Valerius: Kızıl Tahtın Hükmü kitap kapağı

18. bölüm / 19

18. Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: 18. Bölüm

Portakal suyumdan bir yudum aldım. Sabah kraliçenin isteği üzerine kahvaltı için kaldırılmıştık. Fenrisler ve ben... Çok saçma bir ortamda gibiydim. Tüm fenrisleri ilk defa bir arada görüyordum. Nişanlılarım oldukça gergin gözüküyordu çünkü üç adet eşsiz fenris gözlerini bana dikmişti. Kraliçenin malum eşinin gözleri de üzerimdeydi. Çok gergindim.

"Savaşta çok kaybımız olduğunu duydum." Ağzına bir parça peynir atarken konuşmuştu bana tecavüz etmeye çalışan kraliçenin eşi.

"Karşı tarafın kaybı daha fazla, baba." O adam babası mıydı? Caelum kraliçenin oğlu muydu?

"Bu bizimde kaybımızın çok olduğunu değiştirmiyor, oğlum." Kraliçenin cümlesiyle bir oğlu olduğunu daha öğrenmiş olmuştum. Beni babasından kurtarmıştı.

"Öncülüğünü bizim yaptığımız savaşta sizce bir kusur mu var Kraliçem?" Adrian'ın buz gibi sesi duyuldu. Tek bana değil, sanki herkese mesafeliydi. Müdahale etmem gerekiyormuş gibi hissediyordum.

"Kraliçenin öyle demek istediğini zannetmiyorum sevgilim. Kahvaltı sofrasında bu kadar gerilmeye gerek var mı?" Gülümseyerek önce nişanlılarıma sonra da kraliçeye baktım. Kraliçe gülümsedi.

"Tabi ki de yok. Daha tatlı şeylerden konuşmaya ne dersiniz?" Gülümsemesi genişledi. "Evlilik gibi. Dolunay yaklaşıyor." Gülümseyerek portakal suyumdan bir yudum daha aldım.

"Testler yapıldı mı anneciğim? Kısır bir gelini tahta oturtmak istemezsiniz diye düşünüyorum." Zar zor yuttum ağzımdaki meyve suyunu. Kraliçenin kızı tüm asiliği ve sınır bilmez haliyle konuşmuştu.

"Fenrisler kısır çıkmaz. Sadece sen istisnasın Lyra." Unuttuğu bir detay ile kraliçeye döndüm.

"Yalnız ben fenris değ-" Lucian sözümü kesti.

"Bugün yapılacak çok işimi-" onun sözünü ise üzerini değiştirip gelecek olan ama bir türlü kahvaltıya gelemeyen Dorian açılan kapılar ile böldü. Çok sert açmıştı.

"Ne yaptın sen Bella?" Bana bağırmasıyla gözlerimi tabağıma diktim. Kumaş peçetemi alıp dudaklarımı hafifçe sildim. "Gözlerime bak!" Baktım.

"Dorian, ses tonuna dikkat et." Lucian uyarıcı bir tonla konuştu. Üçü de ayağa kalkmıştı. Bende kalktım ve atılmaya hazır Lucian'ı geri çektim.

"Böyle bir şeyi nasıl yaparsın? Aklım almıyor!" Ellerini saçlarına geçirdi.

"Neler oluyor burada?" Kraliçe hala oturuyordu. Bir Dorian'a bir bana baktı. Açıklama bekliyordu.

"Metresi kısırlaştırdım." Bekleneni sundum. Durumun özeti buydu. Kraliçenin keyifli gülümsemesini gördüm. Beklentisinin üstünde bir şey yapmışım gibi bakıyordu. Dorian'ın gözlerine baktığımda gülümsemem soldu. Bana ilk kez böyle bakıyordu. Karşısında bir canavar varmış gibi.

"Ne yaptım dedin?" Caelum durumu anlamaya çalışıyor gibiydi. Ama ben bir çift kehribardan gözlerimi alamıyordum. Onun yaptıklarından sonra nasıl hiç bir şey yapmazdım? Benim ailemi dağıtıp aile kurmayı planlıyordu.

"Öğrendiğine göre onu ziyarete gittin." Güldüm. Alaylı bir şekilde gülmek istemiştim ama dudaklarımda sadece acının izleri vardı. Titreyen dudağımla ne yapacağımı bilememiştim. Herkesin gözünün önünde zayıf görünmek istemiyordum.

"Artık bu saraydakilerden bir farkın kalmadı Bella. Sende bir canavar oldun, tebrik ederim." Arkasını döndüğünde muhafızlara baktım. Kapıyı açmamaları için. "Açın." Etrafa yaydığı aurası muhafızları boyun eğmeye zorlamıştı. Kapıdan çıkıp yine metresinin yanına doğru gitmeye başladı.

"Kısırlaştırma iyi bir fikir ama Dorian gibi korumaya meyilli erkekleri metrese daha çok yaklaştırır tatlım." Sendelediğimde Lucian beni tuttu. Alison'a gidiyordu.

"Onu odasına götür ve kilitle. Aklı başına gelene kadar çıkarma." Adrian'a şaşkınlıkla bakmak için kafamı çeviriyordum ki Lucian beni omzuna attı. Böyle bir şey beklemediğim için korkuyla çığlık attım.

"İndir beni Lucian!" Bağırsamda boşunaydı. Yumruklarımı sırtına geçirmeye başladım.

"Ne yaptın sen? Ne dedin ona?" Adrian'ın bağırışlarını duyuyordum. "Bella asla böyle bir şey yapmazdı hem de en yakın arkadaşı-" kraliçe sözünü kesti.

"Ona sadece gerçekleri söyledim. Ve bence nişanlının içindeki cevheri göremiyorsun sevgili oğlum." Kapıdan çıktığımız için daha fazla bir şey duyamamıştım. Çırpınmayı da bırakmıştım. Çünkü Adrian'ın cümlesi kafamda yankılanıyordu. Asla böyle bir şey yapmayacağımı söylemişti. Ama yapmıştım.

Gerisi çok donuktu. Odaya girdik, Lucian kapıyı kilitledi ve beni yatağa bıraktı. Gözlerim ise yine o aşina olduğu tavanda takılı kaldı. Ben ne yapmıştım? Gerçekten kendimi yine cezalandıracak mıydım? Bana yapılanlardan sonra nası kayıtsız kalabilirdim? İhanete uğramıştım ama yine suçlu ben mi olmuştum? Üç gün boyunca ölmekten beter halde bir odaya hapsetmiştim kendimi. Alison ve Dorian ile ilgili her anımı düşünmüştüm. Tüm eksik parçaları yavaş yavaş birleştirmiştim. Her parçada yeni bir sinir krizi geçirmiştim. Kalbim un ufak olmuştu. Dışarı çıktığım an ise Alison'ın benim kahrolduğum o günlerde planlar yaptığını öğrenmiştim. Nişanlımi aile olmak için ikna etmeye çalışmıştı. Anlaşılan başarılı da olmuştu. "Neler oldu Bella? Anlat bana." Gözümden bir yaş süzüldü ve yatağa doğru aktı.

"En yakın arkadaşımın ve aşık olduğum adamın bana ihanet ettiğini öğrendim Lucian. Daha ne olabilir?" Ağzımdan bir hıçkırık kaçtı. "Ben onu ailesinden korumaya çalışırken onun kuracağım aileyi dağıtmaya çalıştığını öğrendim." Yumruğumu yatağa geçirdim. Yaşlar durmuyordu. Tavan artık bulanıktı. "Güvendiğim herkesin sırtıma hançer saplaması yetmiyormuş gibi birde boynuzlandım." Güldüm. Acı dolu bir gülümsemeden oluşuyordu.

"Dorian'dan bahsediyoruz Bella. O her şey olabilir ama iki yüzlü biri olamaz." Koşa koşa metresine gitmesinden anlaşılıyordu bu durumda zaten. Geceyi benimle geçirmişti. Birlikte uyumuştuk. Sabah ise bir bahaneyle kaybolmuştu. Geri döndüğünde ise utanmaz bir şekilde gittiği yeri açık etmişti. Metresi gece acı çekerken o benimle zevkten dört köşe oluyordu. Alison bunu biliyor muydu? Zavallı, tabi ki de bilmiyordu. Tıpkı benim bilmediğim gibi. "Zehrini içine akıtma. Konuş Bella." Cıkladım.

"Söyleyecek hiç bir şeyim kalmadı." Kafamı yataktan kaldırdım ve ona döndüm. Tekli koltuğa oturmuştu. Dorian'ın oturduğu o yere. "Çünkü bildiğini açık ettin Lucian." Birbirlerinin sırlarını benden mi saklıyorlardı, cidden mi? Anlamıştım işte. "Her bir detayı bilmek istiyorum." Öfke dolu bakışlarım üzerindeydi.

"İyi değilsin. İçinde uyuyan bir şeyler uyanmış gibi hissediyor musun?" Dudaklarım kenara kıvrıldı. O aptal kız bileklerini kesmişti ve ölmüştü. Ben bambaşka biriydim. Ben mekanı teslim ettiği kişiydim. Ben yaralı bir kurttum.

"Konuyu değiştirme. Anlat, dedim." Derin bir nefes aldı.

"Emrivakilerden hoşlanmam." Yalvarmamı mı istiyordu? Çok beklerdi. "Ama şunu bilmeni istiyorum. Ben gülümsememi beğenen o tatlı kıza aşığım, sana değil." Başımı geri yatağa bıraktım. Tavanı izlemek onun gözlerine bakmaktan daha iyiydi. İçimde bir kimlik savaşı vardı. Farkındaydım. Kana aç bir canavara karşı kendine bile zarar vermekten korkan bir kız savaşıyordu. O düellodan beri hemde. Birini öldürdüğüm gece içimde bir şeyler gözünü açmıştı. Hatta öldürmeden hemen önce...

"Bir şeyler oluyor Lucian." Nefes alamadım. Bir kurda sahip olmak değildi bu. Gerçi o duyguyu da bilmiyordum ama sanki daha feci bir şeyler vardı. "Kontrolü sanki uzun zaman önce kaybettim de hala fark edemiyor gibiyim." Anlamlandıramıyordum. Kafam karışıktı ve tek isteğim gözlerimi kapatmaktı. Kapattığım an geri çekilecektim. "Bir kurt bunu yaşayabilir mi? Neyim var benim?" Korkuyordum. Bana neler olduğunu bilmiyordum. Yaşadıklarımdan sonra delirmiş miydim?

"Geçmişini öğrenmen gerek Bella. Artık sorman gerek." Ailemi sormamı istiyordu. Sahte geçmişlerini unutup, yıllarca çektiğim acıyı hiçe saymamı bekliyordu. Çok beklerdi. O soruyu sormayacaktım. Benim ailem bir savaşta ölmüştü. Son anlarına kadar diyarı korumuşlardı. Aşkları, şerefleri ve onurlarıyla birlikte mezara girmişlerdi. Gerçek buydu. Değişmeyecekti. "Annen-" sözünü ani bir çıkışla kestim.

"Duymak istemiyorum!" Hazır değildim ve hiç bir zaman hazır olmayacaktım. "Git Lucian." Burada durursa geçmişin peşini bırakmayacaktı. Kaçtığım her şeyi yüzüme vurmaya çalışıyor gibiydi.

"Ben giderim, susarım Bell ama Adrian değiştiğini fark etti ya da edecek. Onu istesende gönderemezsin." Adrian boyun eğmez biriydi. Her şeyden, herkesten çok farklıydı. Bunu anlamak için gözlerine bir kez bakmak yeterliydi. Aşılmaz duvarlarını kuracağı herhangi bir cümle ile fark edebilirdiniz. "Geçmişi bilmeden, ne olduğunu bilmeden kontrol edemezsin." Sanki basit bir kurt değilmişim gibi konuşuyordu.

"Geceleri uyuyamadığımı biliyor musun?" Onun bu sözleri kafamda kabuslarımı canlandırmıştı.

"Yaşadıklarından sonra çok normal." Yatağa oturdu. Yanıma yattı ve birlikte tavanı izlemeye başladık.

"Kabuslarım yaşadıklarımdan önce de vardı. Çığlık atarak uyandığım sayısız gece var." Başını bana çevirdi. Bunu beklemiyordu. "Hep aynı kabusu gördüm." Boğazımda sanki kelimeler düğümleniyordu. Sanki yine o ormandaydım ve koşuyordum.

"Ne görüyordun?" Benim hakkımda bilmedikleri o kadar çok şey varken nasıl nişanlım oluyorlardı? En sevdiğim rengi biliyorlar mıydı? Kitap okumaktan hoşlandığımı? Yıldızları izlemeyi çok sevdiğimi? Hiç bir şey bilmiyorlardı. Kabus kısmını bilmemeleri normaldi. Onlar varken görmüyordum. Sanırım güvende hissettiğim için olabilirdi.

"Ormanda bir şeyden kaçıyorum." Fenris olduğunu söylemek istememiştim. Bence yaşadıklarımdan sonra etkilenip kabuslarıma eklediğim bir detaydı. "Lucian sence ben kendimde olmayabilir miyim?" Çünkü ben böyle biri değildim. Birini öldürmezdim. En yakın arkadaşım bana ihanet ettiğinde ondan anneliğini çalmazdım. Ceketimi alır ve burayı terk ederdim. Beni aldatan biriyle evleneceğim günü beklemezdim. Başımı ona çevirdim. "Tüm bunlar da ne?" Kaşları çatıldı. Hiç bir şey anlamadığı oldukça belliydi. "Kurtlar iki ayrı benliğe bürünmez." Nefes nefese gibiydim. "Benim ailem kimdi?" Beklenmedik bir soru sorduğum yüzünden anlaşılıyordu. Halbuki az önce anlatmasını istemem için uğraşıyordu.

"Senin baban Kraliçenin abisi ve ilk eşiydi." Kaskatı kesildim. "Annen ise-" elimi dudaklarına bastırdım.

"O psikopat kadın benim annem değil." İki nişanlım ile kardeş miydim ben? Saçmalıktı! Kraliçenin kaderini yaşamayacaktım. Gerçek bir deli olarak o tahta asla oturmazdım.

Elimi öptü ve dudaklarının üzerinden çekti. "Sorun da zaten tam burada başlıyor. Senin annen Kraliçe değil. Yani en azından Valerius'un Kraliçesi değil." Delirmek üzereydim. Nefes nefese gözlerimi tavana geri çevirdim. Aile geçmişim hayatımdan daha karışıktı. Babam kardeşiyle evlenmiş ve resmen ona tecavüz etmişti. Kraliçe çok küçük yaşta evlendirilmişti. Bana tecavüz etmeye kalkan adamın babam çıkma ihtimali kaçtı?

"Babam hangisiydi? İsimlerini bilmiyorum ama-" sözümü kesti.

"Baban öldü." Zar zor yutkundum. Göğsüm sıkışıyordu. Hayallerimdeki kahraman baba figürü yok oluyordu. Kardeşiyle yatan, üstelik eşini aldatan ve en önemlisi ise ölmüş bir babam vardı. "Annenin yaşadığı ya da öldüğü hakkında bir bilgimiz yok. Onu son gören teyzenmiş." Benim annemde kimdi? Babam ona tecavüz mü etmişti? Herhangi bir kadın tecavüzcü pisliğin tekiyle yatmak istemezdi. Geçmişime bir darbe daha vuruldu. Yaşamak istediğim aşkı yok etti. Anne ve babam sandığım o figürler yok oldu. Yerine acı gerçekler inşa edilmeye başlandı. "Teyzen demek ne kadar doğru bilmiyorum ama aranızda herhangi bir akrabalık yok." O gerçeğin farkına varmıştım. "Kraliçeye anlattığı kadar hikayeyi biliyorum ama istersen anlatabilirim?" Daha fazlası olamazdı, değil mi? Bir bu kalmıştı. Öğrenmek istiyordum.

"Anlat." Gözümden bir yaş süzüldü. Annem ölmediyse çocuğunu nasıl bir yabancıya vermişti öğrenmek istiyordum. Gerçek annemin bana sahtesi kadar değer vermediğini duymak istiyordum.

"Zoi ve eşi savaş sırasında orada görevlilermiş. Bayan Hall orada şifacı ve Bay Hall ise komutanmış. Tanışmış, aşık olmuş ve orada evlenmişler." Zoi teyzemin hiç evlenmediğini düşünmüştüm. Aşkı tattığı aklımın ucundan bile geçmemişti. "Hamile kalmış. Haber vermek için Bay Hall'in dönmesini bekliyormuş." Hikayenin acıklı olduğunu anlamıştım. Başını tavana çevirdi. "Yaralı olduğu haberi gelmiş ve Zoi koşarak ona gitmiş. Anneni onlardan biri zannedip saldırmışlar." Nasıl yani? Zannetmişler derken? Annemin bir çöp olduğunu sanıyordum.

"Benim annem kimdi Lucian?" Geçmiş zamanlı konuşmayı geleceğe tercih ederdim.

"Lanetliler Beşiğinin isminin nerede geldiğini biliyor musun?" Böyle bir şeyi sorgulamak hiç aklıma gelmemişti. "Lanetli Kraliçe ve kızlarının oraya sürgün edilen ilk kişiler olmasından dolayı." Lanetli Kraliçe mi? Kulağa korkutucu geliyordu.

"Neden bir kraliçe sürgün edilsin ki? Hemde kızları varsa..." Dişi fenris her şey demekti. Bir tanedende bahsetmiyordu. En az iki kızı vardı.

"Eskiden tahta sadece erkekler çıkardı ve dişi fenrisler dünyaya erkek varisler getirilmesi için kullanılan bir araç olarak görülürdü." Valerius'un tarihi istemsizce merak konum olmuştu. Geçmişindeki saçmalıkları okumak istiyordum. "Hiç erkek çocuğu olmamış, kocası öldüğü için tahta çıkmış bir Kraliçe, fenrisler tarafından hoş karşılanmadı." Taht onun hakkıydı. Bir kadın onlardan üstün oldu diye onu sürgün mü ettirmişlerdi? "Çocuklarından birini varis yapmaya zorladılar. Kraliçenin varis yaptığı kızının kafasını kesip uyuduğu yatağın içine koydular." Bunlar gerçekten yaşanmış mıydı? Lütfen aptal bir şaka olsun! Kendi çocuğunun kafasıyla aynı yatakta uyumuştu. "Varis öldürmek ciddi bir suçtur ve cezası ölümdür. Suçu Kraliçeye atıp çocuklarıyla birlikte onu Lanetliler Beşiğine sürgün ettiler." Kendi çocuğunun yasını tutamadan çocuk katili olmakla suçlanmıştı. Fenrisler her zaman kötülerdi. "Söylenenlere göre Lanetli Kraliçe o zaman ölen eşinden hamileymiş." Tüm bu acılara nasıl dayandığını bilmiyordum.

"Peki aşık mıydı? Ölen eşine yani." Başımı hafif ona çevirdiğimde yüzündeki tatlı tebessümü gördüm.

"Kralın ailesi onu Kraliçe olmaya uygun biri olarak görmemiş ve Kralda ertesi gün tahttan vazgeçtiğini duyurmuş. Sebebine ise maviye olan aşkımdan demiş." Başını bana çevirdi. "Kraliçenin gözleri maviymiş. Ailesi evlenmelerine böyle izin vermiş." Dudaklarımda tatlı bir gülümseme belirdi.

"Benim için tahttan vazgeçer miydin? Düşünmeden söyle!" Kahkaha atarak başını tavana çevirdi. "Lucian!" Gülümsemesi sevimli bir hale dönerken başını tekrar bana çevirdi. Gözleri gözlerimin derinliklerine hapsolmuş gibiydi.

"Bir çift maviye olan aşkım bana bu sarayı yerle bir bile ettirebilir." Yanağına küçük bir öpücük kondurdum. Sözleri samimiydi. "Asıl kısma gelecek olursak eğer, senin annen Lanetli Kraliçenin yaşayan en büyük kızı. Saraydan sürgün edilmeden önce evlenmeyi bekliyorlarmış." Bu kadar yakın bir akrabalık beklemiyordum. Bu olaylar o kadar da geçmişe hitap etmiyordu o zaman. "Annen seni korumak için ağır yaralanmış. Daha fazla koruyamayacağını anlayınca da seni Zoi'ye verip kaçmış. O kadar yarayla yaşama ihtimali yokmuş." Son anına kadar beni koruyan ve ölmeden önce de beni koruyabileceğini düşündüğü, kendi gibi anne olmak üzere olan birine beni emanet etmişti. "Zoi'nin kocasını annen öldürmüş. Buna canlı şahit olunca da çocuğunu düşürmüş." Yutkundum. Ailesini yok eden kadının çocuğuna yıllarca bakmıştı. Nasıl dayanmıştı? Her gözlerime baktığında annemin kocasını parçaladığını görmemiş miydi? "Sen soylu bir Prensessin Bella. Kraliyet bağlarına dayanan bir fenrisin sahibisin."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…