15. bölüm · SAHRA

Üçüncü Günün Sabahı

Sümeyye Daşdemir

İnsanı en çok yakınları üzermiş. Yakınları dışında bir şey denilince insan kırılmaz ama yakınları olunca insan en derinden kırılır. Aynı bende olduğu gibi. Dün gece çok kırılmıştım. Ama sıkıntı değildi ben yine iyileşirim. Berfin'i görünce zaten bütün kırgınlığım gider.

Bizim arkadaşlığımız çok büyük kolay kolay ayrılmayız. Birbirimize kırılırız hatta kavga ederiz ama küslüğümüz çok uzun sürmez. En fazla bir gün. Birbirimize dediğimiz çoğu şeye de alınmayız çünkü ciddi bir şekilde söylemediğimizi biliriz. Üçümüz de bambaşka insanlarız ama bir araya gelince biz oluyoruz. Farklı kültürlerden, şehirlerdeniz ama yinede biz biziz.

Şimdi ise Yusuf ile aile odasında uyuyorduk. Aslında Yusuf uyuyordu bende o rahat uyusun diye kalkmıyorum. Koltukta yan yana oturmuştuk ve ben başımı Yusuf'un omzuna yaslamıştım. Yusuf da başını benim başıma yaslamıştı. Dün gece beraber uyumuştuk. Üç gündür rahat uyuyamamıştım ve Yusuf ile birlikte uyuyunca uzun zamandır hissedemediğim rahatlığı hissetmiştim.
Yusuf üç ayda kalbime işlemişti. Onu görünce kalbim anında hızlanıyordu. Heyecandan konuşamıyorum resmen.

Bir anda içeri giren Yağmur ile gözlerimi açtım. Yüzünde güller açıyordu ama biraz daha sessiz gelebilirdi. Yusuf uyanacaktı az kalsın. Yavaşça başımı çekip ayağa kalktım. Ayağa kalkarken Yusuf'u uyandırmamaya dikkat etmiştim. Yağmur'a yaklaşıp sessiz bir ses ile konuştum. "Çok az ses çıkardın Yağmur. Böyle olmuyor sen bir dahakine kapıyı al başımıza geçir oldu mu? Az kalsın Yusuf uyanıyordu."

Yağmur güldü. Neden güldüğünü anlamadım ama anlamama da gerek yoktu çünkü Yağmur şizofrenin önünde gideni. Düz duvara bakarken bile kendi kendine gülebilirdi bu mal. Gülerek konuşmaya başladı şizofren. "Ne yoksa biricik sevdiğinin uyanmasından mı korktun?" dediğinde gözlerimi büyüttüm. Koluna vurarak konuştum. "Kes sesini beyinsiz. Ben kimseyi sevmiyorum." dedim.

"Nilüfer, ne oluyor?" diye bir ses gelince koltuğa baktık. Yusuf uyanmıştı. Uyanmıştı ve yeni uyandığı için sesi kalın çıkıyordu. Böyle dahada yakışıklı oldu bu adam ama! Gülümseyerek konuştum. "Yok bir şey ya Yağmur gelmiş. Diyecek bir şeyi varmış." dedim. Yağmur sanki bir şeyi hatırlamış gibi yapıp konuştu. "Haa doğru ya şey demek için gelmiştim." a harfini uzatarak konuşmuştu. Oscarlık oyunculuk yapıyordu bu kız. "Berfin normal odaya alındı da. Seni çağıracaktım." dedi. "Tamam. Bir yüzümü yıkayıp gelirim. Hangi oda onu söyle ben bulurum "

"Berfin bu kattaki cerrahi serviste, koridorun sonundaki odada kalıyor." dedi. Başımı salladım ve çıktım. Odadan çıkınca bir kaç adım attığımda tuvaleti gördüm. Tuvalete girip aynanın karşısında kendime baktığımda şaşırdım. Yüzüm solmuştu, gözlerim çökmüştü ve kıpkırmızıydı. Suyu açıp avuçlarıma dolan soğuk suyu yüzüme çarptım. Aynısını bir daha yaptım. Kenardan kağıt havluyu alıp yüzümü kurulayıp kağıt havluyu çöpe attım. Tekrar aynadan kendime baktım. Saçlarımı düzeltip çıktım ve yönümü koridorun sonuna çevirip yürümeye başladım.

Koridorun sonunda Yusuf, Demir ve Yiğit oturmuştu. Odanın önüne geldiğimde Yusuf'a gülümseyip önüme döndüm ve kapıyı yavaşça açıp içeri girdim. İçeride sadece Yağmur ve Berfin vardı. Berfin somurtuyordu. Beni görünce hemen gülüp yüksek ses ile konuştu. "Nilüfer de geldi. Hadi kızlar kalkın da saçımı düzeltin. İnsanlar içeri girip duruyor ama ben perişan durumdayım!" sesinin dışarıdan bile duyulduğundan eminim. Berfin'in bağırması ardından Yağmur ciyakladı. "Bu kız ölmeye niyetli olsa bile makyaj ile giderdi!" üçümüz bir anda kahkaha attık. Kapı açılıp içeriye doktor girdiğinde yüzünde eğlenen bir ifade vardı. "Burada düğün mü var?" diye sordu. "Var hocam." devam ettim. "Damat eksik sadece."

Kapı açılıp bu seferde içeriye Demir girdiğinde tekrar konuşmaya başladım. "Damat da geldi." dedim kızların duyacağı bir ses ile. Demirin ardından Yiğit girince bu sefer tekrar konuştum. "Diğer damat da geldi." dedim. Yiğit'in ardından Yusuf içeriye girince bu sefer Berfin ve Yağmur aynı anda "Diğer damat da geldi." dedi. Hemen onlara döndüm. Onlara baktığımda gülüyorlardı. Onları gülerken görünce bende dayanamadım ve güldüm. Üçü de içeri girip tekli koltuklara oturdular, Yusuf hariç. Yusuf Berfin'e bakıp başı ile kısa bir selam verip konuşmaya başladı. "Geçmiş olsun Berfin. " dedi.

Yusuf saçlarını düzeltmişti. Dağınıklığı gitmişti. Yusuf'a bakarken Yiğit konuşunca ona döndüm. "Geçmiş olsun Berfin bacım." dedi. En son Demir konuştu. "Berfin,geçmiş olsun." Demir diğerlerine kıyasla konuşurken daha çok zorlanmıştı çünkü Berfin'in bıçaklandığı anı, o kanlı halini aklından atamıyordu. Geçen üç gün içinde anlatmıştı bana. O zaman üzülmüştüm Demir'e. Ama o anlatırken içinde bir şeyler hissettiğini de anlamıştım.
Yiğit. Yiğit de bir şeyler hissediyordu. Yağmur'a karşı. Arada Hakan ile konuşurken duymuştum askeriyede.

Kolumdaki saate baktığımda öğle olduğunu görünce Yağmur'a döndüm. "Yağmur, Berfin'in yemek yemesi gerekiyor öğle vakti geldi. Getirsene sen yemeğini." dedim. Yağmur hemen mızmızlandı. "Ya Nilüfer sen getirsene. " dedi bıkkın bir ses ile. "Yağmur iki dakika getirsene." dedim. Yağmur kaşlarını çatarak konuştu. Kendini sinirli göstermeye çalışıyordu ama tatlı yüzü el vermiyordu. "Ya Nilüfer orospuluk yapma getir işte. " dediğinde güldüm. Yağmur daha sonra hevesle konuştu tekrar. "O zaman hangimiz daha çok orospuysa o gitsin." dediğinde Berfin konuştu bu sefer. "Ya ama ben gidemem ki. Durumum el vermiyor." dediğinde odadaki herkes gülmeye başladı. Odada büyük bir kahkaha kopmuştu.

Biz gülerken kapı hafifçe aralandı ve hemşire küçük bir servis arabası ile içeri girdi. Hemşire yemeği getirince Yağmur hızla bana döndü. "Sen bide hemşiresin Nilüfer!" dedi. "Üç gündür akıl mı kaldı sanki bende!" dedim. Berfin ikimizi de susturacak kadar yüksek sesi ile konuştu. "Tamam susun artık ikinizde." bana döndü ve devam etti. "Nilüfer bana yemeğimi yedirir misin? Görüyorsun ben hastayım." güldüm ve başımı salladım. Konuşurken sesini inceltmişti ben dediğini yapayım diye. Hemşire, hasta yatağına takılı olan masayı açtı ve tepsiyi masaya koyup geçmiş olsun dileklerini söyleyip odadan çıktı.

Yatağın kenarına gelip sandalye çektim ve oturdum. Ben oturduktan hemen sonra Yusuf da oturdu. Tepside tavuk suyu çorbası, yoğurt ve haşlanmış patates vardı. İçecek olarak ise su ve ılık çay vardı. Berfin konuşunca ona baktım. "Nilüfer yanıma gel otur." dedi mızmızlanarak. Yanına gidip oturduğumda bu sefer Yağmur konuştu. "Ama siz beni dışlıyorsunuz." güldüm ve konuşmaya başladım. "Hadi sende gel." dediğimde gülüp hemen yanımıza geldi. Kahverengi gözleri gözleri mutluluk ile parlıyordu.

Çorba'dan bir kaşık alıp Berfin'e uzattığım da hiç bekletmeden yedi. Yutar yutmaz da konuşmayı unutmadı. "Beş yıl önceki İran savaşını hatırlıyor musunuz?" ne alaka şimdi bu? O savaş benim travmam. Benden çok şey aldı. Rahmimi aldı. İyi anılarım yok beş yıl önceki savaşta. Bir yandan Berfin'e yemek yedirip, bir yandan konuşmaları dinliyorum. Yiğit Berfin'e katıldı. "Evet hatırlıyorum. Çok fazla şehidimiz vardı. Yusuf komutanım da oradaydı beş yıl önce." Yusuf da beş yıl önce oradaymış. Aslında bunu biliyordum. Beş yıl önceki o askerdi Yusuf, bundan eminim. Yağmur heyecanla bana döndü. "Nilüfer, sende gitmiştin beş yıl önce." dediğinde Yusuf'un bana baktığını görmedim ama hissettim.

"Evet bende gitmiştim ama bu tatsız konulardan konuşmaya gerek yok bence." dediğimde Yusuf ile göz göze geldim. Yüzünde nedense sert bir ifade vardı. "Kanuşalım, konuşalım. Bilmediklerimizi öğreniriz." dediğinde bende ona çıkıştım. "Öğrenmenizi gerektirecek bir şey yoksa konuşmamıza da gerek yok." diye karşı çıktım. "Var ki konuşacağız, Nilüfer." dediğinde içimdeki korku arttı. İçimdeki korku Yusuf'a değildi içimdeki korku gerçeği öğrenecek olması. Benim eksik olduğumu öğrenecek olması. Berfin araya girerek böldü. "Nilüfer ben dayanamıyorum söylüyorum yoksa birbirinizi yiyeceksiniz." dediğinde başımı iki yana salladım. Gözlerim dolmuştu. Kimsenin öğrenmesini istemiyorum.

"O patlamadan sonra Nilüfer'in anne olma ihtimali kalmamıştı. Anne olması artık imkansız hale gelmişti.Bu yüzden anlatmamak için uğraşıyor." gerçeği söyledi. Gözümden yaş akarken Yusuf'a baktım. Oda bana bakıyordu. Şaşırmıştı. Kalbimde büyük bir ağrı hissettim. Benim en çok istediğim şeyi benden almak zorunda kalmışlardı ve bunu öğrenmesini en son istediğim kişi, aşık olduğum adam öğrenmişti.

Beş Yıl Önce: İran Savaşı Sonrası

Hastanedeydim. Hastane odasına alınmıştım. Canım çok acıyordu. Beni Bolu'ya getirmişlerdi büyük ihtimalle çünkü bildiğim kadarıyla ailem dışarıda.
Öğrendiğim kadarıyla yaklaşık iki hafta boyunca komada kalmıştım. İlk müdahaleyi orada yapmışlardı daha sonra Bolu'ya getirmişlerdi beni.

İçeriye doktor girdi. Herhalde söylemesi gerek bir şey vardı. Kalbime oturan bir yumru var. Hiç kalkmıyor. Kötü bir şey olacak ış gibi hissediyorum ve bu çok yakında. Doktor hüzünlü gibiydi ya da söyleyeceği şeyden dolayı böyleydi. "Şimdi söyleyeceğim şeye kendinizi hazırlayın Nilüfer hanım." dediğinde nefes alışım hızlandı. Korkuyorum. "Rahminiz onarılmayacak şekilde zarar görmüştü. Sağlığınız için rahminizi almak zorunda kaldık."

Rahmim mi alınmıştı? Bu olamazdı, olmamalıydı. Tam olarak idrak edemiyorum. Yanlış duymuş olabilirim. "Doktor hanım yanlış duydum dimi ben. Anne olma şansım hâlâ var. Dediğiniz gibi bir şey yok dimi! Ben yanlış duydum!" ağlamaya başladım. Çığlıklarım odada yankılanıyordu. "Hayır Nilüfer hanım yanlış duymadınız." dedi doktor kalbimi yakarak.

En çok istediğim şey anne olmaktı ama oda artık olmayacaktı. Ben çok hayaller kurmuştum. Anne olacaktım, bir kız bir erkek çocuğum olacaktı. İsimleri bile belliydi. Ferdi ve Feride koyacaktım. İkiz olacaktı çocuklarım. Ama artık olamazdı.

Savaş benden sadece sağlığımı değil, geleceğimi, anneliğimi de almıştı...