5. bölüm / 19
Valerius: Kızıl Tahtın Hükmü5. Bölüm
Bölümler 19Şu an: 5. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.037 kelime
- 2 2. Bölüm2.079 kelime
- 3 3. Bölüm2.014 kelime
- 4 4. Bölüm2.093 kelime
- 5 5. Bölüm2.007 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm2.065 kelime
- 7 7. Bölüm2.095 kelime
- 8 8. Bölüm2.019 kelime
- 9 9. Bölüm2.109 kelime
- 10 10. Bölüm2.014 kelime
- 11 11. Bölüm2.013 kelime
- 12 12. Bölüm2.021 kelime
- 13 13. Bölüm2.000 kelime
- 14 14. Bölüm2.031 kelime
- 15 15. Bölüm2.030 kelime
- 16 16. Bölüm2.121 kelime
- 17 17. Bölüm2.017 kelime
- 18 18. Bölüm2.025 kelime
- 19 19. Bölüm2.049 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aynadan üzerimdeki elbiseye bakıyordum. Hafif yan dönerek sıkıntıyla sırt dekoltesine baktım. Fazla iddialıydı. Kraliçe arkadaşımı baloya çağırmam karşılığında elbiseyi seçeceğini söylemişti. O an tamam derken böyle bir şey olacağı aklıma gelmemişti. Bordo, ince topuklularla efsane olmuştu. Dikkatleri üzerime çekmek istemiyordum sadece. Derin bir nefes aldım. Yanaklarıma ve dudaklarıma hafif kızıllık eklemiştim. Saçlarım her zamanki gibi dalgalı bir şekilde uzanıyordu.
Odamdan çıkıp balo salonuna doğru yürümeye başladım. Koridorda yürürken üzerimdeki bakışları hissedebiliyordum. Göz ardı etmeye çalışarak adımlarıma devam ettim. Elbiseyle dışarı çıkmaya hazır hissetmediğim için birazıcık geç kalmış olabilirdim. İki büyük kapı muhafızlar tarafından açıldığında içeri girdim. Kesinlikle çok fazlaydı. Kalbim gerginlikle hızlanmıştı. Göğsüm üzerimdeki elbiseyi resmen çekiştiriyordu. Havada gördüğüm el ve tanıdık simayla az da olsa rahatlamıştım. Alison'ın yanına gittim. Elindeki şarabı masaya bırakıp beni kocaman gözlerle süzdü.
"Aman Tanrım Bell! Efsane olmuşsun." Azıcık daha rahatlamış olsam da hala tedirginliğim gitmemişti. Sanki üzerimdeki gözler diken olmuş ve sırtıma batıyordu. Üzerindeki koyu yeşil elbiseye baktım. Mini tercih etmişti.
"Yeşil giymek için yaratılmış olmalısın. Asıl kendine bak ve o gözlerini üzerinden çekme." Gülümsemeye çalıştım. Bu gerginlikle gülmek zordu.
"Sayende ilk kez bu baloya katılıyorum. Elimden geldiğince özen gösterdim." Bana minnetle gülümsedi. "Çok teşekkür ederim tekrar." Masaya bıraktığı şarabı alıp dudaklarıma götürdüm. Üzerimdeki yükü almasını istiyordum. Arkadaşımla çok güzel bir balo geçirme niyetindeydim.
"Sensiz hayat sıkıcı gelmeye başladı." Bardağı yerine bırakırken havada kaptı ve kalan şarabı tek seferde bitirdi.
"Bana bu aşk ilanı gibi geldi." Güldüm. Gerçekten birlikte çok eğleniyorduk. Ayağımı kırdığı için sayısız özür dilemişti. Bende kabul etmiştim. Sayesinde kurdum ortaya çıkmıştı. Ona bu meseleyi anlattıktan sonra daha da samimi bir hale gelmiştik. "Duyduğuma göre bu sefer av görevine genç fenrisler gitmiş." Genç fenris kimler oluyordu? Gördüğüm kadarıyla en gençleri okula gidenlerdi.
"Okula gidenlerden mi bahsediyorsun?" Başımı salladı. İçindeki merak taneleri dikkatimi çekmişti. "Ava kimin gittiğinin önemi var mı? Ayrıca bu av meselesi, balo ne alaka?" Bana dönüp sanki bu dünyadan değilmişim gibi baktı.
"Ciddisin?" Tepksizliğimle gözleri büyüdü. "Pekala, cehaletine hemen son vermeliyim." Hafif öksürerek sesini düzeltti. Ciddi bir tutum aldı. "Kanlı ay yılda bir ya da iki kez olan bir şeydir. Hiç olmadığı zamanlarda var tabii." Açıkçası ayın mavi olması bile dikkatimi çekmezdi. Ay, aydı sonuçta. Renginin ne önemi vardı? "Kanlı ay kurtların kan arzusuyla dolup taşmasını sağlar. Muhakkak kan akıtılır." Sanırım kurt olmak canileşmek demek de olabilirdi. Ay renk değiştirdi diye kan arzusuyla dolup taşmak saçma gelmişti. "Her kanlı ayda balo düzenlenir. Avıda halka vereceği haberi olan kişi ya da kişiler kraliçenin izniyle devralır." Kafam karışmıştı.
"Ne gibi bir haber?" Omuz silkti.
"Değişir. Bir alfanın oğlu olmuş olabilir, mühürlenmiş biri olabilir, sağlığına kavuşmuş biri olabilir ya da bir mucize olmuştur." Başımı salladım. Bir tür mutluluk kutlamasıydı. Değişik bir şeydi. "Av geldikten sonra dans müzikleri çalmaya başlar. Umarım bir soylu beni dansa kaldırır." Gülümsedim.
"Bir çok soyludan teklif alacağına eminim." Beni süzüp omzunu omzuma vurdu.
"Gözüne kestirdiğin biri var mı?" Güldüm. Aşk arayışında değildim. Artık genel olarak bir derdim yoktu. Kafam rahattı.
"Ben balo salonunda bir aşk istemiyorum. En zayıf anımda kıvılcımlanan bir duygunun ve o an yanımda olan kişinin esiri olmak istiyorum." Annemle babam gibi bir aşk istiyordum. Annem babamı zor anında yalnız bırakmamıştı. Birlikte ölmüşlerdi.
"Vay! Bu çok iyiydi." Omuz silktim. Hayallerimdeki bağlılık buydu benim. Zor anlarımızı birlikte paylaşmak, hayata birlikte tutunmak istiyordum. Aşka olan cılız bir inancım vardı. Birinin kalbinin en güzel köşesi olmayı kim istemezdi? Bir anda beliren bir adamın hayatının merkezi olmak hayaller kadar eşsizdi.
Birden kapılar sonuna kadar açıldı. Müzisyenler çalmayı bıraktı. Herkes sessizleşti. Sanki bu anı bekliyorlarmış gibi her yeri heyecan ve merak salmıştı. Ben bile gözlerimi kapıya dikmiş, çekemiyordum. Duyuracakları haberi merak ediyordum. Tekerlekleri olan kocaman bir masanın üzerine yatırılmış kocaman bir ceylan girdi görüş alanımıza. Kanlar içindeydi. Ölmüştü. Yere kanlar damlıyordu. İlk defa ceylan görüyordum. Dudaklarım aralandı. Gülümsemem çoktan solmuştu. Av neden bu kadar acımasızdı. Biraz gerisinden dört kişi yürüyordu. Adrian, Lucian, Caelum ve ismini bilmediğim o fenris. Üstleri çıplaktı. Herkese resmen kanlı bir kas gösterisi yapıyorlardı. Ağzının suyu akan kızları görmemek imkansız. Neyse ki beni ilgilendirmezdi.
Ağızlarının etrafı kanla kaplıydı. Kan gövdelerine kadar uzanıyordu. Kanla banyo yapmış gibiydiler. Bütün kan bu ceylandan mıydı? "18 ceylan daha var!" Bir adam coşkuyla bağırdığında tüm herkesten kutlama çığlıkları, alkışları yükseldi. 19 ölü ceylan vardı. Yaşım kadar...
Kraliçe kalkıp ölü ceylana yaklaştı. Dört fenrise ayrı ayrı bakıp gülümsedi. "Bu müjdeli haberi onlar yerine benim vermem daha doğru olur." Eliyle ceylanı gösterdi. "Önce gelenekler!" Çığlıklar, ıslıklar, alkışlar yükseldi. Adrian elini ceylanın içine sokmasıyla yerimde titredim. Etini parçalarken çıkan ses midemi bulandırmıştı. Eli içeride gezerken ve ben nefesimi tutmuşken birden hızla kalbini çıkardı. Eli kana bulanmıştı. Titrediğimi Alison kolumu tutmasıyla fark ettim.
"İyi misin?" Başımı sağa sola salladım. Bir bardak içkiyi bana uzattı. Şarap gibi değildi. Keskin kokusunu buradan alabiliyordum. Belki de o keskin konu ceylanın kanından geliyordu, bilmiyordum. Tek seferde bitirdim. "Neyi baskılayamıyorsun? Kan arzunu mu?" Adrian kalbi dudaklarına götürüp büyük bir ısırık aldı. "Kan arzusu da var ama sadece o değil sanki?" Alison hala beni çözmeye çalışırken karnımda biriken bir şeyler hissettim. Aşağıya yol alıp içimi titreten bir şeydi bu. "Aman Tanrım Bell." Adrian kalbi Caelum'a verdi. O da aynı şekilde ısırdı. Hepsi ısıra ısıra kalbi yedi. Yüzlerindeki kanlara yenileri eklenmişti.
"Gidelim. İyi hissetmiyorum." Yutkundum. Bir şeyler oluyordu. Vücudum sızlıyordu sanki. Anlayamıyordum.
"Gidersek çok dikkat çekeriz. Gösterinin bitmesini bekle." Belli belirsiz başımı salladım.
"Haberimize gelelim!" Gözleri kalabalık arasında beni buldu. "Veronica Belladonna Sterling ile dört genç fenrisimizi nişanlıyorum." Gülümsedi. Tüylerim diken diken olurken bana öylece gülümsedi. "Ailemize hoş geldin Bella!" Bu sefer alkışlar yoktu. Fısıldaşmalar vardı. "Gelecek Kraliçeniz, Kızıl Tahtın varisinin müstakbel eşi!" Bu alkış istiyorum demekti. Herkes bunu anlamış gibi alkışlarken ben yerime çalışmış gibiydim.
" Bana bun-" ağzından bir küfür kaçtı. "Seninde haberin yoktu." Kraliçe eliyle gelmemi işaret etti.
"Nişanlılarını mühürle Leydi Starling." Gözleri gelmemi emrediyordu.
"Bell, gitmen gerekiyor. Üzgünüm ama gitmelisin." Kolumu acıtacak seviyede sıktığında kendime ancak gelebilmiştim. Alison'a baktım. "Git." Ayaklarım beynimden habersiz hareket etmeye başladı. Fenrislere doğru yürüyordum. Duyduklarımı sindirememiş bir halde yürüyordum. Hala titrediğime emindim. Yanlarına gittiğimde şaşkın bakışlarımla onlara baktım. Ama onlar hiç şaşkın değildi. Biliyorlardı. Haberleri vardı ve kimsenin aklına bana söylemek gelmemişti.
"Leydi Starling?" Yanımdan gelen sesle başımı çevirdim. Açılışı yapan adamdı bu. Elimde tuttuğu kızıl kadife ince yastıkta duran kızıl taşlarla süslenmiş hançeri uzatıyordu bana.
"Hançeri alıp hepimizin elini kesmelisin." Başımı sesin geldiği yere çevirdim. Adrian yanıma gelmişti. "Kendi elini de kesip kanını hepimize damlatmalısın. Anladın mı?" Başımı sağa sola salladım. "Nefes al Bella." O ana kadar nefesimi tuttuğumu fark etmemiştim. Derin bir nefes aldım. "Hançeri al ve dediklerimi yap." Gözlerim tekrar hançere döndü. Elimi almak için kaldırdığımda titrediğini fark ettim. Hançeri sıkı bir şekilde tuttum. Elimin hala az da olsa titremesi vardı. Adriana döndüm. "Beni zaten mühürlemiştin ama tekrar yapmanda bir sakınca yok." Kaşlarım çatıldı. Onu mühürlemiş miydim?
"Nasıl?" Sesim titreyen ellerime rağmen net çıkmıştı. Yüzü tatsız bir şeyi hatırlamış gibiydi.
"Yanağımda ki kana bulanmış cam parçalarını elime sapladığında." Anı hatırlamanın ve öğrendiğim şeyin şaşkınlığıyla dudaklarım aralandı ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Nasıl mühürlenilir ben bilmiyordum ki. "Şimdi dediklerimi hatırla ve yap." Derin bir nefes alarak açtığı avucunu boştaki elimle tutup kaldırdım. Ellerim deli gibi titriyordu. Hançeri avucuna götürdüm ama nasıl keseceğimi bilemedim.
"Ben daha önce kimseyi kesmedim." Alt dudağım titredi. Ağlamak istiyordum. Hatta ağlamak üzereydim.
"Sorun yok." Hançeri tuttu. "Hızlıca hançeri çek." Başımı sağa sola salladım.
"Canını yakmak istemiyorum." Gülümsedi. İçten bir tebessümdü bu. Gözlerimden bir kaç damla çoktan firar etmişti.
"Acımayacak. Hadi çek." Gözlerimi sımsıkı kapatıp dediğini yaptım. Kesilme sesi bir an için kalbimi durdurdu ve beni öldürdü zannetmiştim.
"Yanıma gel Veronica. Gözlerini aç." Caelum'un sesini duymuştum. Gözlerimi açtığımda burnum sızlıyordu. Ağlıyordum. Bir kaç küçük ama benim için oldukça zor adım attım. Sol eli yanağıma gitti ve gözyaşlarımı sildi. Hançeri tuttuğunu görmesemde anladım. "Sadece gözlerime bak." Şefkat dolu bakıyordu. Yüzündeki kana tezattı bakışları. Hançeri çektim. Olduğum yerde titredim. "Bir şey yok. İyiyim." Gülümsedi. Yanındaki kişiye, Lucian'a geçtim. Avucunu açtı.
"Kendin yapmalısın." Gözlerindeki kan şehvetini görebiliyordum. Merhamet ve anlayıştan uzaklığını iliklerime kadar hissettim. Hızlı bir kesik attım eline.
"Dün tipin olmadığımı söyleyip bugün benimle-" devamını getiremedim. Sanırım hazır değildim. "Her neyse." İsmini bilmediğim tek kişiye geçtim. "Mühürleyeceğim adamın ismini bilmek istiyorum." Gözlerine baktım. Dudakları eğlenen bir parıltıyla yana kaydı. Oyuncu biri olduğu bakışlarından belliydi.
"Dorian." Elini uzattı. Hançerin keskin ucuna yaslayıp yavaş yavaş açık avucunu kaydırdı. "Tanıştığıma memnun oldum chery." Chery mi? Anlamlandıramasamda bir şey demedim. Elini hançerden çektiğinde sıranın bende olduğunu anladım. Elimle hançeri kavradım. Keskinliği şimdiden devrimi çizişinden belli oluyordu.
Tamam Bella. İnsanlar cesaretlenmek için ne yapar? Ne yapar? Öfke! En kolay yol öfkelenmek ve aptalca şeyler yapmaktır. Beni ne öfkelendirir? Haberim olmadan yapılan nişanlım. Hançerdeki tutuşum sertleşti. Yüzüm buruştu. Yüzümün aynaya vurulması da sinirlendirmişti. Hançer derimi kesti. Omzumun ısıtılması kesinlikle felaket öfkelendirmişti. Elimi hızla hançerden çektiğimde alt dudağımın içe doğru olan kısmı sert bir şekilde ısırmıştım. Kanın tadı ağzımda yayılmıştı. Elimi açtığımda kesik sızlıyordu. Kanım avucuma yayılmaya başladı.
"Kanını kesiklerimize damlatmalısın." Dorian ile kendime zar zor geldim. Elini tutup kesiklerimize birleştirdim. "Tamam, bu da olur." Titriyordum.
"Sanırım başım dönüyor." Kendini bilmiş bir sırıtış yerleştirdi dudaklarına.
"Vardır öyle etkilerim." Göz devirme isteğimi içime gömdüm. Ellerimizi ayırdım. Sağa doğru adımlar attım. Lucian ile ellerimizi birleştirdim. Sert yüzü ve keskin gözleri yüzümde dolaşıyordu.
"Elin çok soğuk." Sebebini bilmediğim için sustum. Gözleri üzerimdeki elbisede dolaştı. "Belki de daha kapalı şeyler gitme vakti gelmiştir?" Elini sıkı bir şekilde tuttum. Gafil avlamış olmalıyım ki yüzünü buruşturdu. Dişlerimi sıktım.
"Bence çeneni kapayıp bana vereceğin açıklamayı düşünmelisin Lucian." Ellerimizi ayırdığımda dudağında bir gülümseme belirmişti. Caelum'a geçtim. Elimi nazikçe kavradı.
"Sanırım artık canını yakan herkesi öldürme hakkına sahibim." Nezaketin altında yatan vahşetin vücut bulmuş haliydi.
"Üzerimde hiç bir hakkınız yok, derim." Ellerimizi sıkılaştırıp beni kendine çekti. Yüzünü yüzüme eğdi.
"Üzerinde ne gibi haklarım olduğunu göstermek isterim bende." Nefes almak neden bu kadar zor olmuştu? Fazla yakındık. Acı hoş gelebilir miydi? Elimdeki acı hoşuma gitmişti. Dudaklarım nefes almak amacıyla aralandı. Gözü bir anlığına kaydığında elini elimden çekti. Kirpiklerimi kırpıştırdım. Son olarak Adrian'a geçtim. Ellerimiz birleşti.
"Mühür töreni bittiğine göre müstakbel prensesimiz ve nişanlıları biraz dinlenip, temizlenmeye gidebilir." Ellerimi ayırıp Adrian'ın omzuna çarparak yanından geçtim. Alkışları umursamadan hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Onları beklemiştim bile. Peşinden geldiklerini hissedebiliyordum. Kapılar açıldı. Biraz ilerleyince durdum. Nefes almaya çalışarak arkamı döndüm.
"Bana söylemek aklınızın ucundan geçti mi? Merakımdan soruyorum." Hepsinde gezindi gözlerim. Geçmediği o kadar belliydi.
"Sürpriz yapmak istemiştik." Omuz silkerek konuştu Dorian. Söylenecek çok söz vardı. Ama ne diyeceğimi bilmiyordum.
"Ben ve siz ne alaka ya?" Dolan gözlerimi kaçırdım. "Benim hayalim bu değildi." Yukarı bakarak damlamak için can atan yaşları durdurmaya çalıştım. "Fenrislerle alakam yokken, soylu bile değilken bu nişan ne alaka?" Adrian'a baktım. Sesim kısık bir feryat gibiydi.
"Kraliçe öyle uygun gördü." İşaret parmağımı dördü üzerinde gezdirdim. Caelum'un sözü sinirlerimi daha da germişti.
"Neden beni dört kişiye uygun gördü? Doyumsuz birine mi benziyorum?" Alaylı bir ses çıktı dudaklarımdan. "Aklım almıyor, delireceğim." Birden bileğim kavrandı ve pençeler derimi yırtıp derine saplandı. Acıyla inledim. Lucian gözlerini gözlerime sabitledi.
"İçerideki her kadının ıslak rüyalarını çaldın. O yüzden kapa çeneni ve minnet et." Başımı dikleştirdim. O kadınların ıslak rüyalarında olmak ona mertebe gibi geliyorsa gidip o mertebeyi yükseltebilirdi. Dişlerimi sıktım.
"Neden gidip rüyalarını gerçeğe çevirmiyorsun? İzlemek isterdim ama değecek bir şey göreceğimi zannetmiyorum." Hırladı. Caelum araya girip uzaklaştırma saydı bana saldıracaktı. Yutkundum. Kendinden emin duruşum yırtıcılığı ile tuzla buz olmuştu. "Kraliçe ile konuşup bu nişanı atın. Bana faydadan çok zararı olan vahşilerle evlenmek ancak kabus olabilir." Gerginliklerini, kızgınlıklarını görebiliyordum. Onları reddetmiştim.
"Öyle bir seçeneğimiz olsaydı şu an bu halde olmazdık, inan bana." Adrian öfkeyle konuştu. Yüzü mermer kadar gergin duruyordu.
"Burada en son inanacağım kişi sensin. İyi geceler demek isterdim ama fazlasıyla tatsız bir gece oldu." Dönüp odama doğru gitmeye başladım. Az önceki sözlerim nişanı atmanın bir yolu varsa eğer bulmaları içindi. Kimse bu sözleri eden biri ile nişanlı kalmak istemezdi. Bizden olmazdı. Ben Kraliçe falan olmak istemiyordum. Ben delirirken eşlerim saraydakilere tecavüz edip hamile bıraksın istemiyordum. Buna dayanamazdım. İşte o zaman boğazıma o cam parçalarını saplardım.
Odama girdiğim gibi kapımı kilitledim. Yaşlar gözlerimden akmaya başlarken dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı. Kapıya yaslandım. Bu saray bana neler yaşatıyordu böyle? Şu an neden ağladığımı telaffuz etmekte bile zorlanıyordum.
Tek bildiğim bu evliliği, getireceği yaşantıyı istemediğimdi. Buna hazır değildim. Kaldıramazdım. Kaybedecek çok şeyim vardı ve onlardan biri olan aklım vücudumu terk edip kaçmak üzereydi. Tüm yaşadıklarım deli saçmasıydı.
Bölüm etkileşimi
