58. bölüm · Miniğim
Miniğim
Tenler soğuk deniz suyuyla, saçlar esen ılık havayla buluşuyordu sevgiye karşın. Derken, yaşlı ruhlu genç adam öpüşünü çoktan bitirip arkaya çekilmiş, gerçek ışığını izlemeye koyulmuştu bile. Yaşam sebebinin de ona dönüp sinirli sinirli bakmasıyla beraber ağzını açıp konuşmaya tekrardan başladı şair, şair yanıyla.
"Seni kıskanmam nasıl hoşuna gidiyorsa, senin beni kıskanman da bi' o kadar gıcığıma gidiyor miniğim"
Ne var ki beklenmedik sözler başkanı Toronto hanım güzel sözlere rağmen hiç sakinleşememiş hatta trip yoluyla eskilere dönmeye karar vermişti birden.
Başını hafifçe yana eğip kısılan gözleriyle:
"Doğru ya ben kıskanınca aptal oluyordum" dedi 5 gün öncesini hatırlatarak. Oysa Alex dediği gün cümlenin başında "En tatlısından" olduğunu belirtmişti. Velhasıl kelam bunu aklından dahi bilerek geçirmeyen küçük kollarını birbirine bağlayıp kafasını tam şekilde yana çevirdi trip atma seansına devam ederek. Kızıl saçlı eşi öncesinde dona kaldı birkaç saniye boyunca. Sevdiği kadının hafızasına hayranlık duyuyordu açıkçası. Herşeyi en ince detayına dair hatırlıyor nedense asla unutamıyordu. Vampir olmasada onun süper gücü olabileceğine inandı anlığına. Bu güç tabikide hafıza kartının mükemmel oluşu ve tanrıçalardan da güzel görünmesi olurdu. Usulca bir-iki adım uzaklaşan genç ani dudak kıvrılmasıyla kahkahkalarını tutamayıp başını geriye atarak patlatmıştı sil baştan. Gülmenin bulaşıcı olduğuna inanan karısı kendini zor tutuyordu katılmamak için. Ama sahiden de ciddi anlamda zorlanıyordu.
"Ya hiçbir ânı unutmaz mısın sen?" çıkan güzel tufan seslerinin ardından daha fazla sinirlenen prenses hâlâ çatık olarak duran kaşlarıyla bakmaya devam ederek:
"Hayır. Seni gıcık edebilmeyi başarmak adına unutmamam gerekiyor! " dedi tüm hiddetiyle.
Ahh, artık dayanamıyordu inatçı keçisinin trip atışlarına. Zira trip atma süresince yalnızca sevgiyle baktığı zamanları özlüyordu. Bitirmesine yardımcı olmayı düşündü tam o anda. Belki yardımı dokunursa çabucak biter eski aşk dolu hayatlarına dönebilirdi. İç sesinden kurtulup belinden kavradığı gibi vücuduna yapışacak biçimde çekti yıldızını. Yüz yüze gelmenin verdiği hayretle rengarenk irislere döndü minik.
Ağır çekim tutup almıştı onu. Göğsünün ortasında delicesine atan yer destekliyordu böyle oluşunu. Konuşması lazımdı aslında. Konuşup bir şeyler demesi, itiraz etmesi veya kabul etmesi gerekiyordu. Lakin nedense bütün benliği durmuş kıpırdayamıyordu asla.
Çünkü zihni hareket etmek yerine içinde çarpan yaşama sebebinin hislerine odaklanmıştı şuan...
Ne kadar kolaydı birini sevmek?
Mesela Alex'i sevmek...onunla ruhun bedenden ayrılıp kavuşmasını izlemek, nasıl kolay olabilirdi?
Bunlara; cevap değil gerçeği açığa çıkaracak sözler istiyordu. Alex onu severken zorlayıcı yerlerden geçip duruyordu hep. Öte yandan kendisi zorlanmamış, hatta zorlanmayı bırakın engelleri yardımıyla aşıp basitçe kavuşabilmişti ruhani eşine.
Adil miydi ki böyle olması?
Adil miydi?
"Ama kıskançsın kabul et" diyen naif sesin gelmesiyle karizmatik erkeğine döndü düşüncelerinden çıkarak.
Zihnini meşgul eden kelimelerden sonra ilaç misali gelen sevgilisine sıcacık gülümseyerek dakikalar önceki haline son verdi onun hatırına.
" Senin kadar olmadığım kesin "
"Eh, orası öyle"
Nihayetinde tek başlarına değil her şeye rağmen yan yana durarak gülüyorlardı şimdi.
Buradan ne çıkartılır bilmem ancak şunu bildiğim kesin;
Aşıktılar birbirlerine. Birbirlerinin gözlerine, seslerine, nefeslerine, bir ömür boyu sürecek beraberliklerine. Ölümsüz prens kıştı, ölümlü prenses ise ölümsüzünün ilkbaharıydı. Bitmeyecek mevsimler her gün onları karşılayacak günler vardı önlerinde.
Yazar Daphne ne der bilirsiniz.
Ya sona, ya sonsuzluğa...
***
