16. bölüm · Valerius: Kızıl Tahtın Hükmü
16. Bölüm
Yürüyordum. Uzun zamandır arzuladığım o duyguya yürüyordum. Mini beyaz eteğim kendimden emin adımlarla uçuşuyor ama açılmıyordu. Kısa kollu, kolları yanda duran beyaz, crop üstümle kesinlikle göz kamaştırıyordum. İnciden yapılmış gibi duran topuklu ayakkabılarımın sesi yayılıyordu etrafa. Kıvırcık dalgalar sırtıma doğru dökülüyordu. Göz kamaştırıyordum.
Kapı muhafızlar tarafından açıldı. Kalabalık sesini kesmiş ve bana bakıyordu. Kraliçeye sabitledim gözlerimi. Ona doğru yürümeye başladım. Üzerimdeki sayısız kıskanç bakışı hissedebiliyordum. Başarmıştım. Bu hapishanede özgürlüğüme kavuşmuştum. En güzel kısmı buydu. Bir diğer kısmı ise artık prenses olmam olabilirdi. Leydilikten prensesliğe... Aslında başta hizmetçi mevkisinde biriydim. Geldiğim şu nokta benim bile hayallerimin ötesindeydi. Kraliçe tahtından kalktı. Küçük merdivenin önünde durdum bende.
"Bugünkü toplanma sebebimiz sevgili gelinim, Veronica Belladonna için!" Büyük bir alkış doldurdu kulaklarımı. Ellerimle kapatmak istemiştim ama gözler üzerimdeyken cesaret edememiştim. "Elçiliği sayesinde Kaelen bizimle müttefik oldu. Çöplerin işgalini fark ederek tam iki kez Valerius'u temizledi ve sınırlar konusunda yüksek tedbir alınmasını sağladı." Kraliçenin ağzından övgü dolu sözler duymayı beklemiyordum. Mahcup bir şekilde gülümsedim. Kaelen konusu tam bir fiyaskoydu. Çöp işgali kısmı ise tesadüften ibaretti. Hatta ilkinde ölümden dönmüştüm. Herkesin alkışladığı başarılarım aslında birer hiçti. "Yaptığı kahramanlıklar karşılığında ona bağımsızlık armağan ediyorum. Valerius'un yeni prensesi ve gelecek kraliçesi!" Gülümsemem soldu. Yanındaki adamla birlikte karşıma geldiler. Alkışlar durmazken bordo, kadife kutu açıldı. Kırmızı taşları görmemle kanım dondu. Tahtın sahibi kırmızı taşlarla kaplı tacı takardı. Kraliçe eline alıp kafama yerleştirirken biraz eğildim. "Tahttan kaçışın yok minik ceylanım. Tıpkı evlilikten kaçışın olmadığı gibi." Ellerini indirdiğinde duruşumu düzelttim. Özgürlüğümü bile kafama taktığı tacın zincirleri ile vermişti. Gökyüzüne kavuşmuşum ama kafamı yerden kaldırmam yasakmış gibi bir şeydi bu.
"Bana böyle söyle-" sözümü kesti.
"Tatlım benim lakabım deli kraliçe. Sözlerimin hükmü yok." Deli falan değildi. Oynamayı seviyordu sadece. Delilik adı altında kafasına göre davranıyordu. O hepimizden daha akıllı ve sinsiydi. "Dolunaydaki düğünümüze hepiniz davetlisiniz!" Salon düğün haberi ile coşarken benim umutlarım teker teker söndü.
"Evlenmektense ölmeyi tercih-" yine sözümü kesti.
"Teyzeni de arkandan göndermemi istemiyorsan sesini kesip dediklerimi yapacaksın." Kanım dondu. Bir insan ne kadar kötü olabilir sorusunun cevabıydı kendisi. "Eğlenceye devam!" Keman sesi doldu kulaklara. Kraliçe tahtına geri otururken benim yaşlarımda bir kız beni çekiştirdi. Kendi masasına götürdü.
"Leyd-" ellerini kaldırdı. "Pardon, Prenses Veronica nasılsınız?" Gözleri ışıl ışıldı. Yanında başka kızlarda vardı.
"Nişanınız için sizi tebrik edemedik, kusura bakmayın. Fenrislerle yaşam nasıl?" Yanındaki kız ona dirseğiyle hafif vurdu. Konuşan kız canı yanmış gibi ona ters bakışlar attı.
"Saray hayatından bahseder misiniz bize lütfen?" Dirseğin vuran kız konuşmuştu şimdi de. Hala yaşadığım olayın şokundaydım ama karşımda gözleri parıl parıl parlayan kızların hevesini söndürmek istemiyordum. Gülümsedim.
"Sorularınızı tekrar alabilir miyim?" Hepsi konuşmak için ağzını açmıştı ki tekrar konuştum. "Sırayla, lütfen." Beni buraya sürükleyen konuştu.
"Öncelikle güzelliğiniz yakından daha da can alıcı. Genç fenrisleri kendinize nasıl aşık ettiğiniz belli oluyor." İç çekti. Güzellik aşk için yeterli olmuyordu. Zaten bana aşık olan falanda yoktu. "Sizi tanımak isteriz? Sarayda hangi aktiviteler yapıyorsunuz? En sevdiğiniz çay ne? Satranç oynamayı sever misiniz? At binmekten hoşlanır mısınız? Evcil hayvanınız var mı?" Arkadaşlarına döndü. "Bu senenin modası tavşanlarmış. Ayrıca koyu renkler ve ağır mücevherlere ağırlık verilecekmiş. Duydunuz mu?" Diğer iki kız şaşırırken gözleri tekrar bana döndü. Çok hızlı konuşuyordu. "Sizin en sevdiğiniz elbise rengi nedir Prenses Veronica?" Çok hızlı konuştuğu için dayanamayıp güldüm. Sorularını tek tük hatırlıyordum.
"Bella diye hitap edebilirsiniz. Veronica'yı sadece Caelum kullanıyor." Gülümsemem yavaş yavaş soldu. Onlar için isteğim dışı endişeleniyordum. Savaştaydılar. Sylvan'ı geri almaya çalışıyorlardı. Sabah gelen habere göre çöpler canavarları üzerlerine salmışlardı.
"Hepsinin çok iyi bir şekilde geri döneceğine eminim ekselansları." Solumdaki kız konuşmuştu. Gülümsemeye çalıştım. Dönmeleri mi yoksa dönmemeleri mi daha iyi olurdu bilmiyordum ama ölmelerini istemiyordum. Onlara bir şey olsun istemiyordum.
"Aşkı nasıl buldunuz Prensesim? Nasıl bulabiliriz biz de?" Ortadaki in sorusuyla biraz şaşırmıştım. Aşk bulunabilen bir şey miydi? "Bende sizinki gibi bir aşk istiyorum. Dillere destan olmuş, herkesi mest eden bir aşk." İç çekti. Bu kız çok hayal aleminde yaşıyordu. Arkadaşının omzuna kendini bırakıp büyülenmiş bir şekilde kafasını kaldırmıştı. Yaslandığı arkadaşı onu ittiğinde kendine geldi.
"Açıkçası bunun cevabını bende bilmiyorum." Omuz silktim. "Aşk bulunmaktan çok yaşanabilir bir şey değil midir?" Kafamın karışmış olduğunu fark edince hemen biri öne atılıp konuştu.
"Sizin ilişkiniz nasıl başladı? Özel değilse tabi." Biraz çekinerek sormuştu. Dudaklarımda buruk bir gülümseme belirdi. Aklıma o anlar dolmuştu.
"Küçük tartışmalarla başladı diyebiliriz. Zayıf bir köylü kızı olmama rağmen prense kafa tutmuştum." Güldüm. Merakla beni dinliyorlardı. "Caelum ile zor bir anımda karşılaşmıştım. Beni hiç tanımlamasına rağmen yardımcı olmuştu." Kızlardan biri 'Yaa' dediğinde göz göze geldik. Kesinlikle çok farklıydı. Yaşlarımızın yakın olduğu belliydi ama karakter olarak çok benzemiyorduk.
"Bay Vance ile nasıl oldu peki? Çok gizemli birine benziyor." Biraz korkuyormuş gibi bahsetmişti. Onunla diğerlerine göre daha geç tanışmıştık. Başımı dizine yaslayıp hayatımı paylaşmıştım.
"Lucian bedenimin, Dorian ise ruhumun koruyucusudur." Sorusuna mühür sırasında tanıştık demek doğru olmazdı. Kederli yaşantımı paylaştım demek de istememiştim. Bu yüzden kaçamak bir cevap vermiştim. "Konuşmasam bile derdimi anlayacak tek kişi Dorian'dır." Derin bir nefes aldım. Bu kadar çok onlardan bahsetmek hoşuma gitmemişti. "İzninizle." Önümde eğildiler.
"Çok teşekkür ederiz Prenses Bella." Yanlarından ayrılıp kalabalığın içinde tanıdık bir yüz aradım. Alison buraya geçeceğini söylemişti.
"Prenses?" Sesin sahibine başımı çevirdiği de Alison'ın olduğu masayı gördüm. Bana seslenen Alison'ın yanındaki kadındı. Ona çok benziyordu. Annesi olmalıydı.
"Bayan Vane? Alison'ın annesi misiniz?" Masalarına konuk oldum. Güldü. Samimiyetten çok zorlamaydı.
"Teyzesiyim ama Bayan Vane olduğum doğrudur." Anlamayarak baktım. Önce kadına sonra Alison'a.
"Hem teyzem hem de üvey annem." Duruma soğuk bir açıklama getirdi. Onu sevmediği belliydi.
"Anladım." Ne diyeceğimi bilememiştim. "İstediğiniz bir şey olursa lütfen çekinmeyin." Gülerek elini koluma koydu. Bu kadında içime sinmeyen bir şeyler vardı.
"Canım ben kraliçenin yakın arkadaşıyım zaten. Çekinmem, merak etme." Başımı salladım. Kolundaki eli beni rahatsız ediyordu. "Sen yeni olduğun için bilmezsin tabii." Neden Alison'ı hiç getirmemişti o zaman? Alison saraya ilk kez benimle gelmişti. "Alison bir kaç gündür burada kalıyormuş. Kutlamadan sonra onu da-" sözünü kestim.
"Artık bir prenses olduğuma göre soylu bir dosta ihtiyacım var. Alison benim saraydaki sağ kolum." Soğuk bir gülümsemeyle baktım kadına. "Uzun zamandır sarayda olmadığınız için gelişmelerden haberiniz yoktur diye düşündüm." Kolumu çektim. "Eşyalarını getirmene gerek yok. Gidip yenilerini alırız." Yanına gidip koluna girdim. "Kendine istediğin odayı beğenenilirsin. Yeni evin hayırlı olsun sevgili dostum." Bana minnetle gülümsedi. O evden kurtulmanın arzusu olduğu belliydi.
"Kraliçenin bu durumdan haberi olduğunu zannetmiyorum. Bana bir şey söylemedi." Kaşlarım havalandı. Artık bir prenses olduğuma göre sarayda söz hakkım vardı. Benim haklarımı mı sorguluyordu?
"Demek ki zannettiğiniz kadar yakın değilmişsiniz Bayan Vane. Otoritemi sorgulamanız için başka sebep bulamıyorum çünkü." Güldü. Sözlerinin uygun olmadığını yeni fark etmiş ve toplamaya çalışıyor gibiydi. Ya da aptal biri olduğumu düşünmüştü.
"Kusura bakmayın Prenses. Şaşırdığımda saçmalayabiliyorum." Alison'a döndüm.
"Biraz hava alalım mı?" Etrafımda beni yanına çekmeye çalışan akbabalar vardı. Bu masadan bir adım uzaklaştığım an sanki beni yanlarına çekip köşeye sıkıştıran sorular soracaklardı.
"Çok iyi olur." Koluna girdim ve bizi bu sıkıcı yerden sürüklemeye başladım. Davetleri sevmediğimi çok net anlamıştım. Onu şu sıralar sürekli gittiğim o yere doğru çekiyordum. "Nereye gidiyoruz Bell?" Yaklaştığımızda ofladı.
"Yine mi?" Başımı salladım. Hedefime kirlenmiş bir şekilde yürüyordum. Ya gelmişlerdi ya da gelmelerine az kalmıştı. Saraydan çıktığımızda kurttan insana dönüşen muhafızları görmemle yanlarına gittim. Dolayısıyla Alison da gelmişti.
"Bir haber var mı? Kayıplar, savaş seyri-" bir kurt sözümü kesti. Artık yüzünü ezberlediğim ve bana alışmış bir baş muhafızdı.
"Haberler biraz kötü Leydim." Yutkunamadım. İlk kez bunu söylemişti. Yüzündeki tedirginliği görmemek imkansızdı. Beni korkutuyordu. "Genç fenrislerden biri ağır yaralanmış. O halde savaşmaya devam edince de-" elimi kaldırarak onu durdurdum. Nefes almakta zorlanıyordum. Alison'ın konuştuğunu görüyordum ama duyamuyordum. Sadece hızlı nefes alışverişlerim kulaklarıma doluyordu. Elim boynuma gitti. Nefes alıyordum ama sanki alamıyormuş gibiydim. Elim düştü. Başmuhafız konuştu ama duyamadım.
"Yeter!" Bağırdım. Sakin olmam gerekti. Ne olduğunu öğrenmeliydim. Nasıl olduğunu da. Gözlerimi kapattım. Derin nefesler alıp verdim. Sesler yavaş yavaş duyulmaya başlanmıştı.
"Bell, iyi misin?" Alison'ın endişeli sesini duydum.
"Saray şifacısını çağıralım mı Leydim?" Gözlerimi açtım. Alison'dan destek alarak ayakta duruyordum.
"Nişanlılarımdan birinin ağır yaralandığını söyledin. Devam et." Ciddileşti. Gözlerime bakamıyordu.
"Prens geri çekilmeyi teklif etse de kabul etmemiş ve savaşmaya devam etmiş, efendim. Sürgün fenrislerden biri yaralı öncümüze saldırı düzenlemiş." Kalbim tekledi. Ölmüş müydü? Beni terk edenin kim olduğunu bile bilmiyordum. Kimin acısını çekecektim? "Maalesef koruyamamışlar." Dizlerimin bağı çözülürken Alison ile yere çöktüm. Ağlamamakta hala ısrarcı gibiydim. "Yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor ama nişanlınızı kaçıran sürgün fenris onu sadece size teslim edeceğini söylemiş." Kafamı kaldırıp baş muhafıza baktım. İşte o soru canlandı zihnimde. Bu savaşın anlamı neydi? Yıllardır köşede susup duran çöpler neden birleşip saldırı düzenlemişti? Çöpler birbirinden ayrı ve yaşam mücadelesi ile yaşarlardı.
Şu an düzgün düşünemiyordum. Neden mi? Koşarak savaşın tam ortasına gidip yaralı nişanlımı kurtarma fikri tam bir aptala aitti. Çöplere hep istediğini verip duruyorduk. Kafalarındaki planları tek tek işlemelerine izin veriyorduk. Oraya gidersem belki beni de kaçıracaklardı. Bunun karşılığında ise kraliçeyi parmaklarında oynayacaklardı. Prenses ilan edilmiş birinin kaçırılması saray için büyük tehditti. "Bell? Gitmeyeceğini söyle lütfen." Gitmeyecektim. Sınırlarını fazla zorlamışlardı ve benim sabrım taşmıştı. "Tepki vermelisin." Ayağa kalktım. Baş muhafıza baktım. Etrafımıza göz gezdirdim. Alison'a döndüm.
"Bana benzeyen birini bul ve benim kıyafetlerimi giydir. Gidecekmişim gibi hazırlık yaptır." Bana anlamayarak bakıyordu. "Dediklerimi yap hemen Al." Başını salladı. Koşarak giderken baş muhafıza döndüm. "Beş tane en iyi muhafızlardan ayarlayıp yanında gönder. Küçük bir birlikle de takip edilsin." O bana anlamayarak bakmıyordu. Hayranlıkla izliyordu. "Sarayın ve ormanın güvenliğini iki katına çıkarmalısın." Derin bir nefes aldım. "Genç fenrislere ani bir saldırı için hazırlık yapmalarını söyle. Sahte benin düşmana doğru gitmesiyle saldırı olsun." Başını salladı ve önümde eğildi.
"Emredersiniz Varis Kraliçem." Başını kaldırıp gitmek üzereyken tekrar konuşmamla bana döndü.
"Eksik gelirlerse onlarla evlenmeyeceğimi ilet. Ben dört eş istiyorum, ne eksik ne de fazla." Gülümsedi.
"İleteceğim ekselansları." Arkamı dönüp yürümeye başladım. Muhafızları yanına gelince durdum.
"Tüm muhafızların sadakati test edilsin. Eğer ormanda da olsa bir çöp tespit edilirse hiç birinizi affetmem." İzleniyor olabilirdim. Neler döndüğünü bilmiyordum ama benimle ilgili kesinlikle bir şeyler vardı. Daha doğrusu ailemle ilgiliydi. Gerçekleri duymaya hazır olmadığım ailemle... Saraydan içeri girdim. Taç törenimin düzenlendiği salona doğru yürüyordum.
Hangisi bilmiyordum ama biri yaralıydı ve düşmanın elindeydi. Kalbime o korku tohumları düşmüştü işte. İçten içe biliyordum çünkü. Neden yaşamasına izin versinler ki? Nefes almaya çalıştım ama çok zordu. Adrian değildi. Tek bunu biliyordum. Ben kimin yasını tutmak zorunda kalacaktım? Kimin acısı yüreğimi darlayacaktı?
Üçünü son gördüğümde içimdeki tüm nefreti kusmuştum. Haklıydım da! Ama birini son görüşüm olacağını nereden bilebilirdim? Boğazımda oluşan yumru beni mahvediyordu. Üçününde kalbini kırmıştım. Gururum yüzünden savaşa giden nişanlılarıma veda edememiştim. Döndüklerinde nişanı atacağımı söylemiştim hatta. Gururlu durmanın bu kadar pişmanlık getireceğini tahmin edemezdim.
Onlara veda etmeliydim. Ne olursa olsun hepsiyle sarılmalı ve şans dilemeliydim. Yıllarca ailesini savaşta kaybetmenin acısını yaşayan biri olarak bunu yapmalıydım. Aptalın önde gideniydim. Konu aşk hayatım olduğunda yıkmaktan başka bildiğim bir şey yoktu.
Kalbimdeki kırgınlığa kızdım. Onları nasıl affederdim ki? Ben onlara güvenip kendimi teslim ederken doğum aracı olarak kullanılmıştım. İlkimi teslim ettiğim adamın gözünde bir hiç yerine konulmuştum. Kraliçenin yaptığı hiç bir şey onların her defasında arkamdan kuyumu kazdığı kadar canımı yakmamıştı. Yanlarında olduklarını her düşündüğümde önüme geçip bana tuzak kuruyorlardı. Onlara karşı zaafımı, sevgimi, güvenimi kullanıyorlardı.
Ama bir türlü sevgim yok olmuyordu. Bana yaptıklarına rağmen yine onlar için üzülüp suçu kendimde arıyordum. Ve yaşadığım ikilemler beni yoruyordu. Onlar hayatımda olduğu sürece huzuru bulmam imkansız hale geliyordu. Bir anda göklere çıkarıp sonra yerin dibine sokuyorlardı. Mutsuzdum, hemde çok. Sağlıklı bir ilişki içerisinde olduğumuzu düşünmüyordum ve çok haklıydım. Başta ben geri adımlar atıp terslediğim için kötü bir giriş yapmıştık. Sonrasında ise iyi şeyler yaşanmamış ve daha da kötü bir hale gelmiştik. Ama şöyle bir gerçek vardı ki evliliğimiz kaçınılmazdı. Benden özür dilerlerse sıfırdan bir başlangıç için onlara izin verebilirdim. Evet, kararım buydu.
Nihayet geldiğimde kapılar açıldı. Gözlerimi yere sabitleyip düz bir şekilde yürüyordum. Keman sesinin devam etmesi hoş değildi. Onlara bir bakış attım ve elimi hafif kaldırarak durmalarını sağladım. Tahta doğru çıkan bir kaç basamak merdivenin önünde durdum. Kafamı kaldırıp kraliçeye baktım. "Töreni sonlandırmamız gerek Kraliçem. " Dudaklarım aralandı ve derin bir nefes aldım. "Nişanlılarımdan biri ağır yaralanmış." Devamını söyleyemezdim. Kraliçe ayağa kalktı.
"Bu güzel anımıza eşlik ettiğiniz için teşekkürler fakat acımız var." Gözleri bana döndü. "Saraya gelmek için yola çıkılmış mı?" Ne diyecektim? Burada Büyük bir kalabalık vardı. Söylediğim her söz yayılıp çöllere ulaşabilirdi. Aklıma gelen fikirle çenemi dikleştirdim.
"Ben almak için yola çıkacağım. Başmuhafıza beş kişiyi korumam olarak ayarlamasını emrettim." Kraliçenin kaşları çatıldı. Bana kızacaktı. "Kapılar açılsın! Tören bitti!" Kapılar açıldı ve herkes gitmeye başladı. Kraliçe söyleyeceklerim olduğunu anlamış gibiydi. Yine de bakışları kızgındı. Bizzat gidecek olmam onu endişelendiriyor muydu? Yanımıza gelen kadınla söyleyeceklerimi bir süreliğine yutmak zorunda kaldım.
"Alison'ı almadan bir yere gidemem Kraliçem. Ailesine haber vermeden böyle bir karar vermenizi de size hiç yakıştıramadım." Bu kadının derdi neydi? Acımızı görmüyor muydu?
"Bayan Vane kızınızı da alıp sarayımdan gidebilirsiniz. Şu an son düşündüğüm şey sizsiniz." Bayan Vane bana kendinden emin ve üstten bir gülümsemeyle baktı.
"Alison artık benim sağ kolum. Üzerime yüklenen görevler sebebiyle her şeye koşturamam ve tek güvendiğim kişi de Alison." Kraliçe alayla güldü.
"Gerçekten tek güvendiğin kişi nişanlının eski artığı mı?" İnanamayarak kraliçeye döndüm. Bu doğru olamazdı, değil mi?
