21. bölüm · SİYAH KUĞU
Gebelik
Malikanenin geniş salonundaki dondurucu sessizlik, sadece duvardaki saatin tık tık vurarak ilerleyen saniyesiyle bölünüyordu. Pencerelerden içeri giren alacakaranlık, salondaki ağır havanın üzerine bir karabasan gibi çökmüştü. Ezgi ve Defne, koltukta yan yana oturuyordu. Ezgi’nin parmakları dizinin üzerindeki kumaşı hırsla, titreyerek sıkıyor; gözleri sabit bir noktaya dikilmiş duruyordu. Gökhan ise devasa şöminenin önünde, elinde buz gibi olmuş bir kadehle dikiliyordu. Siyah gömleğinin kolları sıvanmıştı, omzundan sızıp kuruyan kan lekesi kumaşta koyu bir leke bırakmıştı ama umurunda bile değildi. Gözlerindeki kan çanağı karanlık, onu canlı bir ölüden farksız kılıyordu.
Kapının açılmasıyla salona giren Bora ve Karan, ağır adımlarla ekibe katıldı.
Bora içeri girer girmez gözleri ilk olarak Ezgi’yi aradı. Kızın o solgun, kırılgan duruşunu gördüğü an içindeki o devasa vicdan azabı kasırgaya dönüştü. Bora adım adım Ezgi’ye doğru ilerledi, bakışlarını bir saniye olsun kızın yüzünden ayırmadı. Ama Ezgi, Bora’nın varlığını hissettiği an başını hafifçe öteye çevirdi. Gözlerini kaçırıyor, adamın bakışlarıyla teğet bile geçmek istemiyordu. Aralarındaki o birkaç metrelik mesafe, aşılması imkansız bir uçuruma dönüşmüştü.
"Polis merkezinden geliyoruz," dedi Karan, sesi bir kaya kadar sert ve düzgün çıkarak. "Siber suçlar ve teknik takip ekibi devreye girdi. Malikanenin ve civardaki ana arterlerin güvenlik kameraları geriye dönük inceleniyor."
Salona giren iki polis amiriyle birlikte devasa ekran masanın üzerine kuruldu. Kamera görüntüleri saniye saniye, kare kare taranmaya başlandı. O anlar, salondaki herkes için adeta bir cehennem azabıydı. Zaman akmak bilmiyordu.
Gökhan ekrana yaklaşarak her kareyi hırsla izledi. Tam o sırada, saatler öncesine ait bir görüntüde, gri renkli, plakası çamurla kapatılmış kapalı kasa bir minibüsün malikanenin arka sokağından hızla uzaklaştığı tespit edildi.
"Durun!" diye bağırdı Gökhan, sesi pürüzlü ve hırıltılı bir kükremeyle salonda yankılandı. "Trafik kameralarına geçin! Kuzey çevre yoluna çıkan tüm açıları tarayın!"
Polis ekipleri hızla klavyeye yüklendi. Minibüsün izi adım adım sürüldü; aracın kentin kilometrelerce dışındaki terk edilmiş, ıssız bir maden bağ evinin sapağına girdiği belirlendi.
Tam o sırada, odadaki gerilim en üst noktaya tırmanmışken, Ezgi aniden elini ağzına bastırdı. Yüzündeki bütün kan çekilmiş, dudakları mermer gibi bembeyaz kesilmişti. Şiddetli bir öğürme hissiyle yerinden fırlayacak gibi oldu.
Defne durumu anında fark edip hızla ayağa kalktı ve Ezgi’nin koluna girdi. "Ezgi! Gel, buraya gel..." dedi usulca.
Bora’nın keskin gözlerinden bu an kaçmadı. Bora, Ezgi’nin lavaboya doğru yalpalayarak gidişini, adımlarındaki o çaresiz kırılganlığı izlerken kaşlarını çattı. İçindeki o kötü his devasa bir kayaya dönüşüp göğsüne oturdu.
Lavabodan döndüğünde Ezgi’nin durumu iç acıtıcıydı. Yüzü tamamen sararmış, gözlerinin altı morarmıştı. Bedenindeki tüm yaşam enerjisi çekilmiş gibi duruyordu; yürürken sanki rüzgarda savrulacak bir yaprak kadar zayıftı. Islak elleriyle şakaklarını ovuyor, Defne’nin desteğiyle zorda olsa adımlıyordu.
Bora daha fazla dayanamadı, Ezgi’ye doğru bir adım atıp yolunu kesti. "Ezgi..." dedi fısıltıyla, sesi titriyordu. "İyi misin? Yüzün çok kötü... Ben... Özür dilerim, dün geceden beri çıldırmak üzereyim, lütfen yüzüme bak."
Ezgi, Bora’nın yüzüne bakmadan sadece buz gibi bir sesle fısıldadı: "Benden uzak dur Bora. Şu an değil."
Konvoy halinde, tepe lambaları kapatılmış polis araçları ve Gökhan’ın siyah jipi ıssız bağ evinin etrafını sarıyordu.
Gökhan, aracın kapısını vurup fırladı. Karan ve polis ekipleri arkasından koşarken, Gökhan binanın tahta kapısını devasa bir tekmeyle kırarak içeri daldı.
"LARA!"
Mahzenin dondurucu, rutubetli karanlığına indiklerinde karşılaştıkları manzara Gökhan’ın aklını başından aldı. Lara, sandalyeye bağlı, kazağı yırtılmış halde çırpınıyordu. Rüzgar, gözü dönmüş bir delilikle kızın üzerine çökmüş, ona zorla dokunmaya çalışıyordu.
Gökhan bir kaplan gibi ileri atıldı. "TESLİM OL! POLİS!" sesleri mahzeni inletti.
Rüzgar, baskını fark ettiği an panikle belinden çıkardığı keskin av bıçağını Lara’nın boğazına dayadı. Kızın yırtık kazağından sıyrılmış boynuna bıçağın soğuk çeliği gömüldü. Rüzgar delirmiş gibi bağırıyordu: "Yaklaşmayın! Bir adım daha atarsanız keserim boğazını! O benim! O beni seviyor!"
Gökhan adımlarını dondurdu. Elleri havada, gözlerinden yaşlar ve katıksız bir öfke süzülerek adama baktı. Bedenindeki tüm kaslar kasılmıştı. "Tamam... Tamam, bırak onu Rüzgar! Bana ne istiyorsan yap, ama ona dokunma!"
Lara, ağlamaktan kısılan sesiyle, "Gökhan..." diye inledi.
Rüzgar’ın dikkatinin bir anlığına polislere kaydığı o salisede, Gökhan kendi canını tamamen hiçe sayarak ileri atıldı. Bıçağı tutan eli çıplak avucuyla kavradı! Çelik elini keserken Gökhan acıyı hissetmedi bile; diğer yumruğunu Rüzgar’ın suratına bir balyoz gibi indirdi.
İkili yerde boğuşmaya başladı. Çıkan arbedede Karan ve polisler içeri daldı. Rüzgar’ı darp ederek etkisiz hale getirdiler, bileklerine kelepçeyi geçirdiler. Rüzgar yaka paça dışarı sürüklenirken, Rüzgar ile Selin’in ortaklaşa yürüttüğü tüm şantaj, kaçırma ve uyuşturucu ilacıyla kumpas kurma belgeleri de polislerin eline geçti. Şehrin diğer ucunda Selin de lüks rezidansında polisler tarafından kelepçelenerek gözaltına alındı.
Lara üzerindeki zincirlerden kurtarıldığı an ayağa kalkmaya çalıştı. Ancak günlerdir aç, susuz ve bitap düşmüş bedeni bu yükü daha fazla taşıyamadı.
"Gökhan..." dedi Lara. O an, burnundan süzülen ince bir kan çizgisi dudaklarına doğru aktı. Gözleri karardı ve bilinci tamamen kapandı.
Gökhan, yere düşen kızı son anda kucağına yakaladı. Yere çöküp Lara’yı göğsüne bastırdı. Göğsünü yırtan bir feryatla mahzeni inletti:
"LARA! Aç gözlerini Kuğu’m! Yemin ederim... Yemin ederim senden başkasına dokunmadım! O bir tuzaktı, yemin ederim ben sana ihanet etmedim! Ne olur bırakma beni!"
Gökhan’ın feryatları, hıçkırıkları ve kızın kanlı yüzünü öpüşü, mahzendeki tüm polislerin ve ekibin boğazını düğümledi.
Saatler sonra, özel hastanenin acil servis koridorunda dondurucu bir bekleyiş hakimdir. Lara müsaade altına alınmış, serum takılmıştı.
Gökhan, odanın camından içeriye, yatakta solgunca yatan Kuğu’suna bakıyor; elleriyle yüzünü kapatıp sessizce ağlıyordu.
Koridorun diğer tarafında Defne, Lara’nın ve yaşananların ağırlığıyla çökmüş, bir sandalyede ağlıyordu. Karan, sert ve geçit vermez duruşunu bozarak Defne’nin yanına oturdu. İri elleriyle kızın titreyen omuzlarını kavradı, onu kendine çekip sarıldı.
"Geçti..." dedi Karan, sesi Defne’nin ruhuna işleyerek. "Geçti Defne. Lara güvende. Gökhan yanında. Her şey bitti."
Defne, Karan’ın sağlam göğsüne başını yaslayıp gözyaşlarını bıraktı.
O esnada, fenalaşan Ezgi de hazır hastanedeyken serum takılması ve tetkiklerinin yapılması için muayene odasına alınmıştı. Bora, koridorda bir ileri bir geri voltay atıyordu. Ezgi’nin odasından çıkan kadın doğum doktorunu gören Defne, doktorun yanına adımladı. Bora da biraz geride, duvarın arkasında durup dinlemeye başladı.
"Hastanın durumu nasıl doktor hanım?" diye sordu Defne endişeyle.
Doktor hanım gülümseyerek elindeki dosyayı kapattı. "Korkulacak bir şey yok. Yaşadığı yoğun stres ve açlık nedeniyle vücudu tepki vermiş. Aşırı mide bulantıları ve halsizlik bu dönemde çok normal."
Defne kaşlarını çattı. "Bu dönemde mi?"
"Evet," dedi doktor rahat bir sesle. "Arkadaşınız altı haftalık hamile. Bebeğin gelişiminde bir sorun yok ama bundan sonra stresten kesinlikle uzak durması gerekiyor."
Duvarın arkasında duran Bora’nın beyninde adeta atom bombası patladı. Zihni durdu, ayakları yere çakıldı. Kulaklarında sadece o kelime yankılandı: Hamile...
Bora, elindeki su şişesini yere düşürdü. Gözleri kocaman açılmış, nefesi kesilmiş bir halde duvardan doğruluğunda, Ezgi’nin taşıdığı o devasa sırrın ve aralarındaki o kanlı gecenin gerçek yüküyle tamamen yüzleşmişti...
