17. bölüm · SİYAH KUĞU
Yuvaya Dönüş ve İpek Dokunuş
Karadeniz’in hırçın dalgalarının dövdüğü, kayalıkların üzerine tünemiş o ıssız klinikten yükselen tek ses, helikopter pervanelerinin gürültüsü ve fırtınanın uğultusuydu. Karan, eğitimli bir tim soğukkanlılığıyla kliniğin arka kapısını etkisiz hale getirmiş, Defne ise içerideki güvenlik kameralarını devre dışı bırakmıştı. Lara, hayatının en uzun, en karanlık koridorunu koşarak geçiyordu.
Ve en sondaki o kilitli, soğuk odanın kapısı açıldığında zaman durdu.
Pencere kenarındaki sallanan sandalyede, solgun yüzü gümüşi saçlarıyla çevrelenmiş, gözlerinde yılların yalnızlığı ve kırgınlığı biriken bir kadın oturuyordu: Ayşe Soyder.
"Anne..."
Lara’nın dudaklarından dökülen bu tek kelime, odayı dolduran tüm dondurucu sessizliği bir anda yakıp yıktı. Lara dizlerinin üzerine çöktü, annesinin dizlerine kapandı. Ayşe Hanım, titreyen, damarları belirginleşmiş ellerini yavaşça kızının yüzüne uzattı. Parmakları Lara’nın elmacık kemiklerinde gezinirken, gözlerinden süzülen yaşlar kızının saçlarına damlıyordu.
"Kuğum..." dedi Ayşe Hanım. Sesi bir fısıltı kadar cılız ama bir annenin tüm şefkatini barındıracak kadar derindi. "Benim güzel kızım... Geldin..."
"Geldim anne, buradayım!" Lara, annesinin ellerini öpüyor, yüzüne bastırıyordu. "Affet beni... Seni çok geç buldum, çok affet!"
"Seni benden çaldılar Lara’m," dedi Ayşe Hanım, kızının başını göğsüne bastırıp usul usul sallanırken. "Seni o evde, o zalim adamın elinde yalnız bıraktım sanıyordum. Baban... Baban bana her gün gelip senin beni unuttuğunu, beni delirdiğim için sildiğini söyledi. Zihnimi, ruhumu ilaçlarla uyuşturmaya çalıştılar. Ama ben her gece senin kokunu düşleyerek uyudum. 'Benim kızımdır, o beni unutmaz, o bir gün gelir' dedim... Yıllarca o pencereden Boğaz’a değil, senin geleceğin yola baktım kızım."
İki kadının birbirine sarılarak ağlayışı, odanın köşesinde bekleyen Karan ve Defne’nin bile gözlerini doldurdu. Yılların biriktirdiği o ağır hasret, pişmanlık ve katıksız anne sevgisi, soğuk odadaki tüm acıları söküp atmıştı.
Saatler sonra, Boğaz’ın kenarındaki Lara’nın malikanesi, uzun yıllar sonra ilk kez sıcak bir ışıkla aydınlanıyordu.
Ayşe Hanım, evin üst katındaki en geniş, bahçeye bakan ebeveyn odasına yerleştirilmişti. Yumuşak kuş tüyü yatakta, üzerinde ipek sabahlığıyla dinlenirken, yüzüne yıllar sonra ilk kez huzurlu bir renk gelmişti.
Alt katta ise bahçeye açılan geniş salonda ve mutfakta büyük bir hareketlilik vardı. Uzun ahşap yemek masası; mezeler, sıcak çorbalar, taze ekmekler ve meze tabaklarıyla donatılmıştı. Ezgi mutfakta salatayı hazırlıyor, Bora masaya kadehleri diziyor, Defne ise fırından çıkan sıcak yemekleri taşıyordu. Karan, şöminenin ateşini harlandırırken salonu sarıp sarmalayan o aile kokusu, herkesin içindeki o sert zırhları eritmeye yetmişti.
Gökhan, omuzundaki sargılara rağmen salondaki geniş deri koltuğa kurulmuştu. Üzerindeki siyah bol tişört bile sol omzunun hafifçe sargılı duruşunu gizleyemiyordu. Yüzü ameliyatın ve kan kaybının etkisiyle hâlâ biraz solgundu ama gözlerinde, Lara’nın annesini kurtarmış olmanın verdiği gururlu bir sakinlik vardı.
Lara üst kattan, annesini uyuttuktan sonra merdivenlerden ağır ağır indi. Üzerinde rahat bir kazak ve tayt vardı. Salona girdiğinde Gökhan’ın bakışları anında onu buldu.
"Annem uyudu," dedi Lara, masanın kenarına çekip otururken. "Yıllar sonra ilk kez kabussuz, derin bir uykuya daldı."
"Sana söylemiştim Kuğu," dedi Gökhan, sesi pürüzsüz ve alçak bir tonlamayla salonda yankılanarak. "Siyah Kuğu’nun yuvası artık güvende."
Yemek boyunca masada kahkahalar, eski hatıralar ve cemiyetin dedikoduları havada uçuştu. Bora’nın esprileri, Ezgi’nin laf sokmaları, Karan’ın nadir beliren o gizli tebessümleri ve Defne’nin masa altından Karan’ın elini tutuşu... Yıllardır birbirine yabancı olan bu insanlar, bu gece tek bir aile haline gelmişti.
Gökhan ise yemeğin ortasında gözlerini Lara’dan bir saniye bile ayırmıyordu. Lara ne zaman masada bir şey uzatmaya kalksa veya tabağını doldursa, Gökhan çatalını bırakıp imalı bir şekilde öksürüyordu.
"Yavaş ol Kuğu," dedi Gökhan sırıtarak. "Sanki maratondan çıktın. Otur oturduğun yerde, hem üst kattaki hastan ne güne duruyor? Biraz da benimle ilgilenmeye ne dersin? Biliyorsun, senin için kurşun yedim."
Bora hemen söze atıldı: "Gökhan, ameliyattan çıkalı 24 saat olmadı ama dram yeteneğin maşallah tavan yapmış dostum!"
"Sen karışma Bora," dedi Gökhan, hafifçe bacağını öne uzatarak. "Solyomuzda kurşun yarası var dedik, ilgisizlikten ölelim demedik."
Lara, adama bakıp gözlerini devirdi ama içindeki o kıpır kıpır aşka engel olamadı. "Çok konuşma Karahan," dedi gülerek. "Seni birazdan yukarı çıkarıp pansumanını yapınca göreceğim o dramatik hallerini."
Gece yarısına doğru arkadaşlar evlerine dağıldığında, malikane derin bir sessizliğe büründü.
Lara, elinde tentürdiyot, gazlı bez ve yeni sargı bezi bulunan sağlık kutusuyla alt kattaki çalışma odasına, Gökhan’ın yanına girdi. Gökhan devasa ahşap masanın önündeki berjerde oturuyordu. Lara kapıyı kapattı, yürüyüp adamın önünde diz çöktü.
"Gömleğini çıkar," dedi Lara usulca.
Gökhan, koyu gözlerini kızın gözlerine dikerek tişörtünü yavaşça yukarı sıyırdı. Sol omzundaki ve göğsündeki dikiş izleri, kırmızı kan lekeli eski pansuman bezi ortaya çıktı. Yara oldukça derindi.
Lara’nın parmakları titremeye başladı. Tentürdiyotlu pamuğu yaranın kenarına bastırırken gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Gökhan dişlerini sıktı ama acıdan değil, Lara’nın gözyaşlarını gördüğü için.
"Ağlama Kuğu’m..." dedi Gökhan, sağ elini kaldırıp Lara’nın ıslak yanağını tutarak. "Acımıyor."
"Acıyor, biliyorum," dedi Lara, fısıltıyla karışık bir hıçkırıkla. Pamuğu yavaşça sürüyordu. "Benim yüzümden buradasın Gökhan. Benim annem, benim geçmişim yüzünden o kurşun senin kalbinin ucuna saplandı. Eğer sana bir şey olsaydı..."
"Eğer bana bir şey olsaydı," dedi Gökhan, kızın çenesini tutup kendine doğru kaldırarak, "senin yaşayacağını biliyordum. Ve bu dünyada senin nefes almandan daha değerli hiçbir şey yok benim için."
Lara daha fazla dayanamadı. Elindeki pamuğu düşürdü, eğilip dudaklarını Gökhan’ın omzundaki yara bandının hemen üzerine, dikiş izlerinin yakınına bastırdı. Tene temas eden o sıcak, şifalı öpücük, Gökhan’ın içindeki tüm karanlığı aydınlattı. Lara yavaşça yukarı kaydı, dudaklarını adamın dudaklarıyla buluşturdu.
Bu öpücükte ne hırs vardı ne de korku; sadece katıksız bir minnet, teslimiyet ve sonsuz bir aşk vardı. Gökhan sağ koluyla kızın belini kavradı, kendini tamamen bu anın büyüsüne bıraktı.
"Seni seviyorum Karahan," dedi Lara, dudakları adamın dudaklarına değerken. "Şimdi, burada ve sonsuza kadar."
"Seni seviyorum Siyah Kuğu," diye fısıldadı Gökhan. "Aileni kazandın... Ve ben de evimi sende buldum."
Üst katta annesinin huzurlu uykusu, alt katta ise birbirinin yarasını saran iki aşık... Siyah Kuğu için fırtına dinmiş, yerini dingin ama sonsuz bir gökyüzüne bırakmıştı.
