Ula biz ne ettuk? kitap kapağı

2. bölüm / 6

Ula biz ne ettuk?

Köy Konuşuyor

Vaveyla Yazarı: Mavisu D.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Köy Konuşuyor

Kapı çalınca Nare elindeki çay bardağını masaya Kapı, ayağa kalktı, kapıya yürüdü, açtı

Karşısında küçük bir çocuk duruyordu, on iki yaşlarında vardı yoktu, üstünde eski bir mont, ayağında lastik ayakkabı, elinde bir poşet, poşetin içinde ekmek, tuz, bir de çay paketi vardı, çocuk Nare’yi görünce gözlerini kocaman açtı, ağzı bir karış kaldı

“Ula” dedi, sesi titriyordu, “Ula sen Nare Abla değil misun”

Nare kaşlarını kaldırdı, çocuğa baktı, tanımaya çalıştı

“Sen kimsin”

“Ben Cemal, bakkal Şükrü’nün çırağıyım, ula sen geldun mi, herkes seni İstanbul’da saniyirdu, annem bile dün seni sordu, ‘Nare ne oldu’ dedi, ben de bilmiyirum dedim”

Nare gülümsedi ama gülümsemesi yorgundu, gözlerinin altı morarmıştı, yol onu bitirmişti

“Geldim işte, ne getirdun”

Cemal poşeti uzattı ama gözünü Nare’den ayırmıyordu, bir yandan da evin içine bakmaya çalışıyordu, meraklıydı, her çocuk gibi

“Nine sipariş verdi, ekmek, tuz, çay, bir de şeker, aha hepsi burada”

Nare poşeti aldı, cebinden para çıkardı, Cemal’in eline sıkıştırdı

“Haçan al şunu, bahşiş”

Cemal parayı aldı ama hâlâ kıza bakıyordu, sonra arkasından bir ses geldi, Yağmur salondan çıkmıştı, kapının yanına gelmişti, saçları dağınıktı, gözleri uykulu gibiydi ama aslında uyumamıştı, sadece uzanmıştı

Cemal onu görünce bir adım geri gitti

“Ula bu kim” dedi, sesi kısılmıştı

Nare elini kızının omzuna koydu

“Benim kızım, Yağmur”

Cemal bir şey söyleyemedi, sadece baktı, uzun uzun baktı, sonra gözlerini kıstı, kız da ona bakıyordu, aynı şekilde, gözleri kısık, dik

“Ne bakiyirun öyle” dedi Yağmur

Cemal kızardı, ensesine vurdu, utandı

“Yok bir şey, sadece, sen İstanbullu musun”

“Evet”

“Ula İstanbul nasıl bir yer, kalabalık mı, deniz var mı, bizim dere gibi mi”

Yağmur omuz silkti, pek konuşmak istemiyordu, yol yorgunuydu, bir de bu çocuk fazla meraklıydı

“Kalabalık, deniz var ama bizim dere gibi değil, tuzlu”

Cemal başını salladı, anlamamıştı ama salladı, sonra arkasını döndü, koşa koşa gitti, ayakkabıları çamur içindeydi, her adımda su sıçrıyordu

Nare kapıyı kapattı, poşeti mutfağa götürdü, Yağmur peşinden geldi, mutfakta Nine oturuyordu, çayını yudumluyordu

“Kimdi o” dedi Yağmur

“Bakkalın çırağı, Nine sipariş vermiş”

“Bana tuhaf baktı”

“Herkes bakacak kuzum, sen yenisin burada, alışacaklar”

Yağmur bir şey söylemedi, mutfak masasına oturdu, Nine’nin koyduğu çaydan bir yudum aldı, ama aklı hâlâ o çocuğun bakışındaydı, neden öyle bakmıştı, sanki bir şey görmüş gibi

Nine kıza baktı, sonra Nare’ye, sonra tekrar kıza, içinden bir şey geçti ama söylemedi, bardağını doldurdu, önüne koydu

“Ye biraz” dedi Nine, “yol yorgunusun, açsın”

Yağmur ekmeği kırdı, peynirden bir parça aldı, ağzına attı, çiğnerken etrafına bakındı, bu ev tuhaf geliyordu ona, İstanbul’daki evlerine hiç benzemiyordu, duvarlar ahşaptı, yerler taştı, soba yanıyordu, kokusu her yere sinmişti

“Nine” dedi Yağmur

“Efendim uşak”

“Sen neden bize ‘uşak’ diyorsun”

Nine güldü, dişleri sararmıştı ama gülümsemesi sıcaktı

“Uşak bizde çocuk demektir, kızım, kızma sen bana”

Yağmur gülümsedi, ilk defa, küçük bir gülümseme ama belli oldu

“Kızmadım”

Cemal koşa koşa bakkala vardı, nefes nefese içeri girdi, kapıyı çarptı, Şükrü tezgâhın arkasında oturuyordu, göbeği masaya dayamış, gazete okuyordu, gözlüğü burnunun ucundaydı

“Ula Cemal” dedi Şükrü, gazeteyi indirdi, “ne oldi, it mi kovaladi seni”

“Yok” dedi Cemal, hâlâ nefes nefeseydi, “ama, ama Nare Abla dönmüş”

Şükrü gazeteyi tamamen indirdi, gözlüğünü çıkardı, gözleri kısıldı

“Ne dedun sen”

“Nare Abla, Efendioğlu’nun kızı, İstanbul’dan dönmüş, yanında da bir kız var, sarı saçlı, küçük, aha şu kadar”

Elini kaldırdı, boyunu gösterdi, Şükrü baktı, sonra ayağa kalktı, göbeği masaya çarptı ama umursamadı

“Ula doğru mu söylüyorsun”

“Aha gözümle gördüm, bana bahşiş bile verdi, parayı da aldım aha burada”

Cemal cebinden parayı çıkardı, gösterdi, Şükrü paraya bakmadı bile, elini çenesine götürdü, bir an düşündü, sonra telefonu kaptı

“Alo, Ayşe, ula duydun mu, Nare Efendioğlu dönmüş, ha, İstanbul’dan, yanında da bir kız varmış, sarı saçlı, ula kim bilir kimin kızı, haçan sen de duyur, herkes bilsin”

Telefonu kapattı, sonra bir daha kaldırdı

“Alo, Fatma, ula müjde, Nare dönmüş, ha, evet, evet, kızıyla gelmiş, sarı saçlıymış, aha Cemal gördü, yemin ediyor”

Telefonu kapattı, sonra bir daha

“Alo, Hasan, ula senin kuzenin İbo nerede, ona da söyle, Nare dönmüş, ha, ne, bilmiyor mu, ula söyle işte, köy konuşuyor”

Cemal tezgâhın arkasında duruyordu, olanları izliyordu, ağzı açık kalmıştı, Şükrü telefonu kapattı, Cemal’e döndü

“Haçan sen de kimseye söyleme, duydun mu”

“Söylemem”

Ama Cemal daha bakkaldan çıkmadan, iki kadın içeri girdi, biri diğerine fısıldıyordu, sesleri duyuluyordu

“Duydun mu, Nare Efendioğlu dönmüş”

“Yok canım”

“Vallahi dönmüş, yanında da bir kız varmış, sarı saçlı”

Şükrü gülümsedi, elini göbeğine koydu, arkasına yaslandı, sır tutulmazdı bu köyde, hiç tutulmazdı

Aynı saatlerde, derenin kenarında İbo oturuyordu, yanında iki kuzeni vardı, Hasan ve Murat, Hasan İbo’dan iki yaş büyüktü, Murat bir yaş küçük, üçü de taş atmakla meşguldü, İbo elindeki taşı dereye fırlattı, su sıçradı, birkaç damla yüzüne geldi, sildi

“Ula İbo” dedi Hasan, “sen bugün bir tuhafsin, ne oldi”

“Bir şey olmadi”

“Yok yok, bir şey var, sabahtan beri suratın asık, konuşmuyorsun, taş atıp duruyorsun”

İbo cevap vermedi, bir taş daha attı, bu sefer daha sert attı, su yükseğe sıçradı, Murat sigara yaktı, İbo’ya uzattı, İbo aldı, derin bir nefes çekti, dumanı yavaşça bıraktı

“Ula” dedi Murat, “sen hâlâ o kızı düşünüyorsun, değil mi”

İbo ona baktı, gözleri kısıktı, o bakışı iyi bilirdi Murat, İbo bir şeye sinirlendiğinde ya da bir şeyi sakladığında hep öyle bakardı

“Hangi kızı”

“Ula bırak şimdi, Nare’yi işte, yedi sene oldu, hâlâ aklında”

İbo sigarasından bir nefes daha çekti, dumanı burnundan verdi, gözlerini dereye dikti

“Bana ne”

“Yalan söylüyorsun”

“Sana ne benim aklımdan”

“Ula İbo, biz senin kardeşiniz, bizden mi saklıyorsun, yedi sene oldu, o kız gitti, bir daha da dönmedi, sen hâlâ onu bekliyorsun”

İbo sustu, uzun bir sessizlik oldu, sadece derenin sesi duyuluyordu, su bulanıktı, yağmurdan sonra çamur karışmıştı, İbo sigarasını yere attı, ayağıyla ezdi, sonra fısıltıyla konuştu

“Keşke o gün gitseydim”

“Ne dedin”

“Keşke o gün bana ‘İstanbul’a gidelim’ dediğinde gitseydim”

Hasan ve Murat birbirine baktı, Murat sigarasını yere attı, o da ezdi, sonra İbo’ya döndü

“Ula İbo, geçmişi kurcalama, bak, sen daha gençsin, önüne bak”

“Önüme bakıyorum işte, dereye bakıyorum, taş atıyorum, sigara içiyorum, daha ne yapayım”

“Ula sen deli misun”

“Belki”

Hasan araya girdi, elini İbo’nun omzuna koydu

“Tamam, kavga etmeyin, İbo, bak, biz senin iyiliğini istiyoruz, o kız gitti, bir daha da dönmedi, sen de yoluna bak”

İbo cevap vermedi, sadece dereye baktı, suyun sesi kulağında uğulduyordu, içinden bir şey kopuyordu ama belli etmiyordu

Tam o anda iki genç kız yanlarından geçti, biri diğerine bir şey anlatıyordu, sesleri yüksekti, İbo istemese de duydu

“Duydun mu, Nare Efendioğlu dönmüş”

“Yok canım”

“Vallahi dönmüş, yanında da küçük bir kız varmış, sarı saçlı”

İbo’nun eli havada kaldı, taşı atamadı, kızlar geçti gitti, ama o cümle İbo’nun kafasında çınlamaya başladı

Nare Efendioğlu dönmüş

Sarı saçlı bir kız

İbo taşı yere bıraktı, ayağa kalktı, ellerini arkada birleştirdi, birkaç adım attı, sonra durdu

“İbo” dedi Hasan, “ne oldi”

İbo cevap vermedi, gözleri uzaklara dalmıştı, dereye değil, öteye, dağlara bakıyordu, sis dağları sarmıştı, hiçbir şey net görünmüyordu

“İbo, duydun mu bizi”

“Duydum”

“Ee”

“Ee’si yok, ben gidiyorum”

“Nereye”

“Eve”

İbo yürümeye başladı, elleri hâlâ arkada birleşikti, adımları ağırdı, Hasan ve Murat arkasından baktı, Murat başını salladı

“Ula bu çocuk iyi değil”

“Biliyorum” dedi Hasan, “ama elimizden bir şey gelmiyor”

“Ne yapacağız”

“Bekleyeceğiz, belki kendi kendine geçer”

“Geçer mi”

“Bilmiyorum”

İbo köyün içine girdiğinde kalabalık artmıştı, insanlar ona bakıyordu, kimi selam veriyordu, kimi sadece başını sallıyordu, İbo aldırmadı, yürüdü, yürüdü, yolu Nare’nin evinin önünden geçiyordu, bunu biliyordu ama kendine engel olamadı, ayakları onu oraya götürdü

Ev eskiydi, ahşap, iki katlı, pencerelerden birinde ışık vardı, İbo durdu, uzaktan baktı, elini arkada birleştirmişti, nefesi yavaşlamıştı

Sonra pencereye bir siluet geldi, küçük bir siluet, sarı saçlı

İbo’nun nefesi kesildi

Kız pencereye yaklaştı, dışarıya baktı, İbo’yu gördü, gözlerini kıstı, dik dik baktı, İbo bir an dondu kaldı, o bakış, o bakış bir yerden tanıdıktı, ama nereden, çıkaramadı

Sonra kız arkasını döndü, pencereden uzaklaştı, ışık söndü

İbo hâlâ duruyordu, eli hâlâ arkada, kalbi hızlı hızlı atıyordu, içinden bir şey geçti ama ne olduğunu bilmiyordu, sadece bir his, bir tuhaf his

“Ula o uşak” dedi kendi kendine, sesi fısıltı gibiydi, “o uşak neden bana öyle baktı”

Cevap yoktu, sadece sis vardı, ve sisin içinde, İbo’nun göremediği bir şey, bir sır, bir gerçek, bir çocuk

İbo arkasını döndü, yürümeye başladı, ama her adımda o bakışı düşündü, o sarı saçlı kızı, o dik bakışı, o küçük silueti

Ve o gece, İbo ilk defa, yedi yıldır ilk defa, Nare’yi değil, o kızı düşündü

Neden

Neden o kız ona öyle bakmıştı

Neden içi bir tuhaf olmuştu

Neden

" Karadeniz şivesi ile yazmak çok zor 😭😮💨

ama tabi yazmaya devam keeee"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 4beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.