20. bölüm · SİYAH KUĞU
Tuzak
Boğaz’ın sularına vuran altın sarısı sabah ışığı, geniş yatak odasının tül perdelerinden süzülerek ahşap zemine yumuşak gölgeler düşürüyordu. Haftalardır süren o dondurucu karanlığın, fırtınalı gecelerin ardından gelen en huzurlu, en uykulu andı bu.
Lara, gözlerini ağır ağır açtığında ilk hissettiği şey, şakaklarına değen sıcak, ritmik bir nefes ve belini bir sarmaşık gibi kavrayan devasa bir kol oldu. Gökhan, uykusunda bile onu kaybetmekten korkar gibi kendine çekmiş, göğsüne bastırmıştı. Lara, adamın geniş göğsündeki sargı bezlerinin bittiği yere, tenine yanağını yasladı. Parmanının ucuyla Gökhan’ın keskin çene hattını, şakaklarını ve uykuda hafifçe çatılmış kaşlarını okşadı.
Gökhan gözlerini açmadan, dudaklarının kenarında beliren o pürüzsüz, hınzır tebessümle Lara’nın belindeki tutuşunu sıkılaştırdı. Eğilip dudaklarını kızın saçlarının arasına, pürüzsüz boyun kavisini koklayarak bastırdı.
"Kocanı uykusunda gizli gizli süzmek yeni hobin mi oldu Kuğu’m?" dedi Gökhan. Sesi uykudan yeni uyandığı için boğuk, boğazından gelen derin bir tonlamadaydı.
Lara gülümsedi, başını kaldırıp adamın koyu gözlerinin içine baktı. "Süzmüyorum Karahan. Sadece... birkaç hafta önce bu anı hayal bile edemezdik, onu hatırlıyordum. Eğer beş dakika daha böyle kalırsak, Karahan Holding bugün bir başkansız çalışmak zorunda kalacak ama."
Gökhan kızın belinden tutup onu hafifçe yukarı çekti, dudaklarını Lara’nın dudaklarına usulca bastırdı. Birbirlerinin kokusunda, nefesinde kayboldukları o birkaç dakika boyunca zaman durmuş gibiydi. "Varsın çalışmasın Kuğu’m," dedi Gökhan fısıltıyla. "Bütün dünyayı karşıma aldım, bir toplantıyı kaçırmışım çok mu?"
Yine de tatlı bir telaşla yataktan kalktılar. Lara, Gökhan’ın smokin ceketini düzeltip yakasını okşarken, Gökhan da kızın belini bırakmayarak mutfakta küçük öpücüklerle onun aklını çelmeye çalıştı. Aralarındaki o buzlar erimiş, yerini tutku dolu, birbirinin varlığıyla nefes alan bir çiftin tatlı atışmalarına bırakmıştı.
Saatler sonra Karahan Holding’in devasa cam binasındaki yönetim kurulu salonunda hava bir anda dondurucu bir soğukluğa büründü. Uzun ahşap masanın başında Gökhan ve Lara yan yana otururken, masanın diğer ucunda oturan Selin, elindeki kalemi ritmik bir şekilde masaya vuruyordu. Gözlerindeki o zehirli, hırslı alay Lara’nın üzerine kilitlenmişti.
"Bakıyorum da Siyah Kuğu’muz şirkete de el atmış," dedi Selin, sesine yapmacık bir nezaket katarak. "Aşk sarhoşluğu yönetim kuruluna girmeye, stratejik kararlar almaya yetiyor demek ki. Ama dikkat et Lara... Karahan Holding’in yüksek zirveleri baş dönmesi yapar. Düşüşün çok sert olur."
Lara, Selin’in bu provoke eden tavrı karşısında zerre kadar istikrarını bozmadı. Omuzlarını dikleştirdi, gözlerini Selin’in gözlerine dikti. "Benim nerede duracağıma Karahanlar karar verir Selin. Senin gibi başkalarının açığını arayarak, arkadan iş çevirerek basamak tırmanmadığım için başım hiç dönmedi, dönmez de."
Toplantı boyunca gerilim tırmansa da Selin beklenmedik bir hamle yaptı. Saldırmak yerine, planlı bir şekilde geri çekildi. Kendini tamamen ikinci plana atarak uysal, profesyonel bir yönetici rolüne büründü. Çünkü onun asıl hedefi masadaki tartışma değil, Gökhan’ı yalnız yakalamaktı.
Toplantı bitip herkes salondan ayrıldığında, Selin elindeki dosyalarla Gökhan’ın makam odasına geçti. Gökhan omzundaki sızı ve günün yorgunluğuyla masasındaki koltuğa kurulmuş, şakaklarını ovuyordu.
"Son bütçe raporları Gökhan," dedi Selin, masanın kenarına süzülerek. "Sadece iki dakika incelemen gerekiyor."
Gökhan başını kaldırıp dosyalara bakarken, Selin bardağa viski doldurma bahnesiyle arkasını döndü. Çantasının gizli gözünden çıkardığı renksiz, kokusuz ağır bir uyutucu sıvıyı damla damla bardağa boşalttı. Bardağı Gökhan’ın önüne bıraktı.
Gökhan, zihnindeki stresi dağıtmak amacıyla kadehi tek dikişte bitirdi. Ancak sadece birkaç dakika içinde başı dönmeye, görüşü bulanıklaşmaya başladı. Bedenindeki tüm güç çekiliyor, göz kapakları bir külçe gibi ağırlaşıyordu. Selin, adamın bilincini yitirmek üzere olduğunu görünce sinsi bir tebessümle koluna girdi. Şirketin özel VIP asansörünü kullanarak Gökhan’ı binadan çıkardı ve birkaç sokak ötedeki gizli, lüks bir rezidans dairesine taşıdı. Adamın üzerindeki kıyafetleri çıkarıp kendi yatağına yatırdı ve kendi de onun yanına, ipek çarşafların arasına sokuldu.
Aynı saatlerde Boğaz’a bakan malikanede bambaşka, huzur dolu bir atmosfer vardı. Lara, akşam için Gökhan ile geçireceği o romantik baş başa yemeğin heyecanıyla evde koşturuyordu. Gökhan’ın onun için özel olarak sipariş ettirdiği, en sevdiği taze beyaz zambaklar devasa bir buket halinde salondaki masanın üzerindeydi.
Lara, zambakları tek tek ince kristal vazoya yerleştirirken çiçeğin kokusunu içine çekti. Yüzünde haftalardır ilk kez bu kadar zahmetsiz, katıksız bir tebessüm vardı. Masaya mumları dizdi, şampanya kadehini yerleştirdi, fırındaki yemeğin kokusu salonu sararken her şeyin mükemmel olması için çabaladı.
Tam zambakların son dalını düzeltip üzerindeki elbiseyi süzmek için aynaya döndüğünde, dış kapının zili çaldı.
Lara’nın kalbi neşeyle çarptı. "Bu kadar erken mi geldin Karahan?" diyerek koşar adımlarla kapıya yöneldi. Kapının kulpunu sabırsızca çevirip açtı.
Ancak karşısında duran kişi Gökhan değildi.
Rüzgar, gözleri kan çanağına dönmüş, stresi ve marazi öfkesi yüzünden okunur bir halde kapının eşiğindeydi.
Lara dehşetle geriledi, kapıyı hırsla kapatmaya çalıştı. "Sen... Senin ne işin var burada?!"
Rüzgar devasa cüssesiyle kapıyı iterek içeri daldı. "Beni öyle kolay silemezsin Kuğu!" diye kükredi. Lara arkasını dönüp kaçmaya çalışırken, Rüzgar arkasından yetişip cebinden çıkardığı kloroform kokulu bezi kızın burnuna ve ağzına bastırdı.
Lara ayaklarıyla çırpındı, elleriyle Rüzgar’ın yüzünü tırmalamaya çalıştı. O boğuşma sırasında masadaki kristal vazo yere devrildi; taze beyaz zambaklar, su ve cam kırıkları zemine saçıldı. Lara’nın gözleri yavaşça kaydı, bilinci derin bir karanlığa gömüldü. Rüzgar, kucağına aldığı baygın kızı malikanenin arka kapısından çıkarıp çalışır vaziyette bekleyen minibüse bindirdi ve kentin dışındaki ıssız bir bağ evine doğru yola çıktı.
Güneş rezidansın kalın perdelerinin arasından sızarken, Gökhan başındaki dondurucu, zonklatan bir ağrıyla gözlerini açtı. Zihni sisliydi, nerede olduğunu, saatin kaç olduğunu kavrayamadı. Ancak yanında hareket eden bedeni ve tenine değen ipek çarşafı hissettiğinde başını çevirdi.
Yanı başında, çıplak omuzlarıyla Selin yatıyordu.
Gökhan’ın beyninde adeta bir bomba patladı. Dehşet içinde üzerindeki yorganı kaldırdı, kıyafetlerinin üzerinde olmadığını görünce kanı çekildi. Yataktan bir hışımla fırladı.
Selin doğrulup yatakta oturdu. Yüzünde muzaffer, imalı bir tebessüm vardı. "Günaydın sevgilim... Çok yorgundun dün gece."
Gökhan bir kaplan gibi ileri atıldı, Selin’in boğazını kavrayıp kadını yatağın başlığına sıkıştırdı. Gözlerinde katıksız bir nefret ve cehennem ateşi yanıyordu. Sesi kısıktı ama yeri göğü inletecek kadar tehlikeliydi. "NE YAPTIIN SEN?! BANA NE İÇİRDİN?!"
Gökhan, tuzağa düşürüldüğünü, içeceğine ilaç katılarak buraya getirildiğini saniye saniye kavradı. Midesi bulandı, kendini dünyanın en iğrenç adamı gibi hissetti. Selin’i tiksintiyle kenara fırlattı, yerdeki kıyafetlerini titreyen elleriyle giyindi. Rezidansın kapısını çarpıp dışarı fırlarken içindeki vicdan azabı, Lara’nın o masum yüzü zihninde geçit töreni yapıyordu. "Lara..." diye fısıldadı kendi kendine, arabaya atlayıp gazı köklerken. "Lara ben ne yaptım..."
Tüm bu fırtınanın ortasında, kentin diğer ucundaki özel bir klinikten çıkan Ezgi, elindeki beyaz zarfı sıkıca tutuyordu. Sabah başlayan şiddetli bulantıları ve baş dönmeleri üzerine şüphelenip kimseye haber vermeden buraya gelmişti.
Arabanın arka koltuğuna oturduğunda zarfı açtı. Ultrason görüntüsünü ve altındaki raporu gördüğünde nefesi boğazında tıkandı.
Altı haftalık hamileydi.
Bora ile o sarhoş, kontrolsüz gecede yaşadığı şeyin sonuçları şu an elindeydi. Ezgi, gözyaşlarının ultrason kağıdına damlamasına engel olamadı. Bir cemiyet kadını olarak, Bora’nın o uçarı, bağlanmaktan korkan tavırlarını bilirken bu bebeği nasıl taşıyacaktı? Hıçkırıklara boğularak başını direksiyona yasladı.
O sırada Bora, ne yapacağını bilemez bir halde telefonda Defne’yi arıyordu. Şehrin diğer ucunda arabasında turluyor, vicdan azabından duramıyordu.
"Defne..." dedi Bora, sesi her zamanki neşesinden tamamen arınmış, çaresiz bir tondaydı. "Ezgi’ye ulaşamıyorum. Dün geceden beri telefonlarımı açmıyor, mesajlara bakmıyor. Evine gittim yok. Bir şey mi oldu ona, yanında mı, biliyor musun?"
Defne caddede yürürken kaşlarını çattı. "Bora, Ezgi sabah biraz rahatsızdı ama bana da bir şey söylemedi. Bir dakika... Sen niye bu kadar telaşlısın? Aranızda ne oldu sizin?"
"Sonra anlatacağım Defne," dedi Bora yutkunarak. "Sadece ona bir şey olmadığını bileyim, yeter."
Ancak Defne’nin Bora’ya cevap verecek vakti kalmadı. Çünkü malikanenin güvenlik sisteminden telefonuna üst üste uyarı bildirimleri düşmeye başlamıştı. Lara hiçbir telefonuna cevap vermiyordu.
Gökhan, kendi vicdan azabının ve iğrenç tuzağın ağırlığı altında ezilerek arabayı malikanenin bahçesine fırlattı. İçeri girdiğinde tek amacı Lara’ya sarılmak, gerekirse ayaklarına kapanıp olanları anlatmaktı.
"Lara!" diye seslendi salona doğru koşarken. "Kuğu’m!"
Fakat salona girdiği an adımları bıçak gibi kesildi. Kalbi duracak gibi oldu.
Salonda romantik bir akşam yemeği için hazırlanmış masa öylece duruyordu. Ama masanın hemen yanında, devrilmiş bir kristal vazo, mermere saçılmış su birikintisi ve ezilmiş, parçalanmış beyaz zambaklar vardı. Yerde boğuşma izleri, sürüklenme belirtileri duruyordu.
Gökhan’ın dizlerinin bağı çözüldü. Yere, o parçalanmış zambakların ve cam kırıklarının ortasına çöktü.
"Hayır... Hayır, hayır!" diye inledi Gökhan. Elleriyle yerdeki zambakları kavradı, cam kırıkları ellerini kesti ama acıyı hissetmedi bile. Başını ellerinin arasına alarak feryat etti. "LARA! NEREDESİN?!"
Çok geçmeden kapı kırılırcına açıldı; Bora, Karan ve Defne içeri daldı. Yerdeki kanlı zambakları, boğuşma izlerini ve Gökhan’ın o darmadağın olmuş halini görünce hepsi buz kesti.
Karan hızla yerdeki izleri incelemeye başladı. "Biri içeri girmiş... Kloroform kokusu var. Lara’yı kaçırmışlar Gökhan!"
Gökhan gözlerinden süzülen yaşlarla, göğsünü yırtan bir çaresizlikle inledi. "Benim yüzümden..." dedi, sesi hırıltılı bir fısıltıya dönüşerek. "Ben onu koruyamadım... Kuğu’mu kendi ellerimle ateşe attım!"
Şehrin onlarca kilometre dışında, rutubetli, karanlık ve küf kokan bir mahzende Lara gözlerini açtı.
Bilekleri ve ayakları demir bir sandalyeye paslı zincirlerle bağlanmıştı. Başındaki şiddetli ağrı ve mide bulantısı kloroformun etkisinin henüz geçmediğini gösteriyordu. Karşısındaki duvara monte edilmiş projeksiyondan bir görüntü yansıtılıyordu.
Görüntüde, bir rezidans yatağında yan yana yatan Gökhan ve Selin vardı.
Rüzgar, gölgelerin arasından elinde bir içki kadehiyle çıktı. Yüzünde marazi, delirmiş bir sırıtış vardı. "Günaydın Kuğu’m," dedi Lara’ya yaklaşarak. "Bak... Uğruna beni sildiğin, canını verdiğin adam sen evde ona sofralar kurarken kimin koynundaydı izle!"
Lara, gözlerinden süzülen yaşlarla ekrandaki görüntülere baktı. Kalbine binlerce bıçak saplanıyor gibiydi. Göğsü sıkıştı, nefesi kesildi. Ama içindeki o asil gurur ve Gökhan’a olan derin inancı, bu zehirli sahneye teslim olmasına izin vermedi.
"Yalan..." dedi Lara, hıçkırıklarının arasından fısıldayarak. "Bu senin... senin iğrenç bir oyunun Rüzgar! Gökhan bana bunu yapmaz!"
"Hâlâ mı?!" diye haykırdı Rüzgar. Kadehi duvara fırlatıp parçaladı. Lara’nın üzerine doğru devasa bir gölge gibi devrildi. Kızın çenesini nasırlı eliyle hırsla kavradı, başını geriye doğru büktü. "Hâlâ mı o herif?! Günlerdir buradasın! Açsın, susuzsun, çaresizsin! Beni seveceksin Lara! O herifi unutacaksın, bana eskisi gibi bakacaksın!"
"Asla..." dedi Lara, adamın yüzüne nefretle bakarak. "Senden tiksiniyorum!"
Rüzgar kontrolünü tamamen kaybetti. Gözü dönmüş bir öfkeyle Lara’nın üzerindeki kazağın yakasından tutup hırsla yırttı. Kızın açıkta kalan omzuna, tenine zorla dokunmaya, onu öpmeye çalıştı.
Lara zincirlerini şakırdatarak, çığlık atarak bedenini geriye çekmeye çalıştı. "Bırak beni! Dokunma bana iğrenç yaratık! GÖKHAN!"
Gökhan ve ekip şehirde her sokakta, her depoda Lara’yı ararken; mahzendeki karanlıkta Rüzgar’ın çirkin elleri, çaresizce direnen Kuğu’nun üzerine dondurucu bir kabus gibi çöküyordu...
