1. bölüm / 19
Valerius: Kızıl Tahtın Hükmü1. Bölüm
Bölümler 19Şu an: 1. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.037 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. Bölüm2.079 kelime
- 3 3. Bölüm2.014 kelime
- 4 4. Bölüm2.093 kelime
- 5 5. Bölüm2.007 kelime
- 6 6. Bölüm2.065 kelime
- 7 7. Bölüm2.095 kelime
- 8 8. Bölüm2.019 kelime
- 9 9. Bölüm2.109 kelime
- 10 10. Bölüm2.014 kelime
- 11 11. Bölüm2.013 kelime
- 12 12. Bölüm2.021 kelime
- 13 13. Bölüm2.000 kelime
- 14 14. Bölüm2.031 kelime
- 15 15. Bölüm2.030 kelime
- 16 16. Bölüm2.121 kelime
- 17 17. Bölüm2.017 kelime
- 18 18. Bölüm2.025 kelime
- 19 19. Bölüm2.049 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Camdan yola bakıyordum. Teyzem yakında dönerdi. Günde ne kadar çalışacağı hiç bir zaman belli olmazdı. Ama son zamanlar çok fazla çalışıyordu. Ona gelen insan sayısı zaman geçtikçe artıyordu. İsmi herkes tarafından duyulmuştu. Övgüyle bahsediliyordu. Bazen beni de götürüyordu. Yani eskiden çok az ve kadın müşterisi varken. Çoğalınca ve erkekler de eklenince beni evde bırakmaya başlamıştı. O yokken çıkmamı yasaklamıştı. Üç gündür evdeydim ve dışarı çıkmak istiyordum.
Teyzem her zaman güneş batmadan ya da batarken eve gelirdi. Ama son zamanlar gece kapıya gelip onu götüren müşteriler yüzünden geri gidiyordu. Bu yüzden akşam bile çıkamıyordum. Çok yoğundu. O kadar çok çalışıyordu ki kendimi kötü hissediyordum. Bütün parasını bana harcamaya çalışıyordu çünkü. Bazen yemek yemek yerine eve gelip beni alıyordu ve pahalı kıyafetler alıyordu. Onsuz dışarı çıkmadığım için ne giydiğime karışmıyordu. Bana gerçekten gözü gibi bakıyordu. Sevgisini hissedebiliyordum. Ablasının hatırası olduğumu söylerdi.
Annem ve babam şu anda Lanetliler Beşiğine ait olan kısmındaki Sylvan bölgesinde yaşıyormuş. Uzun yıllar süren bir savaş sonucu o bölgeyi çöpler almış. Lanetliler beşiğindekilere çöp deniyordu. Benim gibiler oraya her sürü bölgesinin etrafından dolaşan çöp kafesleri ile gönderiliyordu. Sürgün edilenler, gücü olmayanlar, ölmesi istenilenler, kimsesi olmayanlar ve kız çocukları oraya o araçlarla gönderilip ölüme terk ediyorlardı. Eğer şansları yaver gider ve hayata tutunurlarsa da kurt formunda yaşadıkları için insanlıklarını yavaş yavaş kaybediyorlardı. Orada sürü inancı yoktu. Omegalar vardı.
Savaş sırasında babam o omegalar ve yaratıklarla mücadele ediyormuş. Kaybedeceklerini öngörmüş olmalı ki annemle birlikte buraya gelmişler. Annemle beni burada bırakmak istemiş ama annem reddetmiş. Beni teyzeme bırakıp babamla gitmiş. Daha bebekmişim. Kısa süre sonra çöpler bölgenin o kısmını almış. Sınırlarını kadınların, erkeklerin ve çocukların kafalarıyla çizmişler diye duymuştum. Henüz kimsenin bilmediği bir liderleri olduğu da biliniyordu.
Teyzem bana sahip çıktığı için kimsesiz sayılmazdım. Ama eğer ona bir şey olursa anında oraya gönderildim. Eğer kurda dönüşebilseydim beni anında biriyle evlendirirlerdi. Ama dönüşemediğim için çöp olurdum. Kimseye söylememiştik. Kendi topuğuma sıkmak gibi bir şeydi bu. Teyzemsiz dışarı çıkamama sebebimde savunmasızlığımdı. Kurdu bile olmayan biri olarak melezlerle dolu bir yerde yaşıyorduk. Ama en güvenli yerdeydik. Eğer kraliçeye bir saldırı olmazsa tabii.
Valerius Hanedanının topraklarında yaşıyorduk. Buradaki halkın yüzde altmışı falan melezdi. Fenris ve kurt melezi. Melezler genelde kurt olarak yaşamına devam ediyordu. Fenris olmak ise büyük bir ayrıcalıktı. Kraliyete alınıyordunuz. Özellikle de bir dişi fenris... Burada tanrıça gibi görünürdü. Sadece iki tane dişi fenris vardı ve ikisininde çocuğu olmuyordu. Bunun duyulması ile savaş başlamış. Fenrislerin yakında soyu tükenecekti. Belki o zaman teyzem ölse bile yaşama şansım olurdu. Hala zincirin en zayıf halkası olsamda en azından hizmetçi olmama izin verirlerdi.
Hava kararmış olmasına rağmen teyzem gelmemişti. İster istemez endişelenmiştim. Kalkıp mutfağa gittim. Kendime bir bardak su alıp kendimi yatıştırmaya çalışarak içtim. Başına bir şey gelme düşüncesi bile beni mahvediyordu. Annemden farksızdı o benim için. Arkadaşım, annem, babam, teyzem yani kısacası her şeyimdi. Sonrası değil asıl yok oluşu beni mahvederdi. Bunu düşünmek bile istemiyordum. Kapı çalınca için rahatlayarak kapıya koştum. Derin bir nefesle ve yüzümde gülümsemeyle kapıyı açtım. Teyzem zannetmiştim ama değildi. Gülümsemem soldu. "Bayan Hall?" İki tane iri melez kapımızdaydı. Sanırım yardıma ihtiyaçları vardı.
"Teyzem eve daha gelmedi ama durum acilse size yardımcı olabilirim. Zoe teyzem bana elinden geldiğince öğretti." Yardımcı olmak için söylemiştim ama umurlarında bile gözükmüyordu.
"Yarın sabah gönderilen araba ile Kraliçenin huzuruna çıkması bekleniyor. İlet." Ve arkalarını dönüp öylece gittiler. Bu teyzem kademe atlıyor demekti. Memnuniyetle gülümsedim. Ulaşabileceği en üst noktaya ulaşmıştı. Kraliyet şifacısı olacaktı. Artık sarayda yaşayacaktır! Şaka gibiydi. Kapıyı kapattım. Sevinçle zıpladım. Belki orada hizmetçilerin kızlarıyla falan arkadaş olabilirdim. Orada daha özgür yaşayabilirdim. Mutluluk dansları yapmaya çoktan başlamıştım. Oradan oraya kuğu gibi süzülerek atılıyordum ve birden balerin hareketleri yapmaya çalışıyordum. Bir süre saçma figürlerim devam etti. Hava tamamen karardığında gaz lambalarını yaktım. Sarayda basılarak yakılan ateşlerden olduğu söyleniyordu. Sadece orada vardı. Elektrik denen bir makine bulunmuştu. Teyzem söylemişti.
Kapı sesini duyunca gülücükler eşliğinde kapıyı açtım. Teyzem yüzüme bakıp tüm yorgunluğuna rağmen gülümsedi. "Geç geldiğim için kız anı bekliyordum ama bundan oldukça hoşnut duruyorsun?" İçeri girdi. Kapıyı kapatıp tüm neşemle koluma girdim. Beraber mutfağa girip masaya oturduk.
"Senden önce saraydan adamlar geldi!" Heyecanla şakıdım. Gerilmişti. Tedirgin yüz ifadesini görünce beklemeden konuştum. "Sabah kraliçenin huzuruna çıkacağını iletmemi istediler." Neşem tedirginliği yüzünden sönmüştü. Gözlerini kaçırdı. "Neden sevinmedin? Kraliyet şifacısı olacaksın Zoe teyze!" Onu heyecanla sarstım. Ama hala mutlu görünmüyordu.
"Seni gördüklerine göre kraliçe yanımda getirmemi ister. Sırrını onların gözü önünde nasıl saklarız?" Korkuyla bana baktı. Saçımı okşadı. "Bunu kabul edipte seni tehlikeye atamam." Elini tutup indirdim.
"Burada daha fazla durursak neden evde hapis hayatı yaşadığımı merak edecekler. Daha düşük bir yere gidersen daha da göze batacağız." Nefesimi sıkıntıyla verdim. "Kraliçe neden reddettiğini sorarsa ne diyeceksin?" Gözlerini kaçırdı. Sorumu gerçekten düşünüyordu. Gözlerindeki parıltıyla bana baktı.
"Okula başlaman gerektiğini! Seni burada okula yazdırırız ve hayatımıza devam ederiz." Diğerlerini susturmak için yeterli olabilirdi. Saraya gitmemek konusunda kararlı duruyordu. Bir şey demedim. Tüm heveslerim dönerken ikimizede hazırladığım yemeklerden koydum. Onu beklemeden yemeye başladım. Aramızda uzun bir sessizlik olmuştu. Bu duruma üzülmemin sebebi yeni hayatın bana istediğim yenilikleri verebileceği düşüncesiydi. Ama bunun yerine evlenme meraklıları ile aynı okula gönderilecektim. Oradan başarıyla mezun olup evlendirilmek için açılmış bir okuldu. Ben kitap okumayı sevip hayaller kuran biriydim. Kurtlar gibi değildim. Kafamı mühürle bozmamıştım. İstesemde bozamazdım. Kurt olmadığım için o imkansızdı. Olsam bile zordu. Mühür herkese uğrayan bir şey değildi. "Seni korumak için yaptığımın farkındasın değil mi?" Başımı salladım ona bakmadan. İstemsizce soğuk yapıyordum. Teyzemi de anlıyordum. Tek başına onun olmayan bir çocuğa bakıyordu. En iyi şartları sunmak için ise elinden geleni yapıyordu. "Bugün neden geç geldiğimi sormayacak mısın?" Sesindeki heyecanı hissedince ona baktım.
"Neden geç geldin?" Bu soru yeni aklıma gelmişti. Kaşlarım çatıldı. "Çok sıkıldım!" Güldü.
"Seni dışarı çıkarmak için!" Gülümsedim. Günler sonra evden çıkacaktım. Ayağa kalktım.
"Hemen çıkalım." Odama gittim. Üzerimde tişört ve tayt vardı. Siyah taytın üzerine koyu yeşil sweatimi geçirdim. Odamdan çıktığımda teyzem mutfakta bulaşık Lara girişmişti. Onları tamamen unutmuştum. Yanına gidip yardım ettim. İşimiz bittiğinde dışarı çıktık. Teyzemin koluma girdim ve yürümeye başladık.
Bildiğim tek yer burasıydı. Hiç buradan çıkmamıştım. Evden bile nadiren çıkıyordum! Çünkü teyzem hep çalışıyordu. Başka yerler görmeye vaktimiz yoktu. Bana yapabileceğinden daha iyi bir gelecek için çabalıyordu. İşini de bu yüzden bana öğretmek istemişti. Devam etmem için. Sonra da bunun imkansız gözükmesi onu durdurmuş gibiydi. Sebebini bilmiyordum aslında. Sadece tahminlerim vardı. "Çok sessizsin. Ne düşünüyorsun?" Ağzım sussa zihnim susmazdı. O da bunu biliyordu.
"Teklifi reddet tamam ama bari bende seninle geleyim. İlk ve son kez sarayı görmek, başka yerlere gidebilmiş olmak istiyorum." Yalvaran bakışlarımı teyzeme çevirdim. Bu fikrin hoşuma gitmediği belliydi. Beni tehlikeye atmak istemiyordu. "Lütfen teyze! Zaten sabah gidip akşam döneceğiz." Yavru köpek bakışlarımı ona çevirdim. "Lütfen!" Bana baktı.
"Çok tehlikeli Bella." Gözlerindeki endişeyi görüyordum. Hayır dememek istediğini gördüğüm gibi. Ufak bir acıklı gösteri ile onu ikna edebileceğimi anlamıştım.
"Sürekli evde bir başıma vakit geçiriyorum. Duvarlarla konuşmaktan delirmek üzereyim!" Gerçekten çok yalnız hissediyordum. "Böyle basit bir isteği bana çok görme Zoe teyze. Annem ve babamın uğruna kendilerini feda ettiği sarayı görmek istiyorum." Son cümlemle gözlerini kaçırdı. Kardeşinin ölümü hala ona ağır geliyor olmalıydı.
"Tamam." Sevinçle zıpladım. İşaret parmağımı bana doğrultarak konuştu. "Çok çok uslu olacaksın. Sözümden asla çıkmayacaksın!" Başımı salladım heyecanla.
"Söz! Hiç çıkmayacağım." Gülümseyerek ona daha çok yaklaştım. "Çok heyecanlıyım!" Ağzımdan sevinç nidaları yükseldi. Halamla yürümüş ve günü hakkında sohbet etmiştik. Bugün baktığı hastaları anlatmıştı. Genelde kurtlar arasında çıkan tartışma sonucunda yaralananlar oluyordu. Ya güç ya da kıskançlık uğruna çıkıyordu bunlar da. Bir tane Bebek hayata getirdiğini anlattı. Kordonu boynuna dolandığı için az kalsın ölecekmiş ufaklık.
Sonunda eve döndüğümüzde kapıda üç beş kişi vardı. Teyzem gecenin bittiğini mahcup gülümsemesini sunarak haber verdi. Ben eve geçerken o da hastalarla birlikte gitmişti. Küçük bir şifa evi vardı. Orada ilgileniyordu hepsiyle. Eğer ev kapalı olursa buraya geliyorlardı. Güneş battıktan sonra gelen hastalara daha pahalı bakıyordu. O yüzden genelde sabah gelirlerdi.
Kitabımın kalanını bitirdikten sonra yatağıma uzandım. Sabah erken kalkıp hazırlanmam gerekiyordu. Dudaklarımda beliren gülümseme ile heyecandan midemi hissedemez olmuştum. Saraya gidecektim! Rüya gibiydi. Kraliçeyi eğer şansım varsa görecektim. Bir Kraliçe nasıl olurdu ki? Tavan ile bakışırken düşünmeye başladım. Bir kere halkını sevmeliydi. İnsan sevmediği birilerini koruyamazdı. Sert bir mizacı olmalıydı. Ama o sıkıcı salondan çıkınca içinden oldukça eğlenceli bir kişilik dökülmeliydi. Hayalimdeki kraliçeyi inşa ediyordum resmen.
Çok güzel olmalıydı. Muhteşem elbiseleri de vardı kesin. Ona hayranlıkla bakakalacağımdan emindim. Onlar Fenristi! Herkesi büyülemek gibi bir özellikleri vardı.
Hayal kurmaya devam ederken gözlerim ne kadar kapandı anlamamıştım bile. Bir anda yine kabuslar aleminde bulmuştum kendimi. 14 yaşımdan beri aynı kabusu görüyordum. Korkun bir ormanın içindeydim. Karanlık tüm bölgelerini ağaçlara vuruyordu. Rüzgar arada kulakları rahatsız edecek bir uğultu yapıyordu. Başta her şey normaldi. Sanki gece ormandaymışım gibiydi. Ay tüm güzelliğiyle üzerime vuruyordu. Dolunay evresindeydi. Tek ışık kaynağım o olmasına rağmen görebiliyordum. Bir korkum yoktu.
Sonra birden içime bir duygu yerleşmeye başlıyordu. Korku taneleri kalbime ekiliyordu. Hızlı bir şekilde topraktan çıkıp filizlenmeye sonra da büyümeye başlıyorlardı. Korku kalbimde yavaşça büyüyordu. Ardından vücuduma yayılmaya başlıyordu. Sanki felaketin habercisi gibi. Korkudan titremeye başlıyordum. Havada ağır bir atmosfer beliriyordu. Ve ben düşünmeden arkamı dönüp koşmaya başlıyordum. Çıplak ayaklarım yerdeki taş ve dallar yüzünden acıyordu. Kollarımı ağaçlar sıyırıyordu. Rüzgar kulağımda inanılmaz bir uğultu bırakıyordu. O kadar korkmuş ve o kadar hızlı koşuyordum ki çıplak omuzlarım üşümeye başlıyordu. Ama ben son sürat atan kalbim yüzünden üşüdüğümü bile hissetmiyordum. Adrenalin tüm damarlarımda dolaşıyordu.
En kötüsü de beni bir şeyin kovaladığını bilmeme rağmen neyin kovaladığını bilmememdi. Beni korkudan titretenin ne olduğuna bakamıyordum bile. Sadece kalıyordum. O da beni yakalamıyordu. Avıyla oynuyor gibiydi. Buradaki av benden başkası değildi. Eğlendiğini hissediyordum. Ama nedenini bulamıyordum. Bakacak cesareti bile bulamıyordum kendimde.
Ve şimdi olduğu gibi nefes nefese, terörle kaplı bir şekilde uyanıyordum. Bakma isteği ile dolup taştığım ve kafamı çevirecek gibi olduğum zamanlar çığlıklarla utanıyordum. Teyzemi yine o kadar korkmuş bir şekilde görmemek adına artık o dürtüme el atmış ve durdurmuştum. Ayağa kalkıp mutfağa gittim. Kendime bir bardak su doldurdum. Hava karanlıktı. Banyoya gidip dış aldım. Teyzem bu huyumdan nefret etse de genelde gecenin bir yarısı terörle uyandığımda yıkanıyordum. Onu zaten az olan uykusundan uyandırmamak için de soğuk suyla yıkanmaya alışmıştım. O kadar sese uyanmaması imkansızdı çünkü. Burada kullanılan yöntemler şehirdeki kadar modern değildi. Suyu ısıtıp kullanmamız gerekiyordu.
Yıkandıktan sonra havluyla çıkıp odama gittim. Pencereden yansıyan ve çıkmakta çok aceleci olan güneşi görmekle saçlarımı aşırı derecede kuruladım. Hemen kuruması gerekiyordu. Göze batmaması ve hemen kuruması için büyük bukleler yapmamı sağlayan saç şekillendiricime sardım. Dolabını açıp kıyafetlerime bakınmaya başladım. Lacivert elbisemi çıkardım. Hızlıca üzerime geçirdim.Hem göze batmayan hem de kraliçenin huzuruna çıkabileceğim bir elbiseydi. Sol omzu düşüktü. Kolları bol değildi ama derime yapılması için bir iki parmak bolluk vardı. Ellerime doğru çok hafif ispanyollaşıyordu. Belime kadar bedenimi sarıp hafif katlar düşüyordu. Sonrası ise fırfırlı bir mini elbiseydi. Kahverengi kalın topuklu çizmelerimi giydim ayağıma. Şehire gidip böyle modern kıyafetler alıyorduk.
Güneş tamamen doğduğunda saçlarımı da açtım. Bukleler belimden aşağıya düştü. Saçlarım oldukça uzundu. Teyzem kesmemi sevmezdi. Bu yüzden belime kadar uzuyorlardı. Ön tutamları daha kısa kullanmayı sevdiğim için katlı kesiyorduk saçlarımı. Kuaförüm teyzemdi.
Dudaklarıma ve yanaklarıma kızıllık kattım. Bu görüntü çok hoşuma gidiyordu. Odamın kapısı tıklatıldığında kafamı o tarafa çevirdim. Teyzem içeri girdi. Eğer gelmemesi gerekiyorsa bağıracağımı bilirdi çünkü. "Kapıda bizi bekliyor araba." Hemen ayağa kalktım. Birlikte kapıyı kilitledik ve arabaya geçtik.
Midemde uçuşan sayısız kelebekle birlikte yolculuğumuz başladı. İlk kez seyahat ediyordum. İlk kez heyecandan kusmak istiyordum. Midem bomboş olmasına rağmen. Kraliçeyi görme fikri beni çıldırtacak seviyeye getiriyordu. Fenrisleri görecektim ilk kez. Bu çoğu kişiye kısmet olmayan bir şeydi. Sayıları çok az kalmıştı. İçimde patlayan heyecan dalgaları beni nefessiz bırakıyordu. Dudaklarımda kocaman bir gülümseme belirdi. Sonunda başarmıştım. Bir günlüğüne de olsa evden çıkmıştım. Uzağa gidiyordum. Saraya... Dün gece hayalleri ile uyuyakaldığım o muhteşem yere... Masallarda anlatılan o çatılardan daha büyük bir yere... Hayallerimi hayata geçirmeye gidiyordum. Gözlerimi huzurla kapattım. Her yerinin bembeyaz olduğunu düşünüyordum. Saflığı ve inancı simgelerdi. Berraklığı sunardı beyaz. Meleklere yakıştırılabilinen tek renk beyazdı. Kraliçe de bir melek olabilir miydi? Görüp öğrenmek istiyordum.
Teyzem bana küçükken her gece masal okurdu. Kitapları bana o sevdirmişti. İçlerindeki dünya beni öyle büyülemişti ki çıkamamıştım. Kaybolmuştum ve bu beni çok mutlu etmişti. Küçük yaşta okuma yazma öğrenmiştim bu sevda yüzünden. Bizzat teyzem öğretmişti. O günden sonra da evimizden hiç kitap eksik olmamıştı. Bitirmeden yeni kitaplar getirirdi hep. Onlar benim dostum olmuştu. Hiç şikayetçi de değildim.
Yolculuğumuzda bir süre sonra uyuyakalmıştım. Güneş doğduktan sonra bana uğramayan kabusum sayesinde huzurlu bir uykuydu. Teyzem uyandırana kadar bulunduğum arabanın varlığını bile unutmuştum. "Geldik Bella." Tedirgin gözlerle bana bakıyordu. Aklıma dolan gerçeklerle gözlerim kocaman açıldı. Kendimi hızla arabadan dışarı atıp hayallerimdeki saraya baktım.
Bölüm etkileşimi
