30. bölüm · SİYAH KUĞU

Çifte Mucize ( FİNAL )

Yazarınız Nisoş

(Lara’nın Anlatımıyla)
Hayatımın en büyük fırtınalarından sonra gökyüzünün bu kadar berraklaşacağını söyleseler muhtemelen inanmazdım. Ama işte buradaydık. Karahan İmparatorluğu’nun o yırtıcı, sert ve dünyayı dize getiren adamları; ellerinde piknik örtüleri, termo çantalarda taze sıkılmış meyve suları ve hamile karılarının kaprisleriyle doğanın kucağında birer kuzuya dönüşmüşlerdi.
Aylardan bahardı. Tam sekiz buçuk ayı geride bırakmıştık. Ama benim durumum diğerlerinden biraz daha farklıydı; çünkü karnımda tek bir can değil, tıp dünyasını da bizi de şaşırtan çifte bir mucize taşıyordum! Evet, doktorlar dördüncü ayımızda müjdeyi vermişti: Bir kız, bir erkek ikizlerimiz geliyordu.
Karnım o kadar büyümüştü ki artık adım atmakta zorlanıyor, adeta tüy sıklet bir dev gibi dolanıyordum. Yanımda benden sadece iki hafta önde olan Ezgi vardı ki kendisi şu an tek bebeğiyle kocaman bir karpuz boyutuna ulaşmış durumdaydı. İkimiz de adımlarken penguenleri aratmıyorduk.
Piknik örtüsünün üzerine güç belayla yayılmıştık. Gökhan, her beş dakikada bir "Kuğu’m sırtına minder koyayım mı? Bebeklere baskı yapıyor mu o oturuş? Bacakların mı şişti?" diye tepemde dikiliyor; Bora ise Ezgi’ye köfte yedirebilmek için madalyalık bir performans sergiliyordu. Karan ise her zamanki asil ve mesafeli duruşuyla Defne’nin saçlarını okşuyordu.
Pikniğin ilerleyen saatlerinde, erkekler etraftaki odunları toplamak ve mangalı yakmak için biraz uzaklaştıklarında, Defne aniden ayağa kalktı. Yüzünde kocaman, pırıl pırıl bir tebessüm vardı. Elini arkasına sakladığı küçük bir kutudan çıkardı ve Karan’ın önüne uzattı.
"Karan Bey..." dedi Defne, sesi heyecandan titreyerek. "Acaba Koruma Şirketinize iki aylık minik bir üye daha eklesek sözleşmeyi ihlal etmiş olur muyuz?"
Karan kutuyu açtığında içindeki pozitif hamilelik testini gördü. O dünyayı titreten sert çene hattı bir anda gevşedi. Karan Karahan, hayatında ilk kez elindeki testi sallarken gözleri dolarak Defne’yi kucağına aldı ve etrafında döndürdü. "Baba oluyorum... Defne’m, baba oluyorum!"
Biz tam bu muazzam mutluluğa çığlıklar atıp sevinç gözyaşları dökecektik ki... İçimdeki o derin korku ve kas kasılmaları son iki gündür olduğu gibi yine zihnimi yoklamaya başladı.
(Doğumdan Birkaç Gün Önce - Geçmişe Dönüş)
İkiz hamileliği oldukça ağır geçiyordu ve son haftalarda kasılmalarım arttıkça içimdeki o karanlık vesvese büyümüştü. İki can birden dünyaya getirmek... Ya bana bir şey olursa? Ya onları kucağıma alamadan bu dünyadan göçüp gidersem?
Gecenin yarısında, Karahan Malikanesi’nin terasında durmuş, Boğaz’ın karanlık sularına bakarak sessizce ağlıyordum. Arkamdan yaklaşan ayak seslerini duydum. Gökhan’ın o tanıdık, güven veren kokusu etrafımı sardı. İri kolları belime dolandı, çenesini omzuma yasladı.
"Kuğu’m..." dedi gür, ama yumuşak sesiyle. "Neden uyumadın? Ağlıyor musun sen?"
Arkamı dönüp başımı onun geniş göğsüne yasladım. Hıçkırıklarım gecenin sessizliğinde yankılandı. Gökhan panikle yüzümü ellerinin arasına aldı. "Lara! Ne oldu? Bir yerin mi ağrıyor? Bebekler mi?"
"Gökhan..." dedim, gözyaşlarım onun dev ellerine damlarken. "Çok korkuyorum Karahan..."
"Neden korkuyorsun güzelim? Ben buradayım, yanındayım."
Gözlerinin içine baktım, içimdeki o dondurucu korkuyu ilk kez dile getirdim: "İkizler doğarken... Ya bana bir şey olursa Gökhan? Ya ameliyathaneden çıkamazsam? Onlara iyi bakabilir misin? Beni unutur musun? Lütfen bana söz ver... Eğer bana bir şey olursa, çocuklarımıza hem anne hem baba olacaksın. Onlara beni anlatacaksın, tamam mı?"
Gökhan Karahan o an sanki vurulmuş gibi donakaldı. O devasa adamın gözlerinden ilk kez bu kadar katıksız bir çaresizlik ve korku aktı. Bakışları buğulandı, gözyaşları süzülüp benim yanaklarıma karıştı. Başı iki yana salladı, sesi kırık dökük bir fısıltıya dönüştü:
"Sakın... Sakın bir daha böyle bir cümle kurma Lara!" dedi, kızı göğsüne öylesine sert bastırdı ki sanki evren ikisini ayırmak istiyormuş da o direniyormuş gibiydi. "Sana bir şey olursa ben yaşayamam Lara! Anlıyor musun beni?! Ben bu dünyayı, bu malikaneyi, Karahan adını başlarına yıkarım! Çocuklarımıza sensiz bakamam ben... Bize bir anne lazım, bana Kuğu’m lazım! Sen yaşayacaksın! O ameliyathaneden ikizlerimizle birlikte çıkacaksın! Beni tekrar o zifiri karanlığa gömmeye hakkın yok!"
Gökhan’ın gözyaşları içinde dudakları dudaklarıma kapandı. O gece, korkularımızı birbirimizin nefesinde erittik. O bana yaşama sözü verdi, ben de ona dönme sözü verdim...
(Günümüz - Piknik Alanı)
Ve işte o an geldi! Defne’nin haberine sevinirken, karnıma saplanan o devasa, yakıcı sancıyla çığlığı bastım: "AHHH! GÖKHAN!"
Aynı salisede Ezgi de bacağını tutarak ulur gibi bağırdı: "ANAMMM! BORA KOPUYORUM BORA! GELİYOR!"
Piknik alanı bir anda tımarhaneye döndü. Gökhan odunları fırlatıp üzerime atıldı, yüzü bembeyaz olmuştu: "Lara! Ne oldu Kuğu’m?!"
"Gökhan su... Sularım geldi Karahan! İkizler geliyor!"
Ezgi de Bora’nın yakasına yapışmış sallıyordu: "Benim de geldi salak! İkiz falan dinlemem, aynı anda doğuruyoruz! Tut beni!"
Gökhan ve Bora panikle birbirine baktı. Karan hemen telefona sarıldı: "Ambulansı arıyorum! Sakin olun!"
"Bebek çantası nerede?!" diye bağırdı Bora.
Ezgi Bora’nın suratına bir tokat geçirdi: "Ulan gerzek, 'çantayı bagaja sen koy' demedim mi ben sana?!"
"Ben onu evde unuttum eşim dostum!" dedi Bora ağlamaklı bir sesle. Çanta falan yoktu!
Bizi arabalara bindirecek zaman bile kalmamıştı. Sancılar iki dakikada bire düşmüştü. Yeşilliklerin ortasında, arabanın arka koltuğunu yatırıp beni ve Ezgi’yi yan yana yatırdılar. Gökhan ellerimi tutmuş, gözlerinden yaşlar akarken "Kuğu’m derin nefes al... Bana söz verdin, bırakma kendini! Karahan’ın burada!" diye bağırıyor, ceketini çıkarıp altıma seriyordu.
Bora ise Ezgi’nin yanında tam anlamıyla baygınlık geçiriyordu. "Ezgi dayan! Önce sen doğurma, Lara doğursun üç tane bebek var ortalıkta ben hazır değilim!"
"Bora sus yoksa seni burada gebertirim!" diye kükredi Ezgi.
Ambulansın siren sesleri dağ yollarında yankılandığında biz yolun ortasında, doğanın göbeğinde son ıkınmaları yapıyorduk. Sağlık görevlileri arabaya daldığında ortalık tam bir can pazarıydı. Ambulans görevlileri hızlıca müdahale edip ikimizi de sedyeye aldı.
Hastane koridorları siren sesleriyle çınlarken koca adamların o çaresiz bekleyişi başladı. Bebeklerimiz sekiz buçuk aylık doğdukları için solunum desteği amacıyla hepsi hemen küveze alınmıştı.
(Gökhan’ın İç Sesi)
Gözlerimin önünde kanımdan, canımdan parçalar ve dünyadaki tek sığınağım olan Siyah Kuğu’m ameliyathaneye girmişti. Koridorda bir aşağı bir yukarı yürürken ellerimin titremesini durduramıyordum. Teras gecesi bana söyledikleri zihnimde yankılanıyordu: 'Ya bana bir şey olursa?'... 'Tanrım,' dedim içimden, duvarlara tutunarak. 'Onu ve evlatlarımı bana bağışla. Ben onsuz bir hiçim. O Kuğu olmadan bu Karahan ayakta duramaz...'
Karan, koridorda panikten duvarları yumruklayan Bora’yı sabitlemeye çalışırken bir yandan da henüz hamileliğinin başında olan ve ağlamaktan helak olan Defne’yi göğsüne bastırmıştı.
"Sakin ol Defne’m..." diyordu Karan, kızın saçlarını öperek. "İkisi de güçlü kadınlar. Bebeklerimiz de öyle. Bak, birazdan çıkacaklar. Sakinleş güzelim, bizim bebeğimizi de korkutacaksın..."
Nihayet ameliyathane ve yoğun bakım kapıları açıldı. Doktor gülümseyerek dışarı çıktı. "İki annemizin de durumu mükemmel! Lara Hanım inanılmaz güçlü bir doğum gerçekleştirdi. Bebeklerimiz tedbir amaçlı kısa bir süre küvezde kaldı ama solunumları harika! Bir kız, bir erkek ikizlerimiz ve bir kız bebeğimiz sapasağlam!"
O an koridorda kopan kıyameti görmeliydiniz. Bora "KIZIM OLDU!" diye bağırıp Karan’a sarıldı, Karan onu fırlatıp attı ama yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Gökhan ise dizlerinin üzerine çöktü, ellerini yüzüne kapatıp hıçkırıklarla şükür gözyaşları döktü. Kuğu’su yaşamıştı, gitmemişti!
(Lara’nın Anlatımıyla)
Odaya alındığımızda, küvezden çıkan o üç minik pembe mucizeyi kucağımıza verdiler.
Ezgi ile yan yana yataklardaydık. Ezgi kucağındaki cennet kokulu kızına bakıp gözyaşlarını silerken, Bora baş ucunda durmuş, minik bebeğin parmağını tutuyordu. Yüzündeki o şapşal neşe yerini derin bir duygu seline bırakmıştı.
"Adı 'Asel' olsun..." dedi Ezgi, sesi titreyerek Bora’ya baktı. "Bal gibi, cennet gibi geldi hayatımıza... Asel’imiz olsun."
Bora eğilip karısının alnına sıcak bir öpücük kondurdu, sonra minik Asel’in kokusunu içine çekti. "Cennetim oldunuz benim... Asel Karahan, hoş geldin babacığım."
Gökhan ise yatağımın kenarına oturmuş, kucağımdaki bir kolumda kızımız, diğer kolumda oğlumuz olan o iki minik mucizeye bakıyordu. Yüzündeki o devasa Karahan sertliği tamamen erimiş, yerini katıksız bir baba şefkatine bırakmıştı. İri parmaklarını bebeklerin minik avuçlarına uzattı.
Gökhan gözlerimin içine baktı. O karanlık gözlerde artık sadece sonsuz bir aşk ve minnet vardı. Eğilip alnımı uzunca öptü. "Beni bırakmadığın için teşekkür ederim Kuğu’m..." diye fısıldadı.
Gülümsedim. "Sana söz vermiştim Karahan."
"İsimleri ne olsun?" diye sordu sesi titreyerek.
Kucağımdaki minik kıza ve oğlana baktım. "Kızımızın adı 'Gece' olsun... Bize karanlık gecelerin sonunda güneşin hep doğacağını hatırlatsın. Oğlumuzun adı ise 'Karan' olsun... Amcası gibi dik, babası gibi yenilmez dursun hayatta. Gece ve Karan..."
Gökhan eğildi, önce bebeklerinin alnından, sonra benim dudaklarımdan tutkuyla ve sonsuz bir aşkla öptü.
"Sizi canım pahasına seveceğim," dedi fısıltıyla. "Siyah Kuğu’m ve benim minik mucizelerim..."
Şimdi arkama dönüp bakıyorum da... Fırtınalar, kayıplar, ölüm korkuları ve karanlıklar geçip gitti. Yıkılmaz denilen adamlar diz çöktü, iyileşmez denilen yaralar sevgiyle sarıldı.
Biz devasa, biraz çılgın ama çok mutlu bir aile olduk.
Bora’nın gevezelikleri, Ezgi’nin tatlı tatlı bağırmaları, Defne ve Karan’ın o derin, asil aşkı ve en çok da benim koca devim, Karahan’ım...
Ve biz, en zifiri karanlıklardan bile kırılmamış kanatlarla uçup kendi aydınlığımızı yarattık; çünkü bilirdik ki, gerçek aşk karanlığı silmez, ona diz çöktürürdü.