2. bölüm · Valerius: Kızıl Tahtın Hükmü

2. Bölüm

Buseyyy .

Acıyla inledim. Kadına kötü bakışlar atsamda umursamadan işine devam etti. Hamile olduğu için bir şey demeye çekiniyordum ama canımı yakıyordu. Saraya gelince Kraliçenin huzuruna çıkmadan önce bizi hazırlayacaklarını söylemişlerdi. Uzun zaman sonra tenime ilk kez sıcak su değiyordu. Daha doğrusu aşınmış derime kaynar su dökülüyordu. Dayanamayarak konuştum. "Hamileyken çalışmanız ne kadar doğru hanımefendi?" Bana dalga geçiyormuş gibi baktı. Gülümsedim. "Babasıyla birlikte zaman geçirmeli ve dinlenmeli-" sözümü kesti.

"Babası şu an kraliçeyi tatmin etmekle meşgül. Beni becerdiğini hatırladığını bile zannetmiyorum ve kız olursa yaşayacak bir çocuk için işimden olma ihtimalini göze alamam, Leydim." Sondaki Leydim kelimesini kinayeli bir şekilde kullanmıştı. Hızlı cümlelerinin ardından gülümsemem soldu ve yutkundum. Saray hiç de hayal ettiğim gibi değildi.

"Sizin ruhunuzla olan dansını neden hatırlamayacağını düşünüyorsunuz?" Şaşalı sözlerime burun kıvırdı. Bana yaklaşıp öfkeli bakışlarını sundu.

"Bir Kral ya da Prens veya herhangi bir fenris size domal dediğinde ikinci bir seçeneğiniz yoktur. İşin çabuk bitmesi için Tanrıya yalvarırsınız ve bunu canları sıkıldığı an herkese yaparlar." Boğazımda bir düğüm canımı yaktı. Onlar ne yaşıyordu? "Doğan her çocuk kraliçeye götürülür. Erkekse boynu kesilir, kız ise yaşar." Hayalimdeki kraliçeye bir yeni özellik eklenmişti. Çocuk katili. Huzuruna çıkma ihtimalim için bile heyecanlandığım kadının gerçek yüzüyle yüzleştim.

"Üzgünüm..." İşine devam etti sessizce. Bu sefer yavaştı ama düşünceliydi. İçinde ağlamamak için savaştığı belliydi. Fenrisler çok kötülerdi. Nasıl bu kadar zalim olabilirlerdi? Bir bebeğe kıyacak kadar hemde... Göğsümde bir acı hissettim. Elim hızla inip kalkan göğsümün üzerine gitti. Acıyı söküp atmak istedim ama çok zordu. "Annem ve babam onlar için canını feda etti." İstemsizce dökülmüştü dudaklarımdan bu cümle. Kadın durup bana bakakalmıştı. "Kimsesizliğime değecek kadar iyi olduklarını düşünmüştüm." Sessizce itirafımı sundum. Hayallerim gerçeklerle çarpılmış ve kırılmıştı. Her yere kırıkları saçılmıştı. Şimdi de o parçaların üzerinde yürüyordum resmen.

"Sana benden tavsiye. Hiç bir fenrisin gözüne bakma." Çok önemli bir şeymiş gibi konuşmuştu. Sanki hayatım buna bağlıymış gibi. "Senin berraklığın onları cezbedecek, kaç ve kendini koru." Yorgun gözlerine baktım. Aslında çok güzel biriydi. Hayat onu yormuştu, belliydi.

"Kraliçenin teklifini reddedip gideceğiz. Bu halde birde beni düşünme." Ona içten bir tebessüm ettim. İyi kalbi belli oluyordu. Bana karşı olan kalkanları bir cümleyle inmişti. Yüzüme bakışında bir şeyler vardı. Sanki imkansız şeyler söylemişim gibi.

Temizlenme işi bittikten sonra bize kabarık elbiseler giydirdiler. Koyu yeşil tonlarında çok güzel bir elbiseydi. İçerisinde peri kızı gibi hissetmiştim. İlk kez böyle bir elbise giyiyordum. Korse göğüslerimi yukarı kaldırmış ve sıkıştırmıştı. Nefes almakta biraz zorlanıyordum. Sonunda iri cüsseli adamlar gelip bize eşlik etmeye başlamıştı.

Sarayın eşsiz koridorlarında yürürken istemsizce gözlerim önüm hariç her yerdeydi. Teyzem düşmemem için benimde önüme bakıyordu. Arada sendelediğimde tutuyordu. Buna rağmen gözlerimi alamıyordum. İçindeki kirli oyunlara rağmen fazla göz kamaştırıcı.

Sonunda kapılar açıldığında gözlerimi yere çevirdim. Teyzemde gözlerine bakmıyordu. Teyzemle ben kalmıştım sadece. O eğilince bende eğilip selamladım. "Hoşgeldiniz." Kraliçe selamımızı böyle almıştı. "Başlarınızı kaldırın lütfen." Teyzem başını kaldırdığında ben hala tereddüt ediyordum. Kafamı kaldırsamda gözlerimi yerde tuttum. "Dillere destan şifacı demek sizsiniz?" Sesinin alt tonlarındaki alaycılığı yakalamamak imkansızdı.

"Basit bir şifacıyım Kraliçem. Halk abartmayı sever bildiğiniz üzere." Teyzem mahcup bir şekilde konuşmuştu. Yinede korktuğunu hissedebiliyordum.

"Tedirginliğinizin kokusunu buradan alabiliyorum Bayan Hall. Bana yararı dokunacak birine zarar vermem ve verdirtmem." Sesi bile beni çok korkutuyordu. Titreyen dizlerim neyseki kabarık elbiseden görünmüyordu. "Bir kızınız olduğunu bilmiyordum." Kahretsin. O kadar gerilmiştim ki her an kusabilirdim. Elbise sesleri duydum. Beraberine adım sesleri eklendi.

"Kızım değil, yeğenim efendim. Savaşta şehit edilen ablamın bir hatırası." Elbisesinin yere değen uçları görüş alanımdaydı. Çenemde hissettiğim ellerle titredim.

"Ürkek bir ceylan." Hoşnut çıkıyordu sesi. "Bana bak ceylanım." Etrafımda hissettiğim güçlü sırayla yutkundum. Sanırım bana konut vermeye çalışıyordu. Gözlerimi kaldırıp ona baktım. "İlginç." Ben ona bakmak için gözlerimi kaldırırken konuşmuştu. Hayallerimdekinden daha güzeldi. Gözlerindeki şeytani pırıltılar bile buna engel olamıyordu. Kudretini sırasıyla birlikte hissediyordum. Bedenimi serbest bırakma isteği doğurmuştu. Ona teslim olmak istemiştim. Sarı saçları beyaz elbisesinin açıkta bırakan yerlerine dalga dalga dökülüyordu. Ela gözleri korkunç derecede güzeldi. Her bir detayı birbiriyle çok uyumluydu. Bir bedene fazla duruyordu. "İsmin nedir?" Gözlerim tedirginlikle titredi. Hizmetçinin uyarısı beynimde yankılanıp duruyordu.

"Bella. İsmim Bella majesteleri." Zar zor konuşabildim. Dudaklarında memnun bir gülümseme belirdi.

"Bella." Çenemi bıraktı ve teyzeme döndü. "Kızıma şifa bulmanı istiyorum." Tüm ciddiyetiyle konuşmuştu.

"Prensesimizin bilmediğimiz bir rahatsızlığı mı var Kraliçem?" Teyzem şaşkınlıkla konuşmuştu. Böyle bir şey olsa tüm diyar bunu konuşurdu. Teyzemde bunun farkında olduğu için sormuştu.

"Rahatsızlığı aynı. Çocuğu olmuyor." Umursamaz bir şekilde konuştu. "Fenrislerin yok olmasını izleyemem. O yüzden bir dişi Fenris doğana kadar bu saraydasınız." Gergin bir atmosfer belirmişti. Teyzem çocuğu olmayan birinin çocuğu olmasını sağlayamazdı.

"Kraliçem nazik teklifinizi kabul etmeyi çok istesem de yeğenimin okulu orada ve dönme-" kraliçe teyzemin sözünü kesti.

"Burada oğullarımla aynı okula kaydı yapılacak. Başka?" İşte şimdi ayvayı yemiştim. Korkuyla teyzeme baktım. Bahsedilen okul diyarın en iyi ve en seçkin okuluydu. Alfalarla dolu bir okul. Kurdu bile olmayan biri için cehennem olacak bir okul...

"O bir alfa değil. Lütfen Kraliçem, dayanamaz orada." Dudakları şeytani bir şekilde kıvrıldı.

"O zaman elini hızlı tutup kızımın hamile kalmasını sağla. Okulu ayarlayın!" Ölüm fermanım imzalanmış gibi hissediyordum. "Onlara iyi odalar ve iyi kıyafetler hazırlayın." Kendimi o iyi odadan aşağı atarak en acısız ölümümü sağlamalıydım belki de. Cesedimin üzerinde de güzel durur muydu kıyafetler? Gözlerimi tekrar yere diktim. Ona baktığım her an kötü şeyler oluyormuş gibiydi.

"En azından izin verin yeğenimle eşyalarımızı almaya gidelim." Planını buradan ben bile anlamıştım. Elime tomarla para sıkıştırıp kaçmamı söyleyecekti.

"Sen gidebilirsin ama o burada kalacak." Kraliçe netti. İçinden teyzemi aşağıladığına emindim. Ne kadar kendini beğenmiş olduğu buradan belliydi. Öyle olsam bende kendimi beğenmiş olurdum. Her şey ayaklarının altına seriliyken neden iyi biri olsundu ki?

"Ama efen-" teyzemin sözünü sesini baskın kılarak kesti.

"Arabayı hazırlayın! Birde ürkek ceylanımla çay içeceğiz." Ürkek ceylan maalesef ben oluyordum. "Bana bu odada birileriymişim gibi hissettiren tek kişi olabilirsin." İşte şimdi ayvayı yemiştim. O okula kalmadan kraliçe benimle oynayacak sonra da atacaktı. Kötü senaryolar kafamda dönüp duruyordu.

"Krali-" arkadan bir yerlerden gelen erkek sesi Kraliçenin elini kaldırmasıyla sustu. Hareketleri aşağıdanda olsa takip edebiliyordum. Teyzem yanına gelen iki muhafızla kraliçenin önünde selam verdi. Kolumu tuttuğunda başımı ona kaldırdım.

"Hemen geleceğim." Gülümsemekle yetindim. Teyzem gidince Kraliçe yanıma gelip beklenmedik şekilde koluma girdi. Beni götürmeye başladığında üzerimde şaşkınlık hakimdi.

"Bana genç duygularından bahset. Sevgililerinden, açıklarından..." Çok hızlı konuşmuştu. Kapıdan çıkıp giderken hala çok şaşkındım. Böyle bir soru beklemiyordum. "Söz hiç kimseye anlatmayacağım." Duraksamıştım çünkü verebilecek bir cevabım yoktu.

"Hiç sevgilim ya da aşığım olmadı." Hayretle bana döndü.

"Gençsin, dirisin nasıl olmaz?" Evde hapis hayatı yaşarken ve kurtlardan uzak dururken bu nasıl mümkün olabilirdi?

"Göndereceğiniz okulda alfaların içinde öleceğime göre hiç de olmayacak." İstemsizce boş ağzımdan dökülen cümleyle alt dudağımı dişledim. "Özür dilerim. Haddimi aştım." Güldü.

"Haklı bir noktaya parmak bastın ama. Ölmen hoşuma gitmez." İç çekti. Benimde ölmem hoşuma gitmezdi. Ama o lanet olasıca okula göndermeye karar verdiği için karşılaşacaklarım yüzünden tüylerim diken diken oluyordu. "Adrian ile konuşup güvende kaldığından emin olacağım ama bundan teyzeme bahsetmek yok." Dudaklarıma görünmez bir fermuar çektim.

"Söz!" Gülümsedi. "Adrian bir arkadaşınız mı majesteleri? Beni koruyacak adamı bilmek isterim sakıncası yoksa?" İç çekti.

"Adrian benim oğlum. Bebek bir Fenrisi beceremeyeceği için on yıl beklemesi gereken çocuğum. " Omuz silkti. "Aptal ablası düzgün doğsaydı ona bir eş yapabilirdi." Parçaları birleştirdiğimde arkama dönüp kaçmak istedim. Eğer teyzem bir mucize olur da kraliçenin kızının hamile olmasını sağlarsa o çocuk on yaşında sayısıyla evlenecekti. Tüm duyduklarım aptal bir şaka gibiydi. "Soyumuzun devamı her şeyden önemlidir." Hoşnutsuzluğumu anlayıp ufak bir açıklama yapmıştı. Aptal bir soy uğruna küçücük kızı feda etmek doğru değildi.

"10 yaşında bir çocuktan çocuk yapmasını beklemek ne kadar doğru bilmiyorum majesteleri." Birden durdu. Bana öfkeli bakışlarını çevirdi. Delirmiş gibi bakıyordu.

"12 yaşımda abimin çocuğunu dünyaya getirmek zorunda kaldım. 13 yaşımda iki çocukla beraber her şeyimi söküp aldılar içimden. " Bileğimi çok fazla sıkıyordu. Yüzümü acıyla buruşturdum. "Bunlar ne kadar doğru?" Sözlerinde saf öfke vardı. Yaşadıklarına karşı nefret.

"Değil." Zar zor konuşabildim. Canım yanıyordu. "Hiç bir çocuk bunu yaşamamalı." Öfkesi yavaş yavaş acıya dönüştü ve kolumu bıraktı. Rahat bir nefes alarak sıktığı kısmı tuttum. Acıyordu.

"Ama bir çocuk yaşadı ve bu her çocuğun yaşayabileceği anlama geliyor." Ofladı. "Sıkıldım." Beni itti. "Yıkık karşımdan!" Birden bağırmasıyla önünde selam vermem gerektiğini zar zor hatırladım. Ardından hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Nereye gittiğini bile bilmiyordum. Bahçeye açılan bir kapı görüş alanıma girdiğinde dışarı çıktım. Temiz havayı ciğerlerime doldurdum. Burası saray değil, deli hapishanesiydi. Kraliçe tam bir kaçıktı. Biraz ileri adımlayıp yeşilliğe bakarken birden yerden çıkan sular üzerime geldi. Fıskiye tarzı bir şeyler yere yerleştirilmiş ve havaya su fırlatıyordu. Soğuk suyu hissetmemle vücudumu bir şok dalgası ele geçirdi. Şaşkınlığımı sindirdiğimde yüzümde kocaman bir gülümseme belirdi. Ellerimi açıp döndüm. Suyun altında zıplayarak dans edip eğlendim. Bu sarayın şimdiye kadar bana sunduğu tek eğlenceyi dibine kadar yaşadım. Huzuru iliklerime kadar hissettim. Mutluluk dolu sesler döküldü dudaklarımdan.

Su akmayı bırakana kadar devam ettim. Sonunda her şey durduğunda nefes neredeydim. Yanaklarım gülmekten ağrımıştı. Göğsüm son sürat atan kalbimi belli etmek istercesine kabarıp iniyordu. Islanan saçlarımı yüzümden geriye attım. Neşeyle son kez etrafıma bakındım. Birine bu halde yakalanıp rezil olmak istemezdim. Hortumları takip eden yerden gelen yaşlı adam hayretler içerisinde bana baktı. "Imıslak olmuşsun yavrum! Bilseydim kapatırdım suyu." Başımı yana eğip ona en tatlı gülümsememi sunmaya çalıştım.

"Ama çok eğlenceliydi." Dudaklarında tatlı bir tebessüm belirdi.

"Deli kız. Üşütmeden git üstünü değiştir." Başımı sallayıp sarayın içine girdim tekrar. Odam nerede bilmiyordum. Öylece yürüyordum. Bacaklarım saçma dansımdan dolayı zaten bitkin düşmüştü. Ayrıca odamın nerede olduğunu bilmeden nasıl bulacaktım. Ne kadar yürüyüp dolaştım bilmiyordum ama sonunda tanıdığım hamile hizmetçiye denk geldiğimde gülümsedim.

"Merhaba!" Başını yere eğip selam verdi. "Ben bir soylu değilim." Hızlıca konuşmaya çalıştım.

"Bir isteğiniz mi vardı Leydim?" Sanırım ne kadar uğraşırsam uğraşayım tavrını değiştirmeyecekti.

"Odam-" sözüm yanımıza gelen bir adamla bölündü.

"Annem nerede?" Hizmetçi kendini olabildiğince eğerek selam verdi.

"Kraliçeyi görmedim ama hem-" onun sözünü keserek konuştum.

"Çay içmek için gidiyordu." Gözleri bana çevrildi. Islaklığım yüzünden mahcup hissedip gülümsedim. "Kusura bakmayın halim için ekselans-" sözüm soğuk sözleri kesti.

"Sana soru sormadan cevap verme hadsiz bahçıvan kızı." Gülümsemem soldu. Hadsiz bahçıvan kızı mı? Sadece yardımcı olmak istemiştim. "Kaybol gözümün önünden." Önünde selam bile vermek istemedim. Çekip gidecekken kolumu sertçe kavradı. "Geldiğimde saygı göstermedin bari giderken göster." Kolumu çektim.

"Geldiğim yerde saygı hak edilen bir şeydir." Hızlı adımlarla odadan ayrıldım. Aptal kafam ne düşünüyordum ki! Prense kafa mı tutulurdu! Kahretsin. Umarım Kraliçenin tek oğlu yoktur. Eğer tek oğlu oysa fena yanmış durumdaydım. Beni bu sözümden sonra korumaz aksine ölmemi keyifle izlerdi. Off!

Sarayda attığım aptal adımlara devam ettim. Sonra arkamdan duyduğum sesle durdum. "Küçük misafir gezintiye çıkmış." Bir erkek sesiydi. Tanıdıklık seziyordum ama nereden olduğunu çıkaramamıştım. Sonra kafamda bir aydınlanma yaşadım. Teyzemle Kraliçenin yanına çıktığımızda konuşmaya çalışıp ilk kelimesinde susturulan kişiydi. Yanıma geldiğinde önünde eğildim. Kraliçenin eşlerinden biri olmalıydı. "Seni çok beğenebileceğin bir yere götürmemi ister misin?" Gayet neşeli söylüyordu. Gülümsedim ve başımı salladım.

"Sarayda değil mi?" Gülerek kafasını salladı.

"Eşsiz bir sanat eseri. Her gördüğümde büyülenirim." Şimdi daha da merak etmiştim. Yürümeye başlamıştık ki bir kapının yanında durduk. İçeri girdikten sonra peşinden girdim. Kocaman bir heykel duruyordu. Kocaman bir kurt heykeliydi. Dayanamayıp hızlı adımlarla heykelin yanında bitmiştim. İlk kez heykel görüyordum. Detaylarda boğuluyor gibiydim.

"Bu çok güzel! Teş-" sözlerim birden arkadan bana sarılıp elleri göğüslerimi kavramasıyla bölündü. Çığlık atıyorken bir elini ağzıma götürdü. Çırpınmaya başladığımda tutuşu sertleşti.

"Çırpınanları her zaman daha çok sevmişimdir." Arsız konuşması midemi bulandırmıştı. Ondan kurtulmaya çalışıyordum ama çok güçlüydü. Elini aşağı indirdiğinde tüm gücümle çırpındım. Eteğimi yukarı çekmeye başlarken elini ısırdım. Elini çekince tekrar var gücümle bağırdım.

"Yardı-" eli tekrar ağzımdaydı. Bu sefer çok sert bastırıyordu. Kafatasım kırılacak gibi hissediyordum. Çaresiz gözyaşlarım yanaklarımı ıslatırken eliyle kapalı ağzımdan sayısız yardım çığlığı döküldü. Ve bir anda eteğimi çeken elleri üzerimden ayrıldı. Sarsıntıyla birlikte yere düşmüştüm. Duvara çarpma sesi benden gelmediğine göre kesinlikle ondan gelmişti.

"Aşağılık puşt." Öfkeyle tükürür gibi konuşmuştu. Kafamı kaldırıp sesin sahibine baktım. Daha önce görmediğim gözler üzerime döndü. Hiç bir rengin tasviri yotüktu sanki gözlerini anlatmaya. Kumral saçları dağınıktı. Vücudu bitkin duruyordu. Bronz teni ve gözleri arasındaki uyum büyüleyiciydi. Elini uzattı. "Yeni misin?" Sert bir mizacı vardı. Elini tutup ayağa kalktım.

"Gözlerin ne renk? İçinde yeşili az da olsa barındırma ihtimali olan her şeyden nefret ederim ama onlar çok hoşuma gitti." Gözlerindeki sert bakış garip bir halde dağıldı. Sözlerimi beklemediği her halinden belliydi. "Özür dilerim ve teşekkür ederim." Titremem gözlerine olan dalgınlığımla geçmişti. Duvara yapışmış ardından da yere yığılmış baygın bedene baktım. "Başımız belaya bulaşmadan gitsek iyi olur." Bakışlarımı ona çevirdim. Elini tutup sürüklemek istediğimde yerinde durdu. Gözlerini gözlerimle birleştirdim.

"Amber." Anlamayarak baktım. "Gözlerim amber olarak geçiyor." Bakışlarım yumuşadı. Oradan el ele çıktık. Koridorda ellerimizi ayırdım. Odamı bulup teyzem gelene kadar oradan çıkmamalıydım.

"Hoşçakal amber gözlü adam." Son kez gülümseyip hızlı adımlarla uzaklaştım. Olay yerinden kaçarsam ben olduğum anlaşılmazdı. Hizmetçi kadın yüzleri hatırlamadığına benzer bir şeyler söylemişti. Eğer hatırlarsa kraliçenin gazabıyla yüzleşecektim.