. Tüm iştahım o iğrenç sözlerle kaçmıştı. "Kafana bir de bunu takma, boşver." Gülümsemeye çalıştım ama olmadı.
"Fenrisler en güçlüleri değil mi? Nasıl gelip böyle kolay hakaret edebiliyorlar ki bana?" Gözlerinde cevabı bildiğini görebiliyordum. Derin bir nefes alıp açıklamaya başladı.
"Nişanlı gibi durmuyorsunuz ki Bell. Aranızdaki bağların zayıflığı anlaşılıyor." Omuz silkti. "Bu da diğer dişilere bağları koparıp yerine geçmek için güç veriyor. Bu yüzden aranızı düzeltmelisiniz." Dirseğimi masaya yaslayıp alnımı avucumun içine yasladım. "Zaten söylediklerin yüzünden pişmansın. Seni uyutmamış bile!" Uyumama sebebim başkaydı. Ama hakaret duymaktansa dört arkadaş edinmeyi tercih ederdim. Fenris olan arkadaşlar tabii ki de. "Mühür sen ölene kadar bozulamaz. Bu yüzden artık sınırları zorlamayı bırak." O gerçek bir dosttu. Gerçekleri söylüyordu ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Belki de akışa bırakmalıydım.
"Sanırım haklısın." Zafer kazanmış gibi gülümsedi.
"Tatlım ben hep haklıyım." Güldüm. O da güldü. İyi ki var dediğim iki kişiden biri olabilirdi. "Hadi gidelim. İştahımız kaçtı zaten." Ayağa kalktık ve yemekhaneden çıktık.
"Ders ne?" Program hakkında çok bir bilgiye sahip değildim. Ama o her şeyi biliyordu. Okula uyum konusunda benden çok çok daha iyi ve uzmandı. Ben ise fazlalıktan başka bir şey değildim.
"Çok güzel anılara sahip olduğumuz, benim boğularak ölmek üzere olduğum senin ise ayağının kırıldığı ders." Koçun dersiydi. Dolaplarımıza doğru gidiyorduk.
"Umarım bu sefer öyle geçmez." Dolabıma geldiğimde çantamı sabah bırakmadığımı hatırladım. "Çantamı sınıftan alıp geliyorum." Alison başını salladı.
"Spor salonunda buluşuruz." Hızlı adımlarla sınıfa doğru gitmeye başladım. Uyku sersemi olduğum ve sabahda dolaba koymayı unuttuğum için şu an bu koşuşturmayı yapmak zorunda kalmıştım. Sınıfa adım attığım gibi birden kolumdan tutulup güçle itildim. Yere kapaklanırken kapanan ve kilitlenen kapının sesini duymuştum. Kafamı kaldırma zahmetine girmemem için saçımı eliyle tutup geriye çekti. Önümde çökmüş yanak katilimi görmüştüm. Gözlerinde öfke vardı. Ölmemi istiyormuş gibi bakıyordu.
"Hamileymişsin." Tükürür gibi söylemişti. Saçımı kavrayışı sertleşti. Yüzümü buruşturdum. Acıdan kelimelerim donmuş gibiydi. "Bu yüzden mi nişanlandılar senle cidden?" Gözlerinde öfkenin ardında hayal kırıklığı birikmişti. Yüzümü yere vurduğunda acıyla bağırdım. Yüzüm yerde olduğu için boğuk bir ses çıkmıştı. Elini saçlarımdan çekti. Acıyla inleyerek kafamı kaldırdım. Zemine burnumdan kanlar damlıyordu. "Senin çocuğun ile benimkinin farkı ne peki?" Sesindeki acıyı hissettim. Anlamıyordum. Ya da anlamak istemiyordum belki de. Vücudum anlamış gibi tüylerim ürpermişti. "Kalk!" Ellerimi yere bastırarak kalktım.
"Çocuk falan-" sözümü bitiremeden eli karnıma doğru yol aldı ve keskin bir şey karnımı delip geçti. Dudaklarım acıyla aralandı. Vücudum şokla sarsıldı.
"Benim çocuğumu öldürüp seninkini yaşatmalarına asla izin vermem." Sadece öfke vardı sesinde. Bıçağı çevirince ağzımdan kanlar döküldü. İnanamayarak ona bakıyordum. "Gidiyoruz." Ben yere düşerken onlar kapıyı açtı ve öylece gitti. Ellerim karnımdaki hançerin etrafındaydı. Kanım yere akıyordu. Can çekişiyordum.
Zeminin soğukluğunu hiç bu kadar net hissetmemiştim. Duyduklarım ve yaşadıklarım karşısında şok içindeydim. Ayrıca kızın anatomisinin sıfır olduğuna da emindim. Rahmine sağlamak yerine üste saplamıştı. Rahim oralarda olmazdı. Ama kan kaybından ölürsem çocuk da ölebilirdi. Olmayan çocuğumu benimle birlikte öldürüyordu. Buradaki tek aptal bendim. Sorununu komple ortadan kaldırıyordu.
Acı dayanılmaz bir hale dönüşmeye başlamıştı. Sadece son nefesimi vermek ve yok olmak istiyordum. Ölümün yaklaştığını hissedebiliyordum. Hançer karnımdayken kurdum beni iyileştiremezdi. Bu kadar çok kan kaybettikten sonra hançeri çıkarırsak daha hızlı ölürdüm. Ama benim çıkarmaya halim bile yoktu. Sadece ölümü bekliyordum. O sırada yankıyla bana ulaşan bir kükreme duyuldu. Kapanmaya hazır gözlerim açıldı. Kısa sürede kapı sonuna kadar açıldı ve içeri dört Fenris girdi. Caelum hızlıca yanıma çökerken başımı kaldırıp dizlerinini üzerine koydu. Boğazımdaki kan geri giderken öksürdüm.
"Neden iyileşmiyor?" Beni böyle daha fazla görmelerine izin veremezdim. Ellerim hançeri sıkıca kavradı. Gücü bir türlü bulamıyordum. Zorlu ve derin bir nefes aldım. Hançeri çektiğim anda yapmamam için çıkardıkları sesler de boşa dökülmüştü. Biriken kan hızla çıkarken vücuduma soğukluk daha da işliyordu. Dorian üzerindeki tişörtü çıkarıp anında yaramın üzerine kapattı. İyileşmeyi hissetsemde yeterince hızlı değildi.
"İstemiyor çünkü." Caelum, Lucian'ın sorusunu yanıtladı. Sanırım artık savaşmaktan yorulmuştum. Fazla gelmişti her şey. Özellikle son duyduğum sözler kalbime saplanmış ve çıkmıyordu. Başım yana düşecekken Caelum tuttu. Gözlerim kapanmak için adeta bana yalvarıyordu.
"Uyuma sakın chery." Dorian'ın ilk kez tedirgin sesini duyuyordum. Gözümden bir damla yaş süzüldü.
"Sizden neden nefret edemiyo-" sözlerimi öksürüğüm durdurmuştu. Ve dudaklarımdan taze kanlar döküldü. Adrian koridora doğru bağırıp duruyordu. Lucian yerine kenetlenmişti. Sanırım gözleri ilk kez kan gördüğünde şehvete bürünmemişti. Ona baktığımı fark etmiş gibi gözlerini Dorian'ın kanıma bulanmış tişörtünden çekti. Gözlerime baktı.
"Birini daha kaybedemem." Yanıma çöktü ve kolumu tutup ısırdı. "İyileş!" Sesi zihnimde bile duyulmuştu. Caelum dişlerini açıkta kalan omzuma geçirdi. Dorian tişörtünü çekip beni yaramdan ısırmıştı. Acıyla inledim. "Adrian!" Aralarında sessiz bir iletişim vardı. Ama ben ne olduğunu anlayamıyordum. Neden delik açılmış vücuduma daha fazla delik açıyorlardı? Bu bir iyileştirme yöntemi değildi. Beni öldürüyorlar mıydı?" Çırpınmama rağmen Adrian beni diğer boynumdan ısırmıştı. Dişlerini çektiğinde vücudum birden iyileşmişti. Kafamı Caelum'un bacağından anında kaldırdım. Nefes nefese onlara baktım tek tek.
"Ne yaptınız bana?" Kapıdan içeriye Alison ve bir hemşire girdi. Hemşire hızlıca yanıma geldi.
"Nesi var?" Endişeyle sordu. Korkusunu görebiliyordum.
"İyileşti, bir şeyi yok." Lucian yanıtlamıştı. Alison bana oldukça endişelenmiş bakıyordu. Titriyordu.
"İyiyim Al." Gülümsedim. "İyileştim, bir şeyim yok." Gözleri üzerimi didik didik ediyordu. Bir şeyim olmadığına kendini ikna etmeye çalışıyordu.
"Senide beş dakika yalnız bırakmaya gelmiyor kızım." Biraz rahatlamış bir şekilde gülümsedi. Sonra gülümsemesi soldu. "Nasıl oldu bu?" Dört tane celladın yanında sormaması gereken bir şey sormuştu. Dorian'ın kana bulanmış elini tuttum.
"Saraya biraz erken gitsek olur mu?" Önce birbirine değen ellerimize, ardından da gözlerime baktı.
"Olur." Ayağa kalkmaya çalışırken Adrian beni tutup kaldırdı. Ellerim bu beklenmedik sürprizle tutunacak yerler aradı. Bir elimle omzundan tutunurken diğerini kaslı göğsüne koymak gibi bir hata yapmıştım.
"Gidiyoruz." Biz böyle giderken koridorda biriken kalabalığın gözleri üzerimizdeydi. "Arkadaşının da gelmesini ister misin?" Sadece başımı salladım. "Caelum." Kendimi kasmayı bırakarak başımı ona yasladım. Belkide Al haklıydı. Belkisi falan yoktu. Tamamen haklıydı. Ama şu bebek mevzusunu öğrenmek istiyordum. Sonrasına ona göre bakacaktım. Aslında yürüyebilirdim ama böylesi daha hoştu.
Sonunda arabaya bindiğimizde Caelum ve Alison yoktu. Adrian onların diğer arabayla geleceğini söylemişti. Saraya doğru gidiyorduk. "Artık nasıl olduğunu anlatma vaktin geldi." Lucian kan arzusuyla bakan gözlerini üzerime sabitlemişti. Gözlerimi kaçırarak camdan dışarıya baktım.
"Geri dönülemez bir yola girdik ve büyük ihtimalle evleneceğiz." Duyacaklarıma hazır olduğumu zannetmiyordum. Çok güçsüz hissediyordum.
"Bu yüzden sende kendini öldürmeye mi karar verdin?" Adrian'ın öfke dolu sorusu sessizliği kesip geçti. Şaşkınlıkla ona döndüm. Nasıl böyle bir şey düşünürdü? "Bizimle evlenmeyi o kadar çok mu istemiyorsun? Ölecek kadar." Kelimeleri seçmekte zorlandığı belliydi.
"Eline küçük bir çizik atamayan ben, sence hançeri karnına mı sapladı?" Alayla güldüm. Kırılmıştım. Benden bunu beklemesi hoşuma gitmemişti. "O hançer içimde olmayan çocuğunuzu öldürmek için eski sevgiliniz tarafından saplandı." Gözlerimi kaçırdım. "Onun çocuğunu öldürdüğünüzü söyledi bana." Sesim kısık çıkmıştı. Yalan demelerini bekledim. Doğru değil demelerini istedim. Ama demediler. "Söyleyecek bir şeyiniz yok anlaşılan." Kabullenmeye çalışmak oldukça zordu. Omuzlarım yenilgiyle düştü. "Saraya gelirken o kadar heyecanlıydım ki." O günü hatırladığımda dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi. "Masalları gerçek zannediyordum çünkü." Kollarımı karnımda birleştirdim. Karnıma açılan kesiğin hissiyatını yok etmek istedim. "Hayallerimin hayatla çarpışıp koca bir yıkım getireceğini tahmin edemedim." Geleceğim ile kurduğum her şey yok olmuştu. Aşkı bulma umudum nişanla yok olmuştu. "Tam size doğru bir adım atacakken beni öyle bir boşluğa bıraktınız ki..." Gözlerim dolduğu için devam edemedim. Adrian tutmak için elini kaldırmıştı ki gözlerimi ona çevirmemle eli havada kaldı. "Sakın." Araba durduğunda beklemeden indim.
İlk kez kalbim kırılmıştı.
