54. bölüm · teoden
50. Bölüm: Bir Ömürlük Söz ve Sonsuzluk
İyi okumalarrr
Aynadaki yansımama bakarken kalbimin göğüs kafesimi delercesine çarpmasına engel olamıyordum.
Üzerimdeki beyaz, omuzları tül detaylı, eteği su gibi dökülen gelinliğin içinde kendimi adeta bir masal prensesi gibi hissediyordum.
Saçlarım hafif dalgalarla omuzlarıma bırakılmış, aralarına minik kır çiçekleri serpiştirilmişti.
Parmağımdaki Galata hatırası tektaş pırlanta, odanın ışığında ışıl ışıl parıldıyordu.
Hakan Bey’in o gece villada çıkardığı fırtınanın, savurduğu tehditlerin üzerinden aylar geçmişti.
O soğuk kapıyı arkamızda kapattığımız gün verdiğimiz kararın arkasında durmuş, ne üniversite sınavının stresine boyun eğmiş ne de başkalarının bizim için çizdiği sahte geleceklerde kaybolmuştuk.
Kendi tırnaklarımızla, kendi emeğimizle kurduğumuz o küçük dünya, bugün hayatımızın en güzel gününe ev sahipliği yapıyordu.
Odanın kapısı pat diye açıldı. İçeriye eteğini toplayarak giren Leyla, gelinliğinin içinde tek kelimeyle nefes kesici görünüyordu.
Kalp yaka, dantel işlemeli gelinliği ve başına taktığı zarif duvağıyla adeta bir kuğu gibiydi.
"Deniz!" diye bağırdı Leyla, ellerini yanaklarına koyarak. "Kızım... İnanmıyorum! Gerçekten evleniyoruz ya! Şunlarımıza bak, rüyada gibiyim!"
Aynadan dönüp Leyla’ya sarıldım. İkimiz de gelinliklerimizin içinde bozulmasın diye makyajlarımızı korumaya çalışarak birbirimize sımsıkı sarıldık.
"Çok güzel olmuşsun Leyla," dedim gözlerim dola dola. "Aras seni gördüğü an akıl sağlığını yitirecek, bak şimdiden söylüyorum."
Leyla yanakları hafifçe kızararak gülümsedi. Parmağındaki safir taşlı yüzüğü okşadı.
"O da az değil hani... Beyefendi damatlığını seçerken bile 'İç mekan konseptine uygun siyah smokin olsun' diye mimarlık dersi veriyordu bana. Ama duvağımı Aras’ın kendi elleriyle tasarladığı o ahşap gelin odasında takmak... Deniz, ben gerçekten çok mutluyum."
"Ben de Leyla’m... Çok," dedim deep bir nefes alarak.
Tam o sırada kapı tekrar açıldı ve içeriye elindeki kamerası, ceketinin yakasına taktığı devasa gülle Kuzey daldı.
Üzerine giydiği bordo kadife damat feracesi benzeri ceketle ortama bomba gibi düşmüştü.
"DURUN! SAKIN KIPIRDAMAYIN!" diye bağırdı Kuzey kamerasını bize doğrultarak. "Tarihin en efsanevi gelinliğini giyen iki kadının aynı karedeki fotoğrafını çekiyorum!
Yalnız kızlar, damat tarafı olarak söylüyorum, dışarıda Teoman ile Aras koridorda mekik çekiyor heyecandan! Teoman az önce kravatını bağlayamadı diye Aras’ın üzerine yürüdü, Aras da 'Ben mimarım, simetri benim işim' diye kravatı Teoman’ın boğazına doluyordu az kalsın!"
İkimiz de gürültülü bir kahkaha attık. Kuzey’in bu ortamı rahatlatan, neşe saçan halleri olmasa bu heyecanı nasıl yatıştırırdık bilmiyordum.
"Kuzey!" dedi Leyla ayağındaki topuklu ayakkabıyı yere vurarak. "Ağabeyime sahip çıksana! Damatlığı kırışmasın adamın! Hem sen niye bordo ceket giydin Allah aşkına? Sağdaç mısın, gazino solisti mi?"
"Lütfen ama Leyla Hanım," dedi Kuzey ceketinin yakasını düzelterek.
"Pazarlama Müdürü dediğin düğünde bile farkını ortaya koyar. Ben burada sadece sağdaç değilim, aynı zamanda düğünün görsel yönetmeniyim! Neyse, ben gidip damatları kontrol edeyim, Teoman koridordaki vazoyu kırmadan içeri sokayım."
Kuzey kamerasıyla birlikte odadan çıkarken ben ve Leyla heyecanla derin nefesler almaya devam ettik.
Dışarıda, kır düğününün yapılacağı o yeşillikler içindeki bahçeden hafif hafif müzik sesleri gelmeye başlamıştı.
Derken kapı hafifçe tıklandı. İçeriye adım atan kişi Teoman’dı.
Siyah, kusursuz kesim smokinin içinde, geniş omuzları ve özenle taranmış saçlarıyla o kadar yakışıklı görünüyordu ki nefesim boğazımda tıkandı.
Elinde benim için hazırlattığı kır çiçeklerinden oluşan gelin buketi vardı.
Teoman kapının eşiğinde durdu. Gözleri beni bulduğu an, gözlerindeki o sert, kararlı ifade yerini sonsuz bir hayranlığa, derin bir aşka bıraktı.
Yavaş adımlarla bana doğru yürüdü. Leyla gülümserek ikimizi baş başa bırakmak için dışarı çıktı.
Teoman tam karşımda durdu. Elindeki buketi komodinin üzerine bırakıp ellerimi tuttu.
Titreyen parmaklarıyla yüzümü süzdü.
"Deniz..." dedi, sesi pürüzlü ve heyecandan hafifçe titreyerek. "Sen... Sen gerçek olamayacak kadar güzelsin güzelim."
Gözlerimden bir damla yaş süzülecekti ki Teoman başparmağıyla yavaşça yanağımı okşayarak o yaşı sildi. "Sakın ağlama, o güzel gözlerine kıyamam."
"Teoman..." dedim başımı kaldırıp doğrudan onun gözlerinin içine bakarak. "Çok yakışıklı olmuşsun."
Teoman hafifçe gülümsedi. Yüzümü ellerinin arasına alıp alnıma uzun, derin bir öpücük kondurdu.
Rüzgârın getirdiği o tanıdık, huzur veren kokusu içime doldu.
"Galata Kulesi’nin altında sana o sözü verdiğim günden beri bu anı hayal ediyordum Deniz. Bugün sadece bu gelinliği giymiyorsun; sen bugün benim bir ömürlük geleceğim oluyorsun."
"Sen de benim kahramanım oluyorsun Teoman Efendi," dedim fısıldayarak, parmak ucumda yükselip yanağına tatlı bir öpücük kondurarak.
"Hakan Bey’e meydan okuyan, beni her şeyden çok seven o adam..."
"Her zaman," dedi Teoman, belimden sarılıp beni kendine çekerken. "Bir ömür boyu her zaman."
O sırada kapı tekrar açıldı ve Aras ile Leyla el ele içeri girdi.
Aras da siyah smokiniyle son derece şık görünüyordu. Leyla’nın elini bir an bile bırakmıyordu.
"Beyler, bayanlar," dedi Aras gülümseyerek. "Nikah memuru geldi. Bahçedeki tüm davetliler yerini aldı. Bizim bu çılgın rüyayı resmileştirme vakti geldi."
Teoman kolunu bana uzattı. "Hazır mısın geleceğim?"
"Seninle her şeye hazırım," dedim ve koluna girdim.
Bahçeye çıktığımızda bizi muazzam bir manzara karşıladı.
Çimlerin üzerine kurulmuş ahşap sandalyeler, beyaz tüllerle süslenmiş nikah masası ve üzerimizde parıldayan gün batımı ışığı... Benim ailem en ön sırada gözyaşlarıyla bizi bekliyordu.
En sürpriz olanı ise; masanın en arkasında, gölgede duran Hakan Bey ve Şebnem Hanım’dı.
Hakan Bey gururunu yenip düğüne tamamen katılamasa da, uzaktan çocuklarının bu mutlu anını izlemeye gelmişti.
Teoman babasıyla göz göze geldi, hafifçe başını salladı; bu, geçmişe çekilen bir sünger ve geleceğe atılan bir adımdı.
Alkışlar, ıslıklar ve Kuzey’in "YÜRÜYÜN ASLANLARIM!" bağırışları arasında nikah masasına yürüdük.
İki çift olarak yandaki sandalyelere oturduk.
Nikah memuru masaya geçip o klasikliğe sahip konuşmasını yaparken kalbim duracak gibiydi.
Önce Aras ile Leyla’ya döndü memur. "Siz Aras Bey, Leyla Hanım’ı eşliğe kabul ediyor musunuz?"
Aras, Leyla’nın gözlerinin içine bakarak mikrofona doğru bağırdı: "SONSUZA KADAR EVET!"
Leyla da aynı coşkuyla "EVET!" diye karşılık verdi. O an bahçede alkış tufanı koptu.
Ardından nikah memuru Teoman ile bana döndü. "Siz Teoman Bey, Deniz Hanım’ı iyi günde kötü günde eş olarak kabul ediyor musunuz?"
Teoman elimi tuttu, gözlerimin içine bakarak tane tane konuştu: "Galata’da verdiğim sözün şahitliğinde, bir ömür boyu EVET!"
Sıra bana geldiğinde mikrofonu elime aldım. "Her yaşımda, her mevsimde seninle bir ömre EVET!"
Alkışlar gökyüzünü inletti. Yüzükler takıldı, imzalar atıldı. Teoman duvağımı kaldırıp beni tutkuyla öptüğünde zaman bir kez daha durdu. Leyla ile Aras birbirine sarılırken, Kuzey arkada halay mendilini sallamaya başlamıştı bile!
İmzalar atıldıktan sonra Kuzey sahnenin ortasına atladı.
"Evet sayın seyirciler, resmi işlemler bittiğine göre şimdi bu ekibin nasıl eğlendiğini gösterme vakti! Müzik başlasın!"
Gece boyunca pistten bir an olsun inmedik.
Kır düğününün o otantik atmosferinde, hareketli Karadeniz müziklerinden romantik slow parçalara kadar her şarkıda dans ettik.
Kuzey’in eline halay mendilini alıp herkesi arkasına dizdiği, Teoman’ın beni kucağına alıp döndürdüğü, Aras ve Leyla’nın şampanya patlatıp birbirlerine pasta yedirdiği o anlar, hafızalarımıza kazınan birer pırlanta gibiydi.
Gecenin sonuna doğru, misafirler yavaş yavaş dağılırken, bahçedeki ahşap çardakta altımız baş başa kaldık.
Yorgun ama mutluluktan gözlerinin içi parlayan altı genç...
"Başardık be," dedi Teoman, kolunu omzuma atıp beni kendine çekerken. "Kendi geleceğimizi kendi ellerimizle kazıdık."
"Ve bu daha başlangıç," dedi Aras, Leyla’nın elini öperek. "Yarın o atölyenin kapısını ilk defa evli çiftler olarak açacağız."
"Ulan yalnız ben hâlâ bekarım," dedi Kuzey elindeki kamerayı masaya koyarak.
"Ama olsun, Pazarlama Müdürü olarak sizin bu mutluluğunuzu satmaya devam edeceğim!"
Hepimiz gürültülü bir kahkaha attık. Yıldızların altında, hayatımızın en güzel gecesini noktalamak üzere kadehlerimizi geleceğimize kaldırdık.
(İki Yıl Sonra)
Zaman bir nehir gibi akıp gitmişti... Düğünümüzün üzerinden tam iki yıl geçmişti.
Hakan Bey’in "Meteliksiz kalırsınız, kapımda dilenirsiniz" diyerek bizi reddettiği o fırtınalı gecenin ardından, sıfırdan kurduğumuz o küçük düş, bugün kocaman bir başarı öyküsüne dönüşmüştü.
Eski sanayi bölgesindeki yüksek tavanlı, tuğla duvarlı atölyemiz artık şehrin en bilinen tasarım ve sanat merkezlerinden biriydi.
Giriş kapısının üzerinde gururla ışıldayan ahşap tabelamız her gün yüzlerce ziyaretçiyi ağırlıyordu: "T&D Ahşap Design & L&A Fashion Studio".
Sabahın ilk ışıkları atölyenin devasa pencerelerinden içeri süzülürken etrafa taze ahşap, vernik ve buram buram demli kahve kokusu yayılıyordu.
Alt katta, Teoman büyük zımpara masasının başında duruyordu.
Üzerinde unlu gibi ahşap tozlarıyla kaplanmış siyah tişörtü, kollarını sıvamış haliyle kaslı kolları ve odaklanmış sert bakışlarıyla bir sanat eseri gibi görünüyordu.
Elindeki özel yapım ahşap yemek masasını son kez zımparalıyordu.
Hakan Bey mi? O soğuk otel patronu, iki yıl boyunca uzaktan takip ettiği çocuklarının başarısına daha fazla kayıtsız kalamamıştı.
Geçen ay gizlice atölyemizin önüne arabasını çekip, Teoman’ın ulusal bir mimarlık ve tasarım dergisine verdiği kapak röportajını gurur gözyaşlarıyla okurken yakalamıştık onu.
Gururundan içeri adım atamasa da, oğlunun ve kızının kendi tırnaklarıyla kurduğu bu markayı uzaktan büyük bir saygıyla izliyordu.
Elimde iki kupa taze kahveyle merdivenlerden inip Teoman’ın yanına yaklaştım.
"Teoman Efendi," dedim gülümseyerek. "Yine ahşap tozlarına bürünmüşsün. Aşırı karizmatik oluyorsun yalnız böyle, dikkat et müşteri yerine ben kapmayayım seni."
Teoman elindeki zımpara makinesini durdurdu.
Yüzünde o sadece bana özel olan muzip ve aşık gülümseme belirdi.
Elindeki ahşap tozunu çırpıp belimden tuttu ve beni kendine doğru çekti.
Burnunu burnuma sürterek derin bir nefes aldı.
"Kapsana güzelim," dedi pürüzlü, tutkulu sesiyle. "Sen beni ne kadar kaparsan ben o kadar seninim zaten. Hem bak bakalım, bu masanın altına ne kazıdım?"
Masaya doğru eğildiğimde, ahşabın en özel köşesine ince ince işlenmiş bir yazı gördüm: "Deniz & Teoman - Galata’dan Sonsuza..."
Gözlerim dolarken parmak ucumda yükselip yanağına tatlı bir öpücük kondurdum. "Seni çok seviyorum odun adamım."
"Ben sana ölüyorum yazar hanım," dedi Teoman, dudaklarımdan tutkulu bir öpücük alarak.
O sırada atölyenin üst katındaki camlı ofis bölümünden neşeli bir çığlık koptu.
Leyla, elinde yeni sezonun çizim dosyalarıyla merdivenlerden adeta uçarak iniyordu.
Arkasından da Aras, elindeki mimarlık cetvelleriyle onu düşmesin diye takip ediyordu.
"KIZLARRR! YANİ DENİZ!" diye bağırdı Leyla yanımıza koşarak.
"İtalya’daki o devasa moda haftasından resmi kabul geldi! Leyla-Aras koleksiyonumuz Milano’daki defilede sergilenecek! Aras’ın ahşap podyum tasarımlarıyla benim organik kumaş kıyafetlerimi birleştirdiğimiz o konsept birinci seçilmiş!"
"İnanmıyorum Leyla!" diyerek kahvemizi masaya bırakıp Leyla’ya sarıldım.
Aras gelip Leyla’yı belinden kavradı ve kendi etrafında döndürdü. "Ben sana dememiş miydim güzelim? Bizim mimariyle modayı birleştiren fikrimiz dünyayı sallayacak diye."
Leyla, Aras’ın yanağına kocaman bir öpücük kondurdu, ardından şımarıkça cilveleşti: "Aman yesinler senin mimarini! Ama kabul ediyorum, sen olmasan bu tasarımlar bu kadar ruhlu olmazdı sevgilim."
"Hadi hadi, yine öpüşüp koklaşmaya başladınız," diye ses gelen tarafa döndük. Kuzey, elinde devasa bir megafon ve üzerinde 'Pazarlama İmparatoru Kuzey' yazan tişörtüyle atölyenin kapısından içeri daldı. "Siz burada romantizm yapın, ben dışarıda medya ordusunu hizaya sokayım! Yalnız haberiniz olsun, atölyenin önü kilitlendi. Çünkü birazdan Türkiye’nin en çok satan yazarının imza günü başlayacak!"
Sözünü bitirdiği an arkasından benim yayıncım ve basın mensupları içeri girdi.
Atölyenin ortasındaki büyük masanın üzerine yığılan yüzlerce kitap... Üzerinde altın harflerle kendi adım ve kitabımın adı yazıyordu: "Galata’nın Gölgesinde Kendi Masalımız". İlk romanım basılmış, haftalardır çoksatanlar listesinde 1 numara olmuştu.
Teoman elimi tutup beni atölyenin ortasındaki o özel çalışma masama doğru yönlendirdi. "İşte senin anın Deniz. Yazdığın o masal artık herkesin kalbinde."
(
Teoman’ın, Leyla’nın, Aras’ın ve Kuzey’in gurur dolu bakışları arasında çalışma masama geçtim.
Ahşap masanın üzerinde duran eski model daktilom ve yanındaki bilgisayarım bana gülümsüyordu. İçerideki kalabalık, kameramanlar, gazeteciler ve okuyucular yerlerini alırken, ben kitabın en son sayfasına, herkesin okuyacağı o büyük kapanış sunuşuna parmaklarımı bastım.
Tıpkı o izlediğimiz masallardaki gibi, Daktilo başında içini döküşü gibi, daktilomun tuşlarına basarken içimdeki o çocuk sesiyle hikâyemizi son kez dile getirdim...
(Deniz’in Anlatımıyla )
"Bu bir pes etmeyişin, kendi hayatının başrolü olmaya karar veren altı genç yüreğin hikayesiydi...
Biz bu yola çıkarken yanımızda ne milyarlık miraslar vardı ne de başkalarının bize sunduğu hazır haritalar.
Cebimizde sadece cesaretimiz, içimizde durdurulamaz tutkularımız ve parmaklarımızda birbirimize kenetlediğimiz o sağlam sözlerimiz vardı.
Sınav kâğıtlarının,geleceğimizin koltuklarının ve başkalarının beklentilerinin arasına sıkıştırılmak istenen hayatlarımızı, kendi ellerimizle özgürleştirdik.
Teoman... Herkesin soğuk, ulaşılmaz, sert dediği ama benim kalbimin en sıcak, en güvenli köşesi olan adam.
Babanın o devasa otellerinin , sana sunulan sahte koltuğu tek bir kalemde silip atarken sadece kendi özgürlüğünü ilan etmedin; sen bana bir erkeğin bir kadını ne kadar koruyucu, ne kadar katıksız ve tutkuyla sevebileceğini öğrettin.
Galata Kulesi’nin gölgesinde parmağıma taktığın o yüzük, hayatımın en güzel pusulası oldu.
Ahşaba verdiğin o ruh gibi, benim hayatıma da en güzel şekli sen verdin.
Leyla ve Aras... Çizimlerin, kumaşların, ahşabın ve o hiç bitmeyen tatlı kavgaların arasında yeşeren efsanevi bir aşk.
Babanın kurallarına inat kendi markasını sıfırdan tırnaklarıyla kuran o güçlü, güzel kadın ve onun her adımında arkasında bir dağ gibi duran o sevdalı mimar... Onlar bize aşkın sadece göz göze bakmak değil, aynı hayale aynı heyecanla yürümek olduğunu gösterdi.
Şimdi Milano podyumlarında kendi adlarını yazdırırken, cesaretin en güzel simgesi oldular.
Ve Kuzey... Gruptaki her fırtınada bizi kahkahalarıyla ayağa kaldırıp umut saçan, neşesini ve dostluğunu hiç kaybetmeyen o güzel ruhlu insan.
Hayatın tüm kasvetine karşı en büyük silahımızın samimi bir kahkaha olduğunu bize hep o hatırlattı.
Şimdi arkama dönüp baktığımda; o kütüphanede test kitaplarının arasında boğulduğumuz geceyi, babaların karşısında dimdik durduğumuz o fırtınalı akşamı, villadaki çifte nikahımızı ve atölyemizin ilk anahtarını tuttuğumuz o anı görüyorum.
İyi ki vazgeçmemişiz.
İyi ki başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmak yerine, kendi hikayemizin gözü pek yazarları olmayı seçmişiz.
Aşk, sınav kâğıtlarına veya şirket sözleşmelerine sığmayacak kadar devasa bir hismiş meğer.
Ve gerçek özgürlük, kendi ellerinle kurduğun o küçük atölyenin çatısı altındaymış.
Bizim hikayemiz burada bitmiyor... Aslında bizim hikayemiz, birbirimizin gözlerinin içine baktığımız ve hayallerimize sarıldığımız her yeni günde yeniden başlıyor.
Galata Kulesi hâlâ orada, tüm azametiyle gökyüzüne bakıyor... Ve biz, o kuleye verdiğimiz bir ömürlük sözü tutmaya devam edeceğiz.
Sonsuza kadar... Sevgiyle, aşkla ve özgürlükle kalın..."
Daktilomun son tuşuna bastığımda çıkan o hafif tıkırtı sesi, atölyeyi kaplayan devasa bir alkış tufanıyla birleşti.
Teoman arkamdan gelip bana sımsıkı sarıldı, başımı göğsüne bastırdı. Kalbinin o hızlı, ritmik atışını duyabiliyordum.
"Seni çok seviyorum yazarım," diye fısıldadı kulağıma.
"Ben de seni çok seviyorum kahramanım," dedim.
Ve bu hikayede burda sona erdi.
(SON)
Arkadaşlar bu bölümü yazarken ağladım bana verdiğiniz bütün destekler için teşekkür ederim.
Ve yeni bir kitap yazıyorum iki gün sonra yayınlamayı düşünüyorum o kitabıda okursanız ve desteklerseniz mutlu olurum.
İyi gublerrrrrr
