32. bölüm · SAHRA

Doğum Günü

Sümeyye Daşdemir

Üç Ay Sonra , 27 Kasım

Bugün benim doğum günümdü. Aradan üç ay geçmişti ve bu üç ayda her şeyi atlatmaya çalışmıştım. Arkadaşlarım bana bu dönemde çok fazla yardımcı olmuştu ama en çok hanımda olan kişi Yusuf'tu. Arkadaşlarım ile her gün birlikteydim ama Yusuf göreve gittiği için her gün beraber değildik. Görevden döndüğünde ise bütün zamanını bana harcıyordu.

Yaptığı bu şey evet hoşuma gidiyordu ama onun yorulduğunu görüyordum. Ona bunu söylediğimde ise benim için yorulmanın onun hoşuna gittiğini söylüyordu. Minnet duyuyordu. Evet, bu benim için iyi bir şeydi ama ona yük olmak istemiyorum. Onu zor durumda sokmak istemiyordum.

Bir hafta önce yine görece gitmişti ve hâlâ dönememişti. Doğum günümü onsuz geçirmek istemiyordum. Onunla olan ilk doğum günüm olacaktı. Benim doğum günlerine önem verdiğini biliyordu ama şu an burada değildi.

Tabii ki onu da suçlayamam. İstemediğinden burada değil sonuçta. Görevdeyken işini gücünü bırakıp yanıma gelmesini bekleyemem. Bu yüzden onu suçlamıyorum. Ama gelecek bunu hissediyorum.

Makyaj masamdan kalkıp biraz uzaklaştım ve kombinime baktım. Doğum günüm olduğu için bugün farklı bir şeyler giymek istemiştim.

Altıma açık mavi geniş paça bir pantolon giymiştim. Üstüne ise pantolon ile uyumlu olan beyaz bisiklet yaka basic bir tişört giymiştim. Kısa kolluydu. Masama doğru ilerleyip takı çekmecesini açtım ve içinden altın damla küpelerimi çıkardım. Kısa sürede kulağıma taktıktan sonra vintaga altın saatimi çıkardım. Saatide taktıktan sonra askılıktan lacivert örgü hırkamı çıkartım giydim. Çantamıda taktıktan sonra aynadan kendime son bir defa baktım ve saçlarımı düzeltip odadan çıktım.

Saçlarımı bugün bir farklılık yapıp tamamen düzleştirmiştim. Normal de hep dalgalı yapardım saçlarımı ama bugün küçük bir farklılık yapmıştım.

Ayakkabılıktan beyaz klasik ayakkabımı çıkardım. Kapıyı açtım ve dışarı çıkıp ayakkabımı giydim. Kapıyı kapatıp yürümeye başladım. Askeriyenin lojmanında kaldığımız için kısa sürede askeriyeye vardım. Yine her zamanki gibi askerler dışarıdaydı. Aralarından ilerleyip revir koridoruna ilerledim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde Hande'yi gördüm. Masada uyuyakalmıştı.

Çantamı astıktan sonra yanına ilerledim. Uykusundan uyandırmak istemezdim ama hem soru soracaktım hem de çok sıkılıyordum. Aslında birazda morelim bozuktu. Çünkü sabah Berfin ve Yağmur ile kahvaltı yaparken günlük şeylerden konuşmuştuk. Doğum günümü kutlamamışlardı. Bundan dolayı biraz morelim bozuktu ama kendimi avutmuştum. Belki sürpriz yaparlar diye avutmuştum kendimi.

Hande'nin kafasını dürttüm. "Hande, kalksana." Dedim keyifsizce. Kalkmayınca hafifçe kafasına vurdum. Bu sefer uyanmıştı ama aniden kafasını kaldırınca kafası kafama çarpmıştı.

"Hayvan!" Dedim elimi kafama götürerek.

"Uyandırmasaydın!" Dedi o da bana karşılık.

Oflayarak karşısına geçip oturdum. Benim ruhsuz ve meymenetsiz suratından moralimin olmadığını anlamış olacak ki konuşmaya başladı.

"Neyin var senin?" Dedi çatık kaşlarıyla.

"Bir şey yok." Dedim sakince.

"Nasıl yok? Suratın sirke satıyor. Ne oldu?" Israr edince kendimi açıkladım.

"Aslında bir şey yok sadece Yusuf'u merak ediyorum. Bugün gelecekti ama gelmedi." Yaptığım açıklamayla gözlerini devirdi. Yaslandığım yerden dikeldim. "Hiç öyle gözlerini devirme. Erdem birkaç saat ortalıkta olmadığında kıyameti koparıyorsun. Şimdi aşk işi boş triplerine girme."

"Tamam, sakin ol şampiyon bir şey yapmadım." Dedi ellerini yukarı kaldırarak.

Canım tatlı bir şeyler çekince ayağa kalktım. Çantamdan cüzdanımı aldım ve Hande'ye döndüm.

"Markete gideceğim istediğin bir şey var mı?" Diye sordum.

"Bir tane çikolata olsa iyi olurdu." Dediğinde gülümsedim ve başımı sallayıp revirden çıktım. Dışarıdan sesler gelince adımlarımı hızlandırdım. Dışarı çıktığımda iki askeriye aracını gördüm bahçede. İçinden çıkan kişiler ise Pusu Timiydi. Onları görünce koşarcasına yanlarına gittim. Askerler yanlarına toplanınca ben biraz arkaya çekildim ve parmak ucuna çıkarak Yusuf'u aramaya başladım. Göremeyince askerlerin arasından geçip Demir'in yanına gittim. Telefonla konuşuyordu. Büyük ihtimalle Berfin'di. Yanına gittiğimde telefon konuşması son buldu.

"Yusuf, nerede?" Diye sordum anında.

"O bizle gelmedi. Buraya geldi ama askeriyeye dönmedi." Dediğinde kaşlarımı çattım.

"Nereye gitti?" Dedim bu seferde.

"Bilmiyorum." Dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım ve oradan uzaklaştım.

Yusuf bana haber vermeden nereye gitmişti? Üstelik bana doğum gününe geleceğim diye söz vermişti ama yanıma gelmedi.

Askeriyeden çıkıp yakınlarda olan markete gittim. Askeriyede de kantin vardı ama ben markete gitmek istemiştim. Kendime bir çikolata ve soğuk içecek aldım ve aynısından da Hande'ye alıp marketten çıktım.

Askeriyeye geri döndüğümde çoğu asker dağılmıştı. Yusuf'u ortalıklarda görememek içimi huzursuz etsede aklımı kötü düşüncelerle bozmamaya çalışarak revire doğru gittim. Revir koridorunda giderken telefonum çalmaya başladı. Yusuf arıyor ihtimali içime düşüp ışık yakınca sevinçe cebimden çıkardım telefonu. Arayan kişinin Yusuf olmadığını görünce içimdeki ışık hızla söndü. Annem arıyordu. Telefonu açıp kulağına götürdüm.

"Efendim anne?" Dedim revirin kapısını açarken.

"Kızımı özledim ondan aradım," gülümsedim. Ablamın vefatından sonra annem bana biraz daha yakınlaşmıştı. Neredeyse her gün arıyordu. "Ama sen pek iyi değil gibisin, kızım. Ne oldu?" Annem sesimden anlamıştı keyifimin olmadığını.

"Keyfim yerinde değil." Diye cevap verdim koltuğa otururken.

"Nedenini anlat, kızım. Kim senin moralini bozdu?" Dudaklarıma geniş bir gülümseme yayılırken poşetten içeceğimi çıkardım ve kendi çikolatam ile birlikte poşeti Hande'ye uzattım. Revirden geri çıkıp bahçeye geldiğimde konuşamaya başladım.

"Yusuf, göreve gitmişti ya hani. Tim döndü ama Yusuf başka bir yere gitmiş. Benim buna moralim bozuldu." Dedim banka otururken.

"Hımm," diye mırıldandı annem. "Nereye gitmiş acaba bu eşek sıpası?" Annemin söyledikleri ile gülmeden edemedim. Annemle Yusuf'u telefonda tanıştırmıştım. Annem, Yusuf'u sevmişti ve her türkü şekilde ona hitap ediyordu. Genelde sevgi sözcükleri olurdu bunlar.

"Deme öyle, anne." Dedim içeceğimden bir kaç yudum alarak.

"Aman sevgiline de taş kondurma." Diye söylendi annem. Annemle sanki arkadaşım gibi sevgilimden bahsediyordum.

"Kondurmam tabii ki." Dediğim sırada karşıdan gelen kişiyi gördüm. Yusuf geliyordu. "Anne, seni sonra ararım ben." Dedim ve telefonu kapattım.

Bana doğru yaklaştığını görünce bankın üstüne koyduğum içeceği elime aldım ve ayaklandım. Ona doğru gideceğim düşündüğü için gülümsemişti. Ancak revire doğru yürümemle yüzündeki gülümseme soldu. Arkamdan geldiğini biliyordum.

"Nilüfer!" Diye seslendi arkamdan ama bakmadım ona. Tam revirin koridoruna girdiğimde kolumdan tutup kendine çevirdi. Hemen elimi ondan kurtardığımda çatık kaşları ile konuşamaya başladı.

"Nereye gidiyorsun, Nilüfer?"

"Sen benim aramalarıma cevap vermeyip, buraya gelmeyip nereye gittiysen bende oraya gidiyorum." Diye cevap verdiğimde Tokat yemiş gibi oldu.

"İşim vardı." Dediğinde kaşlarımı çattım.

"O işin benden daha mı önemliydi?" Dedim hızla. Bana yaklaşıp elini saçlarıma götürdü. Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırırken dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu.

"Değil, hiçbir şey senden daha önemli değil, Nilüfer'im." Gülümeyecek gibi oldum ama hemen kendime gelip elini ittirdim ve geni bir cevap verdim.

"Belli o yüzden aramalarıma cevap vermeyip benim haberim olmadan başka yerlere gittin."

"Nilüfer'im, yapma böyle önemliydi." Dediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak ağır ağır başımı salladım ve yeni bir soru sordum.

"Peki o zaman o işin önemliydi o yüzden aramalarıma cevap vermedin. O zaman bugünün ne olduğunu niye unuttun?" Hâlâ doğum günümü kutlamamıştı. Tam bunu unutacaktım ama unutmadan sordum. Daha bunun hesabını vermemişti.

"Cuma günü işte. Cuma namazı var. Başka bir önemi var mı?" Kulaklarıma inanamadım. Ne diyordu bu? Doğum günümü unutmuştu. Kalbim bugün yeterince kırılmıştı onunla daha fazla konuşarak daha fazla kalbimi kıramazdım.

"Bugünün bir önemi yoksa şeninde benim için artık bir önemin yok. Benimle konuşma." Diyerek sert tepkimi verdim ve onun konuşmasına izin vermeden revire girdim. Arkamdan girmesine izin vermeyerek kapıyı kilitledim. Kısa süre sonra şoktan çıkmış olacak ki kapıyı açmaya çalıştı. Kapıyı açamayınca bir süre sonra pes etti ve kapıdan uzaklaştı. Kapının kilidini açıp başımı kapıdan dışarıya uzattım ve kimsenin olmadığını görünce rahatça kapıyı kapattım.

Sert ve büyük adımlar ile Hande'nin karşısındaki sandalyeye oturdum. Hande aldığım her şeyi yiyip içmişti.

"Ne oldu?" Diye sordu.

"Hiçbir şey olmadı!" Diye yükseldim bir an.

"Tamam, bir şey sormadım." Dedi.

"Özür dilerim, başka bir şeye sinirlendim sana patladım." Diyerek yaptığım şeyi düzelttim ve içeceğimde büyüm bir yudum aldım. Sinirden elim ayağım titriyordu. Nasıl unutabilirdi? Nasıl bugünün bir öneminin olmadığını söyleniliyordu bunu aklım almıyordu. Kendime gelmek için gözlerimi yumdum. Ancak bir işe yaramayınca oturduğumda yerde sinirimin geçmesini bekledim.

***

Yedi Saat Sonra

Aradan yedi saat geçmişti ve bir kişi bile doğum günümü kutlamamıştı. Daha önceki doğum günlerimde de kutlamayanlar olmuştu ama hiçbirinde böyle üzülmemiştim. Bu seferki farklıydı. Farklı bir üzüntüydü. En yakın arkadaşlarım doğum günümü kutlamamıştı. Yusuf doğum günümü kutlamamıştı. En çokta beni bu üzmüştü. Yusuf bu günün önemli olmadığını söylemişti üstüne üstlük.

Revirde tektim. Hande yaklaşık bir saat önce gitmişti. Bende şimdi gidecektim. Öğlen vakti üzerimden çıkardığım yeleği giyiyordum. Yeleğimi giydikten sonra ise çantamı alıp revirden çıktım. Revirin kapısını kilitledim ve anahtarı çantama atıp yürümeye başladım. Aynı zamanda yürürken çantamdan kablosuz kulaklığımı çıkartıp kulağıma taktım. Telefonumdan ise şarkı açıp yürümeye başladım.

Kısa sürede lojmandaki eve geldiğimde saksının altındaki anahtarı çıkartıp kapıyı açtım. Eve girdiğimde en ufak ses yoktu. Arkamdan kapıyı kapattım ve koridorda yürümeye başladım. Yürürken odalara da bakıyordum. Kimse yoktu. Şimdiye kadar gelmiş olmaları lazımdı. Belki Berfin gelemezdi hastaneden ama Yağmur herkesten önce evde olurdu. Ama şimdi evde kimse yoktu.

Salona geçip koltuğa oturdum ve çantamdan telefonumu çıkardım. Aramalara girip Berfin'i aradım. Telefon birkaç defa çaldı ve açıldı.

"Neredesiniz?"

"Restorandayız senin gelmeni bekliyoruz." Kaşlarımı çattım.

"Beni mi bekliyorsunuz? Benim niye haberim yok?" Beni bekliyorlardı ama ben bunu bilmiyordum.

"Mesaj attım ya sana hani. Hadi gel bekliyoruz seni." Dedi ve telefonu kapattı. Mesajlara girip bana ne yazdığına baktım. Gerçekten de beni bekliyorlarmış. Daha önce Yusuf ile aramda bir şey yokken onlarla birlikte gittiğimiz restorana gitmişlerdi.

Ayağa kalkıp ve odama gittim. Bugün revirde giydiğim kıyafetler ile oraya gidemezdim. Dolabımdan teni kıyafetler seçip giyindim. Üstüme krem rengi kolları omuzumda biten belime kadar gelen dar olmayan bir crop giydim. Altıma ise diz üstü kahverengi bir mini etek giydim. Boynuna ise iki tane altın bir kolye taktım ve makyaj masama oturdum. Hızla makyajımı tazeledim ve son olarak dudaklarıma kırmızı rujunu sürüp ayağa kalktım. Dolabımdan daha hiç giymediğim yeni aldığım kahverengi dizime kadar gelen topuklu botlarımı giydim. Hava biraz soğuk olduğunda üzerime yakalarında kahverengi yün olan dışında ise Fındık yeşili ceketimi giydim.

Daha fazla beklemeden evden çıktım. Askeriyeye minimal bir uzaklıktaydı bu yüzden gitmemin uzun süreceğini sanmıyorum. Zaten normalde de hızlı yürüten biri olarak çabucak varabilirim. Müzik dinleyerek gittiğimden zaten zamanın nasıl aktığını bile anlamadan oraya varırdım.

Gerçekten de dediğim gibi olduğu ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan restorana vardım. Camdan içerisi gözüktüğü için bizimkileri görebileceğimi düşündüm ama sanırım arka taraftalardı. Restorana girdim ve etrafıma bakındım. Biraz ileride bizimkileri görünce onların olduğu yöne doğru ilerledim. Yürürken duvarın kenarından biri fırladı konfeti patlattı. Dudaklarımdan küçük bir çığlık fırlarken sıçradım. Böyle bir şeyi beklemiyordum.

Konfetiyi patlatan kişi Beren'di. Ona döndüğümde hızla bana sarıldı ve kulağıma fısıldadı.

"İyi ki doğdun, kankam." Bende ona kollarımı sardım gülümserken.

"Teşekkür ederim." Dedim ayrılırken ve bu sefer masaya doğru beraber ilerledik. Masaya doğru yürürken bir anda bağırmaya başladılar.

"İyi ki doğdun, Nilüfer!" Siye bağırıyorlardı. Gözlerim doldu. Bana sürpriz hazırlamışlardı. Masaya geldiğimizde Yağmur elinde tuttuğu bana doğru uzattı. Berfin ise arkadan bağırdı.

"Dilek dile üflemeden önce." Dediğini yapıp gözlerimi kapattım ve dileğimi diledim. Mutluluk dilemiştim. Sevdiklerim ile birlikte uzun ve mutlu bir yaşam sürmeyi dilemiştim. Hemen ardından mumları üfledim. Alkışladıklarında Yağmur pastayı masaya bıraktı ve bana döndü. Gözlerimin dolduğunu görünce beni kendine çekip sarıldı.

"Ağlıyor musun lan? Ağlama bugün en mutlu günlerinden." Dediğinde başımı salladım ve benden ayrıldı. Oturduğumuzda Yağmur heyecanla konuşmaya başladı.

"Şimdi pastayı kesip getirecekler zaten o sırada sende hediyelerini aç."

"Tamam." Dedim akan gözyaşımı silerken.

"İlk kim veriyor hediyesini?" Diye sordu Yaren. Sorusuna kimse cevap vermedi sanki zaten cevabı biliyorlarmış gibi. Bu sırada Yusuf ayağa kalktı. Buradaydı ama ona tripli olduğumdan ona hiç bakmamıştım bile. Ayağa kalkınca bakabilmiştim.

Masanın etrafında dolandı ve yanıma geldi. Elini uzattığında önce eline baktım sonra inat etmeden elini tuttum. Yavaşça beni ayağa kaldırdığında kaşlarımı çattım. Ne hediye verecekti ki bana?

Tam karşıma geçip bir dizinin üstüne yere çöktüğünde ne hediye vereceğini anlamıştım. Gözlerimi büyüttüm. Elimi dudaklarıma götürdüğüm sırada ceketinin cebinden küçük kadife bir kutu çıkardı. Konuşurken aynı anda kutuyu da açtı. Kutuda Nilüfer çiçeği deseninde bir pırlanta yüzük vardı.

"Nilüfer'im," dedi gözlerime bakarken. "Serçe'm, hayatımı senin hayatına adamama izin verip benimle evlenir misin?"

Yusuf bana evlenme teklifi etmişti.Üç Ay Sonra , 27 Kasım

Bugün benim doğum günümdü. Aradan üç ay geçmişti ve bu üç ayda her şeyi atlatmaya çalışmıştım. Arkadaşlarım bana bu dönemde çok fazla yardımcı olmuştu ama en çok hanımda olan kişi Yusuf'tu. Arkadaşlarım ile her gün birlikteydim ama Yusuf göreve gittiği için her gün beraber değildik. Görevden döndüğünde ise bütün zamanını bana harcıyordu.

Yaptığı bu şey evet hoşuma gidiyordu ama onun yorulduğunu görüyordum. Ona bunu söylediğimde ise benim için yorulmanın onun hoşuna gittiğini söylüyordu. Minnet duyuyordu. Evet, bu benim için iyi bir şeydi ama ona yük olmak istemiyorum. Onu zor durumda sokmak istemiyordum.

Bir hafta önce yine görece gitmişti ve hâlâ dönememişti. Doğum günümü onsuz geçirmek istemiyordum. Onunla olan ilk doğum günüm olacaktı. Benim doğum günlerine önem verdiğini biliyordu ama şu an burada değildi.

Tabii ki onu da suçlayamam. İstemediğinden burada değil sonuçta. Görevdeyken işini gücünü bırakıp yanıma gelmesini bekleyemem. Bu yüzden onu suçlamıyorum. Ama gelecek bunu hissediyorum.

Makyaj masamdan kalkıp biraz uzaklaştım ve kombinime baktım. Doğum günüm olduğu için bugün farklı bir şeyler giymek istemiştim.

Altıma açık mavi geniş paça bir pantolon giymiştim. Üstüne ise pantolon ile uyumlu olan beyaz bisiklet yaka basic bir tişört giymiştim. Kısa kolluydu. Masama doğru ilerleyip takı çekmecesini açtım ve içinden altın damla küpelerimi çıkardım. Kısa sürede kulağıma taktıktan sonra vintaga altın saatimi çıkardım. Saatide taktıktan sonra askılıktan lacivert örgü hırkamı çıkartım giydim. Çantamıda taktıktan sonra aynadan kendime son bir defa baktım ve saçlarımı düzeltip odadan çıktım.

Saçlarımı bugün bir farklılık yapıp tamamen düzleştirmiştim. Normal de hep dalgalı yapardım saçlarımı ama bugün küçük bir farklılık yapmıştım.

Ayakkabılıktan beyaz klasik ayakkabımı çıkardım. Kapıyı açtım ve dışarı çıkıp ayakkabımı giydim. Kapıyı kapatıp yürümeye başladım. Askeriyenin lojmanında kaldığımız için kısa sürede askeriyeye vardım. Yine her zamanki gibi askerler dışarıdaydı. Aralarından ilerleyip revir koridoruna ilerledim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde Hande'yi gördüm. Masada uyuyakalmıştı.

Çantamı astıktan sonra yanına ilerledim. Uykusundan uyandırmak istemezdim ama hem soru soracaktım hem de çok sıkılıyordum. Aslında birazda morelim bozuktu. Çünkü sabah Berfin ve Yağmur ile kahvaltı yaparken günlük şeylerden konuşmuştuk. Doğum günümü kutlamamışlardı. Bundan dolayı biraz morelim bozuktu ama kendimi avutmuştum. Belki sürpriz yaparlar diye avutmuştum kendimi.

Hande'nin kafasını dürttüm. "Hande, kalksana." Dedim keyifsizce. Kalkmayınca hafifçe kafasına vurdum. Bu sefer uyanmıştı ama aniden kafasını kaldırınca kafası kafama çarpmıştı.

"Hayvan!" Dedim elimi kafama götürerek.

"Uyandırmasaydın!" Dedi o da bana karşılık.

Oflayarak karşısına geçip oturdum. Benim ruhsuz ve meymenetsiz suratından moralimin olmadığını anlamış olacak ki konuşmaya başladı.

"Neyin var senin?" Dedi çatık kaşlarıyla.

"Bir şey yok." Dedim sakince.

"Nasıl yok? Suratın sirke satıyor. Ne oldu?" Israr edince kendimi açıkladım.

"Aslında bir şey yok sadece Yusuf'u merak ediyorum. Bugün gelecekti ama gelmedi." Yaptığım açıklamayla gözlerini devirdi. Yaslandığım yerden dikeldim. "Hiç öyle gözlerini devirme. Erdem birkaç saat ortalıkta olmadığında kıyameti koparıyorsun. Şimdi aşk işi boş triplerine girme."

"Tamam, sakin ol şampiyon bir şey yapmadım." Dedi ellerini yukarı kaldırarak.

Canım tatlı bir şeyler çekince ayağa kalktım. Çantamdan cüzdanımı aldım ve Hande'ye döndüm.

"Markete gideceğim istediğin bir şey var mı?" Diye sordum.

"Bir tane çikolata olsa iyi olurdu." Dediğinde gülümsedim ve başımı sallayıp revirden çıktım. Dışarıdan sesler gelince adımlarımı hızlandırdım. Dışarı çıktığımda iki askeriye aracını gördüm bahçede. İçinden çıkan kişiler ise Pusu Timiydi. Onları görünce koşarcasına yanlarına gittim. Askerler yanlarına toplanınca ben biraz arkaya çekildim ve parmak ucuna çıkarak Yusuf'u aramaya başladım. Göremeyince askerlerin arasından geçip Demir'in yanına gittim. Telefonla konuşuyordu. Büyük ihtimalle Berfin'di. Yanına gittiğimde telefon konuşması son buldu.

"Yusuf, nerede?" Diye sordum anında.

"O bizle gelmedi. Buraya geldi ama askeriyeye dönmedi." Dediğinde kaşlarımı çattım.

"Nereye gitti?" Dedim bu seferde.

"Bilmiyorum." Dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım ve oradan uzaklaştım.

Yusuf bana haber vermeden nereye gitmişti? Üstelik bana doğum gününe geleceğim diye söz vermişti ama yanıma gelmedi.

Askeriyeden çıkıp yakınlarda olan markete gittim. Askeriyede de kantin vardı ama ben markete gitmek istemiştim. Kendime bir çikolata ve soğuk içecek aldım ve aynısından da Hande'ye alıp marketten çıktım.

Askeriyeye geri döndüğümde çoğu asker dağılmıştı. Yusuf'u ortalıklarda görememek içimi huzursuz etsede aklımı kötü düşüncelerle bozmamaya çalışarak revire doğru gittim. Revir koridorunda giderken telefonum çalmaya başladı. Yusuf arıyor ihtimali içime düşüp ışık yakınca sevinçe cebimden çıkardım telefonu. Arayan kişinin Yusuf olmadığını görünce içimdeki ışık hızla söndü. Annem arıyordu. Telefonu açıp kulağına götürdüm.

"Efendim anne?" Dedim revirin kapısını açarken.

"Kızımı özledim ondan aradım," gülümsedim. Ablamın vefatından sonra annem bana biraz daha yakınlaşmıştı. Neredeyse her gün arıyordu. "Ama sen pek iyi değil gibisin, kızım. Ne oldu?" Annem sesimden anlamıştı keyifimin olmadığını.

"Keyfim yerinde değil." Diye cevap verdim koltuğa otururken.

"Nedenini anlat, kızım. Kim senin moralini bozdu?" Dudaklarıma geniş bir gülümseme yayılırken poşetten içeceğimi çıkardım ve kendi çikolatam ile birlikte poşeti Hande'ye uzattım. Revirden geri çıkıp bahçeye geldiğimde konuşamaya başladım.

"Yusuf, göreve gitmişti ya hani. Tim döndü ama Yusuf başka bir yere gitmiş. Benim buna moralim bozuldu." Dedim banka otururken.

"Hımm," diye mırıldandı annem. "Nereye gitmiş acaba bu eşek sıpası?" Annemin söyledikleri ile gülmeden edemedim. Annemle Yusuf'u telefonda tanıştırmıştım. Annem, Yusuf'u sevmişti ve her türkü şekilde ona hitap ediyordu. Genelde sevgi sözcükleri olurdu bunlar.

"Deme öyle, anne." Dedim içeceğimden bir kaç yudum alarak.

"Aman sevgiline de taş kondurma." Diye söylendi annem. Annemle sanki arkadaşım gibi sevgilimden bahsediyordum.

"Kondurmam tabii ki." Dediğim sırada karşıdan gelen kişiyi gördüm. Yusuf geliyordu. "Anne, seni sonra ararım ben." Dedim ve telefonu kapattım.

Bana doğru yaklaştığını görünce bankın üstüne koyduğum içeceği elime aldım ve ayaklandım. Ona doğru gideceğim düşündüğü için gülümsemişti. Ancak revire doğru yürümemle yüzündeki gülümseme soldu. Arkamdan geldiğini biliyordum.

"Nilüfer!" Diye seslendi arkamdan ama bakmadım ona. Tam revirin koridoruna girdiğimde kolumdan tutup kendine çevirdi. Hemen elimi ondan kurtardığımda çatık kaşları ile konuşamaya başladı.

"Nereye gidiyorsun, Nilüfer?"

"Sen benim aramalarıma cevap vermeyip, buraya gelmeyip nereye gittiysen bende oraya gidiyorum." Diye cevap verdiğimde Tokat yemiş gibi oldu.

"İşim vardı." Dediğinde kaşlarımı çattım.

"O işin benden daha mı önemliydi?" Dedim hızla. Bana yaklaşıp elini saçlarıma götürdü. Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırırken dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu.

"Değil, hiçbir şey senden daha önemli değil, Nilüfer'im." Gülümeyecek gibi oldum ama hemen kendime gelip elini ittirdim ve geni bir cevap verdim.

"Belli o yüzden aramalarıma cevap vermeyip benim haberim olmadan başka yerlere gittin."

"Nilüfer'im, yapma böyle önemliydi." Dediğinde dudaklarımı birbirine bastırarak ağır ağır başımı salladım ve yeni bir soru sordum.

"Peki o zaman o işin önemliydi o yüzden aramalarıma cevap vermedin. O zaman bugünün ne olduğunu niye unuttun?" Hâlâ doğum günümü kutlamamıştı. Tam bunu unutacaktım ama unutmadan sordum. Daha bunun hesabını vermemişti.

"Cuma günü işte. Cuma namazı var. Başka bir önemi var mı?" Kulaklarıma inanamadım. Ne diyordu bu? Doğum günümü unutmuştu. Kalbim bugün yeterince kırılmıştı onunla daha fazla konuşarak daha fazla kalbimi kıramazdım.

"Bugünün bir önemi yoksa şeninde benim için artık bir önemin yok. Benimle konuşma." Diyerek sert tepkimi verdim ve onun konuşmasına izin vermeden revire girdim. Arkamdan girmesine izin vermeyerek kapıyı kilitledim. Kısa süre sonra şoktan çıkmış olacak ki kapıyı açmaya çalıştı. Kapıyı açamayınca bir süre sonra pes etti ve kapıdan uzaklaştı. Kapının kilidini açıp başımı kapıdan dışarıya uzattım ve kimsenin olmadığını görünce rahatça kapıyı kapattım.

Sert ve büyük adımlar ile Hande'nin karşısındaki sandalyeye oturdum. Hande aldığım her şeyi yiyip içmişti.

"Ne oldu?" Diye sordu.

"Hiçbir şey olmadı!" Diye yükseldim bir an.

"Tamam, bir şey sormadım." Dedi.

"Özür dilerim, başka bir şeye sinirlendim sana patladım." Diyerek yaptığım şeyi düzelttim ve içeceğimde büyüm bir yudum aldım. Sinirden elim ayağım titriyordu. Nasıl unutabilirdi? Nasıl bugünün bir öneminin olmadığını söyleniliyordu bunu aklım almıyordu. Kendime gelmek için gözlerimi yumdum. Ancak bir işe yaramayınca oturduğumda yerde sinirimin geçmesini bekledim.

***

Yedi Saat Sonra

Aradan yedi saat geçmişti ve bir kişi bile doğum günümü kutlamamıştı. Daha önceki doğum günlerimde de kutlamayanlar olmuştu ama hiçbirinde böyle üzülmemiştim. Bu seferki farklıydı. Farklı bir üzüntüydü. En yakın arkadaşlarım doğum günümü kutlamamıştı. Yusuf doğum günümü kutlamamıştı. En çokta beni bu üzmüştü. Yusuf bu günün önemli olmadığını söylemişti üstüne üstlük.

Revirde tektim. Hande yaklaşık bir saat önce gitmişti. Bende şimdi gidecektim. Öğlen vakti üzerimden çıkardığım yeleği giyiyordum. Yeleğimi giydikten sonra ise çantamı alıp revirden çıktım. Revirin kapısını kilitledim ve anahtarı çantama atıp yürümeye başladım. Aynı zamanda yürürken çantamdan kablosuz kulaklığımı çıkartıp kulağıma taktım. Telefonumdan ise şarkı açıp yürümeye başladım.

Kısa sürede lojmandaki eve geldiğimde saksının altındaki anahtarı çıkartıp kapıyı açtım. Eve girdiğimde en ufak ses yoktu. Arkamdan kapıyı kapattım ve koridorda yürümeye başladım. Yürürken odalara da bakıyordum. Kimse yoktu. Şimdiye kadar gelmiş olmaları lazımdı. Belki Berfin gelemezdi hastaneden ama Yağmur herkesten önce evde olurdu. Ama şimdi evde kimse yoktu.

Salona geçip koltuğa oturdum ve çantamdan telefonumu çıkardım. Aramalara girip Berfin'i aradım. Telefon birkaç defa çaldı ve açıldı.

"Neredesiniz?"

"Restorandayız senin gelmeni bekliyoruz." Kaşlarımı çattım.

"Beni mi bekliyorsunuz? Benim niye haberim yok?" Beni bekliyorlardı ama ben bunu bilmiyordum.

"Mesaj attım ya sana hani. Hadi gel bekliyoruz seni." Dedi ve telefonu kapattı. Mesajlara girip bana ne yazdığına baktım. Gerçekten de beni bekliyorlarmış. Daha önce Yusuf ile aramda bir şey yokken onlarla birlikte gittiğimiz restorana gitmişlerdi.

Ayağa kalkıp ve odama gittim. Bugün revirde giydiğim kıyafetler ile oraya gidemezdim. Dolabımdan teni kıyafetler seçip giyindim. Üstüme krem rengi kolları omuzumda biten belime kadar gelen dar olmayan bir crop giydim. Altıma ise diz üstü kahverengi bir mini etek giydim. Boynuna ise iki tane altın bir kolye taktım ve makyaj masama oturdum. Hızla makyajımı tazeledim ve son olarak dudaklarıma kırmızı rujunu sürüp ayağa kalktım. Dolabımdan daha hiç giymediğim yeni aldığım kahverengi dizime kadar gelen topuklu botlarımı giydim. Hava biraz soğuk olduğunda üzerime yakalarında kahverengi yün olan dışında ise Fındık yeşili ceketimi giydim.

Daha fazla beklemeden evden çıktım. Askeriyeye minimal bir uzaklıktaydı bu yüzden gitmemin uzun süreceğini sanmıyorum. Zaten normalde de hızlı yürüten biri olarak çabucak varabilirim. Müzik dinleyerek gittiğimden zaten zamanın nasıl aktığını bile anlamadan oraya varırdım.

Gerçekten de dediğim gibi olduğu ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadan restorana vardım. Camdan içerisi gözüktüğü için bizimkileri görebileceğimi düşündüm ama sanırım arka taraftalardı. Restorana girdim ve etrafıma bakındım. Biraz ileride bizimkileri görünce onların olduğu yöne doğru ilerledim. Yürürken duvarın kenarından biri fırladı konfeti patlattı. Dudaklarımdan küçük bir çığlık fırlarken sıçradım. Böyle bir şeyi beklemiyordum.

Konfetiyi patlatan kişi Beren'di. Ona döndüğümde hızla bana sarıldı ve kulağıma fısıldadı.

"İyi ki doğdun, kankam." Bende ona kollarımı sardım gülümserken.

"Teşekkür ederim." Dedim ayrılırken ve bu sefer masaya doğru beraber ilerledik. Masaya doğru yürürken bir anda bağırmaya başladılar.

"İyi ki doğdun, Nilüfer!" Siye bağırıyorlardı. Gözlerim doldu. Bana sürpriz hazırlamışlardı. Masaya geldiğimizde Yağmur elinde tuttuğu bana doğru uzattı. Berfin ise arkadan bağırdı.

"Dilek dile üflemeden önce." Dediğini yapıp gözlerimi kapattım ve dileğimi diledim. Mutluluk dilemiştim. Sevdiklerim ile birlikte uzun ve mutlu bir yaşam sürmeyi dilemiştim. Hemen ardından mumları üfledim. Alkışladıklarında Yağmur pastayı masaya bıraktı ve bana döndü. Gözlerimin dolduğunu görünce beni kendine çekip sarıldı.

"Ağlıyor musun lan? Ağlama bugün en mutlu günlerinden." Dediğinde başımı salladım ve benden ayrıldı. Oturduğumuzda Yağmur heyecanla konuşmaya başladı.

"Şimdi pastayı kesip getirecekler zaten o sırada sende hediyelerini aç."

"Tamam." Dedim akan gözyaşımı silerken.

"İlk kim veriyor hediyesini?" Diye sordu Yaren. Sorusuna kimse cevap vermedi sanki zaten cevabı biliyorlarmış gibi. Bu sırada Yusuf ayağa kalktı. Buradaydı ama ona tripli olduğumdan ona hiç bakmamıştım bile. Ayağa kalkınca bakabilmiştim.

Masanın etrafında dolandı ve yanıma geldi. Elini uzattığında önce eline baktım sonra inat etmeden elini tuttum. Yavaşça beni ayağa kaldırdığında kaşlarımı çattım. Ne hediye verecekti ki bana?

Tam karşıma geçip bir dizinin üstüne yere çöktüğünde ne hediye vereceğini anlamıştım. Gözlerimi büyüttüm. Elimi dudaklarıma götürdüğüm sırada ceketinin cebinden küçük kadife bir kutu çıkardı. Konuşurken aynı anda kutuyu da açtı. Kutuda Nilüfer çiçeği deseninde bir pırlanta yüzük vardı.

"Nilüfer'im," dedi gözlerime bakarken. "Serçe'm, hayatımı senin hayatına adamama izin verip benimle evlenir misin?"

Yusuf bana evlenme teklifi etmişti.