3. bölüm / 40
Meftun3.
Bölümler 40Şu an: 3.
- 1 1.5.946 kelime
- 2 2.3.510 kelime
- 3 3.7.042 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4.2.991 kelime
- 5 5.3.251 kelime
- 6 6.5.758 kelime
- 7 7.3.668 kelime
- 8 8.4.223 kelime
- 9 9.3.773 kelime
- 10 10.3.280 kelime
- 11 11.2.662 kelime
- 12 12.2.372 kelime
- 13 13.3.958 kelime
- 14 14.2.853 kelime
- 15 15.3.629 kelime
- 16 16.2.794 kelime
- 17 17.1.498 kelime
- 18 Karakterler:57 kelime
- 19 18.1.899 kelime
- 20 19.3.974 kelime
- 21 20.3.217 kelime
- 22 21.2.726 kelime
- 23 22.4.716 kelime
- 24 23.3.456 kelime
- 25 24.4.038 kelime
- 26 Duyuru📣260 kelime
- 27 25.4.168 kelime
- 28 26.4.013 kelime
- 29 27.3.269 kelime
- 30 28.3.439 kelime
- 31 29.2.904 kelime
- 32 30.2.823 kelime
- 33 31.3.065 kelime
- 34 32.3.209 kelime
- 35 33.2.410 kelime
- 36 34.3.040 kelime
- 37 35.3.488 kelime
- 38 36.3.890 kelime
- 39 37.3.955 kelime
- 40 38.2.298 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
AY HELLOOO! ✨❤️
Nasılsınız dostlar? Gününüz nasıl geçti bakalım? İsterseniz burada içinizi rahatça dökebilirsiniz... Sırrınız bende güvende! 🤫
Şimdi arkanıza yaslanın ve bölüme geçelim...
Herkese şimdiden keyifli okumalar! 🤗📖✨
***********************************************************************************************
3.
Akşama çok mu vardı? Aptal Meyra! Daha sabah kendimi sakinleştirmeye çalışırken şimdi dolabın karşısında çaresizce dikiliyor ve elimdeki bluzu sinirle yatağa fırlatıyordum. Dolabımın kapağını sonuna kadar açmış, her rafı, her askıyı tek tek gözden geçirmiştim ama nafile. Giyecek hiçbir şeyim yoktu! Şimdi kendime dönüp sormadan edemiyordum, öğlen arkadaşlarınla kampüste harcadığın zamana yazık değil miydi? Evet, yazıktı! Keşke o vakti mağazaları dolaşarak değerlendirseydim. Ah, ama hayır! Ben ne yapmıştım? Güzel havanın tadını çıkarıp kahve içmiş, uzun uzun sohbet etmiştim. Şimdi de buradaydım işte, saç baş dağılmış, bir felaketin eşiğinde! "-Nasıl ya, gerçekten mi?" diye kendi kendime söylenerek dolabın içini bir kez daha hızla karıştırdım.
Çekmeceleri çektim, katlanmış kıyafetleri darmadağın ettim, ama sonuç yine hüsran. İç çekerek yatağın kenarına oturdum ve pes ettim. Gözlerim odanın her yerine dağılmış kıyafetlere kaydı. Bir çift topuklu ayakkabı sol köşede, askısından düşmüş bir elbise sandalyenin üzerinde, kot ceket yere kaymış... Kaç kez babamı dinleyip "Üst üste kıyafet almayı bırakmalıyım, zaten hepsini giymiyorum" dedim, kaç kez "Artık sadeleşmeliyim" diye düşündüm, ama işte sonuç: Koca bir dolap dolusu kıyafet ve giyecek hiçbir şey bulamamak! Ve lanet olsun, annem haklıydı. Başımı ellerimin arasına alıp ofladım. Bir kıyafeti kombinleyip çıkmak neden bu kadar zor oluyordu? Hem, bu gece sıradan bir gece değildi! Herkes orada olacaktı. O da orada olacaktı... Kalbim istemsizce bir an hızlandı, ama hemen toparlandım. Derin bir nefes aldım ve kendimi silkeledim. Panik yok, Meyra! Şimdi güzelce düşün ve ne giyeceğine karar ver. Ama önce şu kıyafet yığınının altından bir çıkayım.
Nereden başlayacağımı bilemez halde dolabın önünde umutsuzca dikilirken telefonum çaldı. Ekranda 'Yasemin' yazısını görmemle birlikte bir anlık rahatlama hissettim. Kurtuluşum gelmişti! Hemen ekrana dokunup görüntülü aramayı açtım. Karşımda Yasemin'in kaşları çatılmış, hafif uykulu bir hali vardı. Büyük ihtimalle çalışırken kısa bir mola vermişti. "-Meyra'm, hazır mısın aşkım?" Gözlerim irice açılırken elimle saçlarımı düzelterek hızla durumu anlattım. "-Yaseminn! Giyecek hiçbir şeyim yok! Dolabı yerle bir ettim, ama hala eli boşum! Yardım et, ne giyeceğimi bilmiyorum!" Yasemin başını yana eğip gözlerini kıstı. "-Meyra, ciddi olamazsın. Senin giyinme odan var kizim, nasıl hala hazır değilsin?" Haklıydı, ama lanet olsun her şey çok zordu. Kamerayı çevirip ona odamı gösterirken, "-Arkandaki dağınıklığı görüyor musun? yok işte bir şeyim" diye homurdandım. Kendimi savunmama karşın Yasemin "-O dolaptaki şeyler ne? Çamaşır mı?" diye sordu. "-Çamaşır olsa bir umut yıkayıp giyerdim Yasemin!" diye söylenip yatağın üstündeki bluzları bir kenara ittim. İçim daralıyordu!
Yasemin hafifçe güldü, sonra ciddileşip telefonu biraz daha yaklaştırdı. "-Hadi bakalım, bana seçeneklerini göster. Elbette dolabında giyecek bir şey vardır, sadece panik yapıyorsun" Gözlerimi kocaman açtım. "-Ben panik mi yapıyorum? Asıl felaketin içindeyim, Yasemin!" Yasemin klasik sakin haliyle omzunu silkti. "-Tamam Meyra, tamam. Şımarık prenses moduna girme, ben buradayım. Hadi, kamerayı dolaba çevir de bakalım" Çaresizce telefonu biraz yukarı kaldırıp dolabı gösterdim. Yasemin ekrana daha da yaklaşıp dikkatle inceledi. "-Hmm... O kenardaki siyah elbise nasıl?" Başımı iki yana salladım. "-Çok klasik" diye burun kıvırdım. "-Peki, şu beyaz gömlek ve kot etek?" Asla olmazdı! "-Yaseminn, ilkbahar koleksiyonu mu hazırlıyoruz, akşam şık olmam lazım!" Yasemin derin bir iç çekti. "-Tamam, anladım. O zaman derin bir nefes al, biraz geri çekil ve o dolaba baştan bir bakalım. Senin için en iyi kombini bulacağız, merak etme" Böylece Yasemin'in talimatlarıyla giysi avı başladı. Ama hala ne giyeceğimi bilmiyordum. Dakikalar ardından dolabın içinden nihayet aklıma yatan bir kaç elbise buldum, ama kararsızdım. "-Bunlar güzel de hangisi seçemiyorum" dedim kameraya bakarak, yorgun bir şekilde.
Yasemin telefondan hemen cevap verdi, sesi o kadar samimi ve neşeliydi ki bir anda bütün stresim azalmıştı. "-Tekrar bakalım, göster seçtiklerimizi" dedi. Hızla Yatağa bıraktığım üç elbiseyi de çıkardım. İlk olarak kırmızı, şık bir elbise gösterdim. "-İlk bu. Kırmızı, güzel ama biraz ağır mı olur ne dersin?" Yasemin hemen yanıtladı. "-Bence biraz fazla dikkat çekici olabilir. Senin tarzın için belki biraz daha sade bir şey daha iyi olur" dedi. Ben de hızlıca ikinci seçeneği gösterdim. "-O zaman bu açık mavi nasıl? Hatırlarsın, bana çok yakıştığını söylemiştin" Yasemin bir an sessiz kaldı, sonra hemen onayladı. "-ay evet, açık mavi harika! Bence senin için en iyisi bu olur. Hem de enerjik ve canlı bir havası var" dedi neşeyle. Son olarak kalan siyah elbiseyi gösterdim. "-Bir de bu var, sade ama zarif. Ne dersin?"
Yasemin siyahın şıklığını çok sevmesine rağmen hemen cevabını verdi. "-Siyahı da seviyorum ama... Bence mavi daha çok seni yansıtır, Meyra. Gerçekten çok yakışıyor. Hem rahat olursun hem de çok şık görünürsün" Gülümsedim, kafamda mavi elbise kesinleşmişti zaten, ama Yasemin'in fikirleriyle biraz daha güven kazandım. "-Evet, haklısın. Mavi daha iyi oldu. Teşekkür ederim Yasemin, gerçekten sağ ol!" dedim, elbiseyi alırken. Yasemin telefonu kapatmadan önce yine neşeli bir şekilde konuştu: "-Ne demek bir tanem, Akşam harika görüneceksin, eminim!" dedi. "-ama sakin olmayı unutma, tamam mı?" Stresli olsam da başımı salladım. "-Tamam tamam!" dedim hemen "-Sakin olacağım, söz" Yasemin gülümsedi. "-hadi o zaman ben kaçtım, abim gelmeden son bir kez daha mutfağa bakayım, anneme bir şey lazım mı diye" Başımı sallayarak onu onayladım. "-Tamam aşkım, görüşürüz!" Telefonu kapattığımda içim biraz da olsa rahattı. Geriye banyo yapıp, hazırlanmak kalmıştı.
Banyoya gittiğimde sıcak suyun vücudumu sarmasıyla bütün gerginliğim biraz olsun azaldı. Kendimi huzurlu hissetmeye başladım. Suyun sesi biraz da olsa kafamı toparlamama yardım etti. Tüm o karmaşadan sonra bir parça dinginlik buldum. Hızlıca duşumu aldım, saçlarımı özenle yıkadım, birkaç dakika daha gözlerimi kapatarak suyun altında kaldım. Sanki zaman yavaşlamış gibiydi, o kadar ihtiyacım vardı ki bu anlara. Banyodan çıkıp havluyu sararken derin bir nefes aldım. Fön makinesini alıp saçlarımı kuruturken yüzümde saçma bır gülümseme, kafamda ıse onlarca düşünce vardı. Her şey çok güzel olacaktı, buna kendımı öyle çok inandırmak ıstıyordum kı durmadan tekrarlıyordum. Saçlarımın kuruduğunu anladığımda geriye aynanın karşısına geçip süslenmek kalmıştı. O kadar heyecanlıydım ki hemen içimden bir şarkı mırıldanarak aynanın karşısına geçtim.
Gözlerim bir an için buharla kaplanan aynada silik bir şekilde yansıdım, ama sabırsızca elimi hızla sildim ve o berrak görüntüyü gördüm. Yansıma hemen netleşti ve gözlerim kendini gösterdi. Saçlarımın fazlasıyla kabardığını fark ettiğimde bir an içimden söylenmeden edemedim. "-Yine mi?" dedim, fakat aslında bu durum bana o kadar alışkındı ki fazla kafaya takmadım. Ellerimi kıvırcık saçlarımın köküne geçirip kendimce biraz toparlamaya çalıştım. Saçlarım, kıvırcık ve dalgalıydı, evet. Ancak banyo yaptıktan sonra tam bir felaket oluyordu. Şampuanlar, saç maskeleri... Ne kadar uğraşsam da çocukluğumdan beri bu kıvırcıklardan kurtulamadım. Bunda bir sıkıntı yoktu aslında, zamanla kabul ettim.
Annem düz saçlıydı, neredeyse hiç dalgası yoktu. Babamın saçları ise zaten kısaydı, dolayısıyla o da bu duruma pek anlam veremezdi. Ama Babaannem, ah... ismim gibi saçlarım da ona çekmiş olmalıydı. Babam gençliğinde saçlarının kıvırcık olduğunu söylerdi. Zamanla ben de "Tamam, bu benim doğal halim" diyerek saçlarımla barıştım. Saçlarımla aynı renkte olan açık kahverengi gözlerim çekik, ancak iri bir yapıya sahipti. Kalın kaşlarım yüzüme tam oturmuştu, ne fazla belirgindi ne de çok inceydi. Bu haliyle bazen Latin kızlarına benzetilirdim. Gözlerim parlak, cazibeli bir bakışa sahipti. Kirpiklerim ince, ama uzun, her zaman dikkat çekerdi. Çocukluk fotoğraflarımda kıvırcık saçlarım, uzun kirpiklerim ve annemden aldığım o iri dudaklarla sanki dünyanın en tatlı çocuğuymuşum gibi bir izlenim bırakırdım. Bu özelliklerim hep beni tanımlamıştı ve her biriyle barışıktım.
Saçlarımı biraz daha toparladıktan sonra aynada son kez kendime baktım. O kabaran dalgalar biraz daha düzenlenince yerini hacimli, doğal bir görünüme bırakmıştı. Ardından elbiseyi almak için dolabımın kapısını açtım. İnce askılı, açık mavi renkteki elbiseyi dikkatlice giydim. Elbisenin rahat kumaşı vücudumu saran, ama aynı zamanda hafif hareket etmeme izin veren bir tarzdaydı. Tam istediğim gibi. Hafif sırtı açık, zarif bir modeldi. Hızla yeniden aynanın karşısına geçtim. Gözlerime baktım, tam olarak hazır hissediyordum. Makyaj yapmaya başlamadan önce biraz derin bir nefes aldım. Makyaj yapmayı severdim aslında, bana o ekstra özgüveni veriyordu. Ama fazlası bana yakışmazdı, o yüzden her zaman sade kalmaya çalışırdım. Önce dudaklarıma pembe tonlarında hafif bir parlatıcı sürdüm. Dudağımda doğal, ama etkileyici bir ışıltı belirdi. Sonra göz makyajı için rimele yöneldim. Kirpiklerimi özenle tarayarak birkaç kat rimel sürdüm. Kirpiklerim zaten uzundu, ama rimel sayesinde biraz daha belirginleşmişti. İnce bir eyeliner ve birkaç son dokunuşla makyajım tamamlandı. Hafif, ama etkili bir görünüm elde ettim. Aynada kendime bir kez daha baktım ve gülümsedim. Elbisem, makyajım ve saçlarım... Her şey yerli yerindeydi. Hazırdım.
Tam o an aşağıdan babamın bana seslendiğini duydum. "-Hümeyra!" Zaten bir babam bana böyle seslenirdi, birde.. aman anladınız işte. Hemen ayağa kalkarken aceleyle cevap verdim: "-Geliyorum baba!" Babam işten gelmişti, muhtemelen Atalay da gelmiş olmalıydı. Sabah ona çözemediğim bir meseleyi bırakmıştım, şimdi sırasıydı, onun sorgusunu alabilirdim. Odanın dışında, aşağı kattan babamın sesi yine yükseldi "-Hümeyra, hadi ama kızım. Ağaç olduk burada, kök salacağız şımdı!" dedi, asla bekletilmeye gelmezdi. Ben de gülerek cevap verdim. "-Geldim! Geldim!" Odamdan çıkıp merdivenlerden usulca indiğimde merdivenlerin sonunda duran annem ve babam her zamanki gibi atışıyorlardı. Annem babamın dediğini pek sallamadan, bana dönüp "-Rahat bıraksana kızı, İskender" dedi. Babam ise bunu duymadan, yine işine bakarak "-Yavrum, millet bizi bekliyor, o kadar davet etmişler, çıkalım artık" diye söyleniyordu. Ama tam o sırada gözleri beni fark etti ve birden lafını kesip bana döndü.
Annemin keskin gözlerini benden ayırmadan süzerken ben de bir an için onun onayını almak için nefesimi tutarak bekledim. Gözlerini usulca kapatıp açtığında, anlamıştım. O gülümsemesiyle bana "Bu güzel olmuşsun" diyordu. Kalbimde minik bir kıpırtı oldu. Annem öyle kolay kolay benı övmezdi, şımaracağımı ıyı bılırdı. Babam ise tam o anda hemen sahte bir öksürükle dikkatimizi çekti ve bana döndü. "-Kızım, biraz abartmadın mı sanki?" Babamın bu sorusu doğal olarak beni biraz telaşlandırmıştı. Yine de kendimi toparladım, babama doğru gülümsedim. Hemen annem devreye girdi, kolunu babama geçirip "-Ay sana ne İskender? Kız ne güzel olmuş işte ne karışıyorsun?" dedi, bana tamamen destek çıkarak. Babam ona sıkıntıyla bakarken gülümsemeden edemedim.
Babam sonunda homurdandı, "-Yav Hülya, her şeye de bir maydonoz olma be karı, ne gerek var böyle boya badana" dedi. Bu söz beni gülmekten alıkoyamadı, ama bozulmuş gibi yaparak dudağımı sarkıttım. "-Aşk olsun baba ya, duyan da yüz kat beton sürdüm sanacak yüzüme" dedim ve gözlerimi kıstım. Babam alındığımı düşünerek doğruldu ve hemen savunmaya geçti. "-Kızım, bak, ben öyle dedum da yani iyi açıdan dedim" dedi, ellerini havaya kaldırarak. "-Sen zaten güzelsin meleğim, gerek yok böyle şeylere" Kaşlarımı havalandırıp onu dinlerken, annem yine araya girdi. "-Tabii ki güzel, ben doğurdum" dedi, gururla gülerek. Ağzım açık anneme döndüm, ama babam kaşlarını çatarak benden önce davrandı. "-Sen doğurdun da tek mi yaptın sanki?" Gözlerim iyice açılırken annemi ve babamı durdurmak için ellerimi havaya kaldırdım. "-Aaa! Anne, baba!" dedim, ikisine de bakarak. "-Biz artık çıksak mı?" Bunları duymak ıstedığımı sanmıyordum.
Annem babama ters ters bakarken babam kol saatiyle ilgilenmeye başladı. Başını iki yana salladı ve gözleriyle saati kontrol ettikten sonra "-Çıkalım kızım" dedi. Ardından anneme doğru elini kaldırarak, "-E hadi yavrum" diyerek koluna girmesini işaret etti. Annem başını çevirerek "-Ah İskender, ah" diye mırıldandı. "-Kibar olmayı bir türlü öğrenemedin" dedi, biraz da gülerek. Babam annesinin lafına hiç aldırmadan "-Ah Hülya, ah" diyerek onun koluna girdi ve kapıya doğru ilerlemeye başladılar. Arkalarından giderken bir an duraksayıp sordum: "-Atalay gelmeyecek mi?" Annem babamı kolundan çekip durdurdu, merakla gözlerını açtı. Babam ıse kısaca cevapladı: "-Gelecek, gelecek" Annem hemen sorguya başladı "-Yine son dakika çocuğa ış mı kitledin İskender?" Babam omuzlarını kaldırıp biraz da şaşkınca bakarak: "-Yavrum, ben niye ış kitleyeyim çocuğa, gelur işte da" dedi.
Kapıdan çıkarken annem ve babam hala konuşmaya devam ediyorlardı. "-Konuştun mu sen çocukla?" Annem sormaya devam etti. Babam hemen tepki verdi "-Of yeter be Hülya, yine başladın sorgu suale!" Annem ve babam yol boyunca atışa atışa ilerlerken ben de gülerek arkalarından yürüyordum. Yaseminlerin evi zaten çok uzakta değildi, aynı mahallede oturuyorduk, arabayla gitmeye bile gerek yoktu aslında. Ama işte annem topuklu ayakkabıları yüzünden babam ona kıyamadığından, arabayla gitmiştik. Yaseminlerin evine vardığımızda arabadan indik, kapıyı açıp dışarı adım attığımda gözlerim hemen tanıdık eve takıldı. Küçük, ama bir o kadar samimi ve sıcak bir mahallede yaşıyoruz. Evlerinin önü geniş ve güzel bir bahçeyle çevrilmişti. Bahçede rengarenk çiçekler açmış, hafif rüzgarla salınarak etrafa güzel bir koku yayıyordu. Bahçenin her köşesinde bir özen vardı. Yaseminlerin evine dair her şey bana burada yaşayan güzel anıları hatırlatıyordu.
Kapı önüne geldiğimizde annem ellerinde çiçekler ve tatlıyla usulca ilerledi, ardından kapıyı çaldı. Kalbimde heyecanla yerimde kımıldanırken babamın bakışları bır an ıçın benı buldu, tek gözünü kırparak 'ne ış?' dercesine bır hareket yaptığında Figen teyzenin sesi neıse ki dikkatinin benden kaymasına sebep oldu. "-Ay komşum, hoş geldiniz!" diyen Figen teyze coşkuyla kapıyı araladığında yüzünde kocaman bır gülümseme vardı, muhtemelen oğlu döndüğü ıçındı bu sevinç. Ellerini kocaman açtığında annemle görüştüler. "-Hoş bulduk Figen'ciğim" Babam da baş hareketiyle selamlamayı ıhmal etmedi. Figen teyze aynı şekilde karşılık verdiğinde geriye çekilerek yol açtı bize, ardından kendine has bır şekilde hızlı hızlı konuştu. "-Geçin hadi, bizde sizi bekliyorduk" Annem gülümseyerek içeri geçtığınde babam da peşinden gitmişti. Figen teyze kapıyı açık tutmaya devam ederken "-E bana sarılmak yok mu?" diye sahte bır kızgınlıkla yüzüne baktım. Figen teyze yüzünde kocaman gülümsemeyle "-Hiç olmaz mı cimcime?" dedi, ellerini açarak bana sarıldığında yanağına sulu bır öpücük kondurdum. "-hadi kız, gir ıçerıye" diyerek usulca popoma vurduğunda bende gülerek annemlerin peşinden gittim.
Figen Teyze gerçekten ikinci annem gibi biriydi. Çocukluğumun büyük bir kısmı Yasemin'le birlikte onların evinde geçti. Onun evinde her zaman kendimi evimdeymiş gibi hissederdim. İnanılmaz sıcak, samimi ve nazik bir kadındı. Hangi konuda olursa olsun yanında kendini güvende hisseder, onun tavsiyelerine gözleri parlayarak kulak verirdik. Güzel yemekler yapar, bize hayatın güzelliklerini ve değerlerini anlatırken bir yandan da her şeyin tadını çıkarmamızı sağlardı. Figen Teyze'nin evinde çocukluk anılarım o kadar çoktu ki her bir köşesi bana farklı bir hikâye anlatıyordu. Fiziksel özelliklerine gelirsek Figen Teyze tam anlamıyla zarif ve doğal bir kadındı. Kısa kahverengi saçları, her zaman bakımlı ve dağınıklıktan uzak olurdu. Yüzü yumuşak hatlara sahipti, gülerken gözlerinin etrafındaki ince çizgiler belirir, ama bunlar ona sadece daha fazla karakter katar, yaşına rağmen hala genç görünmesini sağlardı. Boyu ortalama, ama her zaman rahat ve şık bir duruşu vardı. Giydiği her şey onun hem zarif hem de sıcak kişiliğini yansıtan türdendi. Kendine özgü bir güzelliği vardı, fazlasını aramaya gerek yoktu, çünkü zaten olduğu gibiydi.
Figen Teyze sadece sıcak ve nazik bir insan olmakla kalmaz, aynı zamanda bir ressamdı. Sanata olan tutkusunu her zaman bizlere de aşılamıştı. Evindeki her köşe, sanatla bezeli, renkli tablolar ve el emeğiyle yapılmış çeşitli eserlerle doluydu. O kadar çok eser üretmişti ki zaman zaman her bir tablonun hikâyesini dinlemek için saatlerce sohbet eder, onun gözlerinde sanata olan derin sevgiyi görmek gerçekten büyüleyiciydi. Bir ressam olarak en büyük hayallerinden biri de sergi açmaktı ve bu hayalini gerçekleştirmişti. Şu an oldukça başarılı ve sanatsal olarak en çok üretken dönemdeydi. İçeri adımımı attığımda salonun ortasında Hâkim Amca'yı görmek beni bir anda biraz gerdi. Hâkim Amca emekli bir hâkim olduğu için gerçekten soğuk bir insandı. Durumu ne kadar nezaketle anlatmak istesem de genellikle düz bir tavrı vardı. Yani asla fazla duygusal ya da rahat değildi. Ne yazık ki, ondan biraz çekinirdim. Bir bakışta insanı tartarak yargılayan bir havası vardı, ama bu onun profesyonel kimliğinden kaynaklanıyordu. Çoğu zaman da kendini fazla belli etmeden, derin bir sessizlik içinde kalırdı.
Yanında ise Yasemin duruyordu, her zamanki gibi saygılı ve nazik bir şekilde babama selam veriyordu. Babam Yasemin'in yanına gelirken gülümseyerek saçlarını okşadı, o an içimde tatlı bir his belirdi. Babamın yüzündeki gülümsemeyle Hâkim Amca'ya bakarken "-Sorma be Hâkim Bey, zaman su gıbı akıp gideyi, bizim kızlar büyüdü" dedi, gözlerinde gururla karışık bir hafif endişe vardı. Hâkim amca Yasemin'e parıldayan gözleriyle bakarken Figen Teyze de babama katılarak tatlı bir gülümseme ile konuştu: "-Öyle gerçekten, vallahi gözümü açıp kapamaktan korkar oldum yarın öbür gün evlenecekler diye" dedi. Onun sözlerine Yasemin ile göz göze geldığımızde gülmemek ıçın dudaklarımı bır bırıne bastırdım, evlilik konusunda babamın tepkısını ıkımız de bildiğimizden cevabına hazırdık. "-Yok deve!" diye konuştu birden babam. "-Ne evlılığı canım, daha çocuk onlar" Az önceki sözlerine zıt konuştuğunda herkes güldü.
"-Öyle deme İskender, gönül bu, ne zaman kime konacağı belli olmaz" Annem ateşe benzginle ilerlerken kendince babamın sözlerini ona silah olarak kullanmıştı. Babam annemin sesine son hızda ona döndü. "-Anlamam ben gönülden mönülüden!" diyerek çıkıştı "- Benim kızım en az otuz yaşına kadar benim yanımda dizini kırıp oturacak, değil mı kızım?" Babam onay ıçın bana döndüğünde onunla birlikte herkesin gözleri de bana donmuştu. Ne diyeceğimi bilemeden gülerek etrafa baktığımda Hâkim amcanın sesini duydum. "-Ya gönül severse İskender? O zaman ne yapacaksın?" diye sordu, gözlerinin ıçı parlarken her zaman kı o sakın tonuyla konuşmuştu. Babam kaşlarını çattı, öksürerek boğazını temizledikten sonra cevap verdi. "-O zaman gelir sevduğu oğlan adam gıbı konuşur benle, ama yok öyle gözüm tutmazsa zor olur o işler" Annem kısık tonda lafını yapıştırdı. "-Karadenizli damarı tuttu yine" Babam ona dık dık bakarken annem de kıkırdadı.
Figen teyzenin "-Desene Meyra kızım evde kaldı diye" demesiyle herkes bır sesle kahkaha attığında tek gülmeyen babam ve bendim sanırsam. Yasemin'nin koluna dırseğımı geçırdığınde dudaklarını bır bırıne bastırdı, ama gülmeye devam ettığı aşıklardı. Tam o anda babam araya girdi. "-Neıse, kapatalum bu konuyu, evlilik mevlilik daha erken kızlar" dedi, öğüt verir gıbı Yasemin ile bana baktığında ıkımız de anladığımızı belirtmek ıçın aynı anda başımı salladık. Figen teyze bu hareketimize kıkırdadı, Hâkim amca ıse tebessümle bızı ızlıyordu. Onun duruşundan hep biraz çekinirdim. Sert biri olduğundan değil de.. nasıl anlatılır? Farklı olduğundandı. Babam sevgisini saklamayan, içinden ne geçiyorsa olduğu gibi söyleyen bir adamdı. Ben de ona benzerdim. Ama Hâkim Amca... daha derinden yaşardı duygularını. Ağır ağır konuşur, sözlerini tartardı. Bazen sessizliğinde bile çok şey anlatırdı. Bu yüzden ona karşı hep daha dikkatli, daha saygılı olmaya çalışırdım.
Annem gülümseyerek, ama o tipik meraklı Hülya edasıyla birden bire sordu: "-Ee, Devran gelmedi mi? Kelimeler dudaklarına dökülür dökülmez boğazımda bir düğüm oluştu. Gözlerim istemsizce salonun her köşesine kaydı. Koltuk arkaları, koridor başı, merdiven altı... Buralarda saklanıyor olsa herhalde şu an ortaya çıkardı. Ama yoktu. Gerçekten burada değildi. Acaba odasında mıydı? Belki de yorgundu, üstünü değiştiriyordu? Ya da... ya da bizim sesimizi duymadı mıydı? İçimden türlü senaryo yazarken Figen Teyze'nin dudaklarını bükerek konuştuğunu duydum: "-Sorma Hülya'cığım... O kadar da hazırlık yaptım" dedi, sesinde tatlı bir kırgınlık vardı. O anda dilimi tutamadım, kalbim ağzımdan çıkacak gibiydi zaten. "-Gelmeyecek mi?" diye atıldım, istemsizce. Figen Teyze hemen başını salladı, eliyle de aman canım der gibi bir hareket yaptı. "-Yok kızım, gelecek gelecek, ama biraz geç kalacakmış" İçimde koca bir rahatlama yayılırken o sırada Yasemin'in gözlerini üzerimde hissettim. Kaşlarının altından, hafif yana eğilmiş başıyla bana bakıyordu. 'Meyra, ne halt ediyorsun?' der gibiydi. Görmezden geldim tabii, hem ne vardı yani, çocukluk arkadaşım geliyordu işte. Normal bir heyecan...
Figen Teyze ellerini önlüğüne silerken "-Ee, biz ne yapalım şimdi? Sofraya mı geçelim, yoksa ayıp olmazsa Devran'ı mı beklesek?" diye sordu. Kibar sesinin ardında alttan alta oğlunu beklemek isteyişini hissedebiliyordum. Annem hiç düşünmeden, kendinden emin bir sesle: "-Ne ayıbı canım, oğlun geliyor. Elbette onu bekleyeceğiz" dediğinde Babam da başını salladı. "-Hem Atalay da geç kalacak, belli. En iyisi çocuklar geldiğinde eski günlerdeki gıbı hep bırlıkte oturalım" Babam büyük sofralarda oturmayı severdi, bu onun damarında vardı. Aklıma Atalay geldığınde bır an ıçın kaşlarımı çatmadan edemedim, o çatlak cidden tuhaf davranmaya başlamıştı. Bırak bana Devran'ın geldığını kendı nereye gittiğini bile saklar olmuştu, elbette bunun hesabını sorardım. Hâkim Amca babamın sözleri ardından Figen Teyze'ye dönerek hafif tebessümle konuştu: "-O zaman, elinden bir kahve içelim biz hanım"
İşte o cümleyle ortamda bir tatlı hareketlenme başladı. Figen Teyze hemen toparlandı, mutfağa doğru ilerlerken gülümsedi. "-Siz oturun, ben hemen yapıp geliyorum" diyecekti ki Yasemin ne yaptı etti, fırsatı kaçırmadı. "-Anne, istersen biz Meyra ile hallederiz" dedi bir anda. Başımı öyle hızla çevirdim ki neredeyse boynum tutulacaktı. Ona bakarken içimden sadece şu geçti: Yumurta bile kıramam ben, kahve mi yapacağım?! Ama Yasemin'in gözleri kararlıydı. Cevap vermeme fırsat bile tanımadan ekledi: "-Hem babam ne zamandır elimden kahve içmedi" O an göz göze geldik ve ben nihayet fark ettim. Yasemin'in bir şey konuşmak istediği, plan kurduğu çok belliydi. Şaşkınlığımı çaktırmadan, hızlıca başımı salladım. "-Ay evet, siz hiç zahmet etmeyin, biz hazırlarız" dedim gülümsemeye çalışarak. Ama içimden inşallah mutfağı yakmam diye dua ediyordum. Figen Teyze biraz afalladı ama sıcak bir kabullenişle "-Ee, peki madem..." dedi.
Yasemin hemen koluma girdi, beni neredeyse sürükleyerek mutfağa soktu. Kapı kapanmadan önce bir an dönüp salona baktım. Herkes yerinde, sohbetler yumuşaktı. Mutfağın kapısından içeri adımımızı atar atmaz Yasemin resmen operasyon moduna geçti. Cezveyi buldu, tezgâhın başına geçti, suyu doldurdu. Ben ise öylece kalakaldım. Bir elimi belime koymuş, diğer elimle kapının eşiğini tutuyordum. Sanki ne olduğunu anlamaya çalışıyordum da düşünürken bir çay demliyordum kafamda. "-Ay ne oluyor?" dedim en sonunda, gözlerim yuvalarından fırlayacak neredeyse. "-Bir şey olduğu yok" dedi, hiç istifini bozmadan. Sonra da bana dönüp çekmecenin üstünü gösterdi. "-Üst çekmeden kahveyi uzatır mısın?" Ağır çekimde yürüdüm neredeyse. Üst çekmeceyi açarken hâlâ içim içimi yiyordu. Hani biraz daha sürseydi bu bilinmezlik kafayı falan yiyecektim, ben öyle gizeme falan gelen biri asla değıldım. "-Delirdin mi kızım sen? Kahve için mi böyle koştur koştur soktun beni mutfağa? Kalbim durdu sandım ya!" dedim, kahveyi ona uzatırken. Gerçekten nabzım dördüncü kattaydı şu an.
Yasemin başını çevirmeden sadece kaşını kaldırarak yan gözle baktı bana. "-Kızım seni kurtardım. Bu mu teşekkürün?" O minik gülüşüyle senin için iyilik yapıyorum, hâlâ söyleniyorsun bakışı vardı yüzünde. "-Kurtardın mı?" dedim kısık sesle, ama içimden tam olarak şöyle geçiyordu: Neyden, kimden, nasıl? Ben niye habersizim? "-Abimin adını duyduğunda sudan çıkmış balık gibi atlıyorsun Meyra. Biraz daha konuşsan herkes anlayacaktı" dediğinde bir an durdum. Gözümü yere indirdim, sonra tavana, sonra Yasemin'e. Nefes aldım, ama anca iç geçirerek. "-Abartma be..." dedim, ama sesim, o ses... Yani ben de fark ettim ki biraz boğuk, biraz suçlu, biraz da... utangaçtı. Ardından hemen soruverdim: "-Ay... çok mu belli oluyor?" Yasemin kahveyi karıştırırken kocaman bir kahkaha attı. O anda hem gerginliğim çözüldü hem de utancım arttı. "-Tamam tamam, sakin ol, biraz abarttım" dedi gülümseyerek.
Derin bir nefes verdim. O an içimdeki tüm o Devran telaşı bir anlığına rafa kalktı. "-Kızım söyleme öyle şeyler. Zaten yüreğim ağzımda. Atalay bir şey anlayacak diye konuşurken bile kelimeleri tartıyorum" dedim, sonra gözlerimi kısarak ekledim "-Gerçi anlamaz o... salak" diyerek güldüm. Bunca yıl en yakın dostundan hoşlanmışken aptal kuzenim bır halt çakmamıştı ya da çakmış da bana çakmamak ıçın görmezden gelmişti. Bılmıyordum, ancak her ne olursa bu sefer Devran'dan öylece vazgeçecek değıldım. Yasemin de bana katıldı. Kahkahası o kadar içtendi ki mutfağın içi birden o küçük sırdaşlığımızla aydınlandı sanki. Kahveyi karıştırırken konuştu: "-Sizinkiler nasıl içiyor?" Bir an düşündüm. Babamın kahveyi beğenmediği gün tüm evi ayağa kaldırışı geldi aklıma. Annemin "şekerli olsun da iç geçsin" tarzı kahveleri... "-Babam orta, şekersiz. Annem şekerli" dedim. Yasemin başını salladı. Bir an hesap yaptı kafasında, sonra da çözümünü sundu: "-O zaman babamınkilerle anneninkini bir yapayım. Sonra babanınkilerle anneminkini" Bu planı kurma şekli kahveyle değil de nükleer enerjiyle uğraşıyor gibi ciddiydi. Durdum, kaşımı kaldırdım. "-Sende yeni gelin oldun iyice!" dedim. Yasemin dişlerini göstererek güldü. "-Seni de göreceğiz Meyra Hanım" dediğinde yanaklarım yandı, ancak belli etmeden devam ettim.
"-O iş biraz zor canım, duymadın mı babamı?" dedim, babamın az önceki sözlerini taklit eder gibi dudaklarımı büküp ellerimi açtım, on parmağımı birden Yasemin'in suratına doğru üç kez tuttum. "-en az otuzuma kadar evde, babamın dızının dıbındeyım" Yasemin başını hafif yana eğip, gözlerini kısıp bana baktı. "-Bir dakika ya... sen abimle ciddi düşünmüyor musun yoksa?" diye sorarken sesi alaylıydı, ama içinde bir merak da gizliydi sanki. O an içimde minik bir deprem oldu. Kalbim kendince bir alarm başlatmıştı. Ciddi düşünmek mi? Devran'la? Elbette onunla sonsuz piknik planları yapmıştım çocukken, saçma sapan soyadımı onunkiyle yan yana hayal ettiğim günler de olmuştu... Ama evlilik? Boğazım düğümlendi, yanaklarım bir anda ateş bastı. Gülmeye çalıştım, ama sesim çıkmadı, sonunda pes edip dudaklarımı büzdüm. "-Of Yasemin!" dedim hafifçe ittirerek. "-Söyleme öyle şeyler, sonra salak gibi kızarıyorum işte" Yasemin kahkaha attı, kahveyi karıştırırken başını iki yana salladı. "-Tamam kıvırcığım, demedim bir şey"
Kıvırcığım dediği an bir anlığına zihnimde bir başka ses yankılandı. O da böyle söylerdi. Batu Abi. İçimden bir "aaa!" geçirdim, hemen Yasemin'e döndüm. En iyi arkadaş kurallarına göre küçük ya da büyük her güncelleme anında paylaşılırdı. "-Biliyor musun bugün kimi gördüm?" dedim, kızarmayı bırakıp tezgâha yaslandım. Yasemin bana doğru döndü, kaşlarını kaldırdı. "-Kimi?" diye sorduğunda hemen "-Batu abiyi!" dedim, hâlâ şaşkındım. Yasemin'in gözleri irileşirken "-Oha! Cidden mi?" diye sordu şaşkınca, o da en az benim kadar beklemiyordu bunu. "-Cidden!" dedim başımı sallayarak. "-Fakültede gördüm. Yine o meşhur galeriden yürüttüğü arabalardan biri altındaydı. Camlar kapalı, ama müzik son ses. Üstüne bir de etrafında kızlar, sanki klip çekimi!" Aklıma geldikçe gülümsedim. Batu Abi'nin yeri başkaydı bende. Ne kadar dalga geçsek de gördüm mü yüzümde istemsiz bir sırıtış belirirdi. Yasemin kahkaha atarak söze daldı. "-Ama şaşırdık mı?" Gülümsedim. "-Elbette hayır, çünkü Batu Abi" Bu ortak cümlenin ardından kahkaha patladı tabii. İkimiz de sanki yıllardır aynı espriye gülen iki lise kızı gibiydik o an.
Yasemin kahveyi fincana boca ederken başını kaldırmadan sordu: "-Ee nasılmış? Neden gelmiyormuş mahalleye?" Tezgâhın kenarına oturdum, düşünürken ayaklarımı Ikı yana sallandım. "-Orhan Amca'nın yanında çalışmaya başlamış, iyi görünüyordu" dedim, sonra başımı hafif yana eğip onunla göz göze geldim. "-Firuze ablanın nişanına gidecek misiniz diye sordu" Yasemin bir an durdu, yüzünde aynı bende de olan o ne alaka ifadesi belirdi. "-Neden ki?" dediğinde hemen anlattım. "-Cihangir abi onu çağırmış, ama 'tek tanıdık yok, sıkılırım' falan dedi. Gitmek istemiyor gibi" Yasemin anlayışla başını salladı, ardından sordu:"-Gelmeyecek mi yani?" Yüzünde merakla karışık hafif bir hayal kırıklığı vardı. Omuz silktim."-Bilmiyorum. Ama 'gelsen iyi olur, Atalay da gelecek, konuşursunuz' dedim" Bu lafım Yasemin'in aniden durmasına sebep oldu. Elindeki kaşığı bırakıp yüzüme baktı. "-O ne dedi?" Yeniden omuzlarımı kaldırdım. "-Bir şey demedi. Konuyu değiştiriverdi hemen"
Yasemin içini çekti, o da aralarında bu anlamsız gerginliğe alam veremiyordu. "-Yani hâlâ konuşmuyorlar" Ben de ona döndüm, başımı salladım. "-Ama gelirse bence barışırlar" dedim inançla. "-Bir kere kaç yıllık arkadaşlar. Ne olmuşsa karın ağrıları konuşup hallederler" Yasemin kafasını sallarken dudaklarını büzdü. "-Atalay Abi hâlâ söylemiyor değil mi sebebini?" diye sorduğunda kahkahayı bastım. "-Sanki bilmiyormuşsun gibi.. Atalay'ı kessen konuşmaz, Karadenız inadı var onda! Kalbini söksen, 'yok yok bi' şeyim yok' der" Atalay'i ıyı bılırdım. Öyle şımarık, vurdum duymaz bırı gıbı görünürdü. Ama özünde, ıçınde yatan o hassas yürekli çocuğu bılıyordum ben. Arkamı dönüp kahve fincanlarına baktım, sonra Yasemin'e döndüm. "-Elimden çekeceği var" dememle Yasemin kaşlarını kaldırdı. "-Yine ne oldu?" O an duraksadım. Sabah olanları anlatmalı mıydım? Gerçekten kafamda hâlâ dolanan o anı Yasemin'e açmalı mıydım?
İçimde bir dürtü "şimdilik kalsın" dedi. Küçücük bir beyaz yalan sarılıp geldi dudaklarıma. "-Ne olacak, gerizekâlı işte. Sabah sabah yine gıcık etti beni" dedim. Omuzlarımı silktim, ama gözlerim hâlâ sabahı oynuyordu. "-Zaten bir garip. Ama ben biliyorum ona ne yapacağımı" Yasemin gülerek şekersiz kahveyi halledip diğer fincana geçti. "-Niye garip? Ne yaptı ki?" dedi bir yandan karıştırırken. Aklıma o anın bir kopyasını getirecek net bir şey bulamayınca biraz kıvırdım. "-Şu sıralar fazla gıcık. Fazla laf sokucu" dedim, ellerimi iki yana açarak. Yasemin kaşını kaldırdı. "-Ya da klasik abiler gıbı seninle uğraşmayı seviyor. Başkalarına karşı gayet normal" Kollarımı göğsümde bağladım, ardından kaşlarımı kaldırarak baktım. "-Ay sen ne biliyorsun? gördüğün var sanki onu" O an Yasemin bir an durdu. Kaşığı elinde unuttu, gözleri kısacık bir an benden kaçtı. "-aslında.." dedi ve anlık suskunluk yaşadı, ama sonra devam etmek zorunda kaldı "-Bugün beni derse o bıraktı" Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu.
"-Atalay seni mi bıraktı?" Mal gıbı tekrar ederken inanamıyor gıbıydım, o insanlıktan nasibini almamış öküz hayatta karşılıksız ıyılık yapmazdı. Yasemin çekinerek başını olumlu bır şekilde sallarken "-Evet" dedi, hafif bir gülümsemeyle. "-Gideceği yere denk gelmiş, 'atla bırakayım' dedi, ben de kabul ettim" Ağzım açık kaldı, yani gerçekten. O Atalay beni sabah sabah sinir hastasına çevirsin, sonra dönsün Yasemin'i okula bıraksın. İçimden ne döndürdüm ne çevirdim o an... Ama dilimden sadece tek kelime çıktı: "-Vay bak sen şu sırığa, centilmenlik öğrenmeye başlamış" Yasemin sırıtarak kahveleri son bir bakışla kontrol etti, sonra elindekileri uzattı. "-Kahveler hazır aşkım, hadi sen götür, ben de tatlıyı getireyim" Aklımda düşüncelerle başımı salladım. Elimi tepsiye uzatırken minik bir "oh" çektim içimden. Kahve tepsisini alıp usulca salona yöneldim. Ayakkabılarımın topukları halının üstünde cızırdamadan süzüldü, sanki biri "şşşt dikkat et, düşürme sakın!" diyormuş gibi. Salona geçtiğimde annemlerle Figen Teyze hâlâ neşeli bir sohbetteydi. Demek ki ortam güzeldi, yüzler gergin değildi.
Kahveleri usulca dağıttım. Önce anneme, sonra Figen Teyze'ye ve sırayla herkesin önüne. Son fincanı Hakim Amca'nın önüne bıraktım. O anda kahvesinden küçük bir yudum aldı ve bir an durdu. Göz ucuyla bana baktı. "-Ellerinize sağlık kızım" dedi. "-Şu sıralar içtiğim en güzel kahve" Gözlerim parladı, içimde minik konfeti patladı resmen. "-Afiyet olsun," dedim mahcup, ama gururlu bir tebessümle. Gerçi kahveyi ben yapmamıştım ama... E yani, Yasemin sonuçta benim canım. İkimizin başarısı gibi sayılır, değil mi? Figen Teyze hemen çatık kaş moduna geçti, ama tabii oyunculukla. "-Aşk olsun Hakim Bey!" Hakim Amca elini kaldırıp hafif gülümsedi."-Öyle bakma hanım, sen yapınca şekersiz yapıyorsun. Ama bak Meyra kızım, sormadan nasıl da anladı!" Ah! İçimde bir şey kıvrıldı. Yasemin, özür dilerim! Cidden! İç sesim beni yargılayarak çığlık atıyordu, ama yapacak bir şey yoktu.
Yasemin o sırada elinde tatlı tabaklarıyla gelip yanıma oturdu. Yüzünde her zamanki gibi "idare ettim seni" ifadesi vardı. Figen Teyze hafif homurdanarak tatlıları alırken söylenmeye başladı. "-Senin şekerin var diye ben şekersiz yapıyorum herhalde..." Onlar tatlı tatlı atışırken Yasemin yana doğru eğilip sessizce fısıldadı. "-Ee, ne oluyor?" Ben bir kahkaha bastım, sonra usulca kulağına eğildim. "-Kahvemi çok beğenmişler. Tuzlusunu da isteriz dediler" dememle Yasemin koluma hafifçe vurdu. Ben de omzumu kaçırarak güldüm. Olayı elbette anlamıştı, ancak kalkıp da kahveyi ben yaptım dememişti. Sadece tatlıları dağıttı, oturdu ve yanımda kocaman bir "biz" varmış gibi hissettirdi. İşte bu yüzden sadece en yakın arkadaşım değil, kız kardeşimdi.
Salonda sohbet kıvamını bulmuştu. Annem, Figen Teyze, Hakim Amca.. hepsi birbiriyle rahat, günün keyfinde konuşuyordu. Hakim Amca elindeki fincanı şöyle bir çevirirken şekerli kahvesinden bir yudum daha aldı, sonra da koltuğa yaslandı. Figen Teyze ona laf yetiştiriyor, ama gülümsüyordu. Babam iş ve sektörlerden girip, annem de alış veriş, dergi derken konuşmalar uzayıp gıdıyor, ara sıra Yasemin ile bende onlara katılıp yorum yapıyorduk. Sohbet devam ederken ani bir ses gülüşlerimizi böldü. Kapı çaldı, birden. Hiç uyarı vermeden. Tok... tok tok. Ne öyle davul gibi ne de ürkekçe. Kararlı, ama saygılı. Sanki "Ben geldim" diyordu, ama bağırmadan, çaktırmadan. Saniyelik bir sessizlik oldu. Fincanların çınlaması bile durdu gibi. O an... içimde biri sanki müzik kutusunun yayını çevirdi ve melodiyi başlattı. Kalbim ritim tuttu. Gözüm kapıya değil, önce Yasemin'e gitti. O da bana bakıyordu, yüzü ciddiydi. Kaşları hafif havada, bakışı ıse netti: "Sakın saçmalama, o kapıya fırlama" dercesine.
Tamam. Biliyorum. Kendi içimde panik ve disko vardı, ama dışımda... gayet sakın olmaz zorundaydim. Yerimden kalkmadım, kımıldamadım bile. Elleri parmaklarımla oynamaya başladım sadece. Sanki o sessizlikte herkes aynı anda "kim geldi acaba"yı düşünüyor ama sormaya çekiniyor gibiydi. Figen Teyze ilk toparlanan oldu. "-Devran gelmiştir!" dediği anda vücut dilim gerildi. Yasemin de kalktı onunla birlikte, ben hâlâ oturuyorum, ama artık o koltuk bana dar geliyor. İçimden ne olur bakmasınlar, ne olur yüzüm kızarmasın, ne olur kalbim bu kadar atmasın diye kendi iç çığırtkanlığımla mücadele ediyorum. Kapıya doğru yöneldiklerini gördüm. Kapı açıldıktan sonra sanki dışarıdan hafif bir rüzgar bile girdi. Belki de bana öyle geldi. Belki de Devran'ın enerjisiydi, bilemem. Seslerini duydum, ama tam ne dediklerini seçemiyordum. Yasemin'le Figen Teyze bir şeyler konuşuyorlar gibi.
Bakışlarım ister istemez kapıya kaydı. Bu sırada Hakim Amca usulca doğruldu, annemler de peşinden sırasıyla ayaklanmıştı. Herkes Devran'ın içeri girişini bekliyordu. O an artık yerimde oturmanın hiçbir anlamı kalmadığını anladım. Kalbim pır pır ederken dizlerimin bağı çözülmüş gibi yavaşça ayağa kalktım. Ayakta durmakla çöküp kalmak arasında bir yerdeyim, ama duruyorum işte. Sonra nefesimi tuttum ve Devran'ın içeri girmesini bekledim. Nihayet adım sesleri içeriye doğru yöneldiğinde beklentiler arttı, ancak Atalay'ın koridorda belirmesiyle tuttuğum nefesimi verdim. Ah, her şeyi mahvetmeyi nasıl da seviyordu! Atalay içeriye gırdığınde yüzünde gülümsemeyle bizimkilere baş selamı verdi, ardından Hakım amcayı yaklaştı. "-Merhaba Hakım amca" dedi, saygılı bır şekilde. Onunla el sıkıştığında Hakım amca da başını salladı. "-Merhaba oğlum, hoş geldin" demeyi ihmal etmedi. Atalay aynı şekilde "-Hoş buldum" dedikten sonra seslerin artışıyla usulca geri çekildi ve bizimkilerin yanına geçerken bakışları aynı bizim gıbı girişe kaydı.
Atalay bizimkilerin yanına geçtiğinde duyduğum o ses beni yerimden kıpırdatmasa da içimde kopan fırtınayı susturamadı. Devran. Göğsümde hafif bir sıkışma oldu. Ama bu öyle tanıdık, kasvetli bir acı değildi. Bu zamanla derinleşmiş, kendini iyice yerleştirmiş o güzel özlem duygusuydu. Onu bunca zaman sonra görmek üzere olduğumu o saniyede gerçekten fark ettim. Gözlerimi kapatıp hemen tekrar açtım. Hazır olmaya çalıştım, ama neye hazır olduğumu bile bilmiyordum. O saniyede tek bildiğim şey birazdan o salona girecek oluşuydu, ben ıse nefes almayı unutmuştum. Ayak sesleri önce boğuktu, sonra netleşti. Karo zeminde yankılanan adımları sanki bir davul gibi kalbime vuruyordu. Tüm salon sessizdi. Annem, babam, Atalay, Hakım amca... Hepsi bir kenarda durmuş, dikkatle kapıya bakıyordu. Ama ben... Ben sanki farklı bir boyuttaydım.
Kapıdan geçmesi bir saniye sürdü, ama o bir saniye içimde bir ömür gibi yankılandı. Ve sonra Devran salona adım attı. Sanki salondaki tüm ışıklar bir anda onun üzerine döküldü. Bir spot ışığı gibi... O girdiği an zaman durdu. Ben durdum. Nefes almayı bıraktım. Dünya bile bir an için susmuş olabilirdi. İçeri girdiğinde sırtı dimdikti. Adımları kararlı, ama gösterişsiz. Hiçbir şey yapmadan bile oradaki herkesin dikkatini üstüne çekiyordu. Artık bir savcıydı, ciddiyet ona yakışıyordu, ama şu an ailesini görmenin mutluluğu o keskin hatlarına bambaşka bir hava katmıştı. Lacivert kumaş pantolonu ve üstüne kusursuzca oturan ceketi ona ağır bir karizma katıyordu. Açık mavi gömleğinin birkaç düğmesi açıktı, bronz teni oradan hafifçe görünüyordu. Omuzları genişti, ceketin bile gizleyemediği kaslı göğsü ve güçlü kolları, yılların ona sadece olgunluk değil, fiziksel olarak da sert bir çekicilik kattığını gösteriyordu.
Ama en çok dikkat çeken, yüzüydü. Keskin çene hattı, belirgin elmacık kemikleri ve hafif kirli sakalı ona hem asalet hem de çarpıcı bir çekicilik katıyordu. Kalın, düzgün kaşlarının altındaki koyu siyah gözleri ışıldıyordu. Eskiden sadece ciddiyet taşıyan o gözler, şimdi sıcak bir özlemle parlıyordu. Ailesine tek tek bakarken içindeki sevgi o sert bakışları yumuşatıyordu. Saçlarını geriye doğru taramıştı, ama birkaç inatçı tel düşüp alnına vuruyordu. Eskiden olsa eliyle düzeltirdi, şimdi ise hafifçe gülümseyerek omuzlarını silkti. Artık kendinden daha emin, daha umursamaz, ama her haliyle daha etkileyici bir adamdı. O sadece yürüyordu, ama her adımında içimde bir şeyler yerinden oynuyordu. Yıllar onu sadece olgunlaştırmamıştı. Aynı zamanda daha etkileyici, daha güçlü, daha yakıcı bir hâle getirmişti. Kusursuzca dikilmiş lacivert ceketinin altındaki gömlek onun geniş omuzlarını ve güçlü göğsünü gizleyemiyordu. Ama bana göre asıl göz alıcı olan yüzündeki o gülümsemeydi. Ne tam bir tebessüm, ne de mesafeli bir ifade. Ailesini gördüğü için içten gelen, sıcak ama kendinden emin bir gülümseme. O an fark ettim. Devran sadece salona değil, içimde yıllardır bekleyen o yere de adım atmıştı. Onu izlerken gözlerimi kaçırmaya bile yeltenmedim, çünkü bu yıllardır bekledim andı.
Devran içeri girdiği anda odadaki herkesin bakışları tek bir noktaya sabitlendi, ama özellikle Babasıyla göz göze geldiği o an sanki zaman biraz daha yavaşladı. Nefesler tutuldu, kelimeler içe kaçtı. Ben bile elimde olmadan daha dik durdum. O anın ağırlığı hafif bir uğultu gibi tüm salonun üzerine yayıldı. Hakim Bey'in gözleri oğluna değdiği an anlam kazandı. O yıllarca duygularını kontrol etmeyi görev bilmiş bir adamdı. Mesleğinin verdiği ciddiyet mi, yoksa kendi iç yapısının bir parçası mıydı bilmiyorum, ama o katı çehresi, o an bir nebze olsun yumuşadı. Gözlerinde bir titreyiş vardı. Devran da durmuştu, adım atmıyordu. Gözleri babasınınkine kilitlenmiş, yüzünde tanımlayamadığım bir duygu belirivermişti. İçinde çocukluk var gibiydi, ama aynı zamanda gurur, mesafe, çekinme ve özlem. Bir saniye kimse konuşmadı. O anı hiçbir kelime bozamazdı zaten. Sonra Hakim Bey ellerini yavaşça açtı. Yüzü yumuşarken titreyen sesiyle "-Oğlum!" dedi.
Sanki o tek kelimeyle yılların sessizliğini kırdı ve Devran hafifçe gülümsedi. O savcı duruşu, o dik omuzlar ve sert çehresi o an bir çocuğun sevinciyle gevşedi. Adımları hızlandı, babasına doğru yürüdü. Kucaklaştılar. Sessiz, ama derin bir kucaklaşma... Konuşmaya gerek yoktu. Kelimeler değil, kollar anlatıyordu her şeyi. Hakim Bey'in elleri oğlunun sırtına dokunduğunda bu bir tokat gibi değildi. Bu "geldiğin için teşekkür ederim" diyen "geçmişin üstünü kapatmasak da, artık buradayız" diyen bir dokunuştu. Devran başını babasının omzuna doğru eğdi. Gözlerini kapattı. O kucaklaşmada yıllar vardı. Özlem, eksik kalmış cümleler, gecikmiş gurur.. Hepsi o anın içine sıkışmıştı.
Arka planda Yasemin belirdi. Omzunun ucuyla gözlerini silerken bir yandan gülümsüyordu. Babasıyla abisini yan yana görmek içindeki o yaramaz küçük kızdan çok, kalbi yumuşak genç bir kadını ortaya çıkarmıştı. O anı saklamak ister gibi bakıyordu onlara. Devran babasının sırtına son bir kez dokundu ve yavaşça geri çekildi. Gözlerinde hafif bir parlaklık vardı, ama yüzündeki ifade de netti: Gurur. Derin bir nefes aldı, ardından içten bir gülümsemeyle "-Baba!" dedi. "-Nasıl da özlemişim!" Hakim Bey o an başını salladı, bir şey söylemedi. Ama gözleri yüzündeki çizgilerden daha çok konuşuyordu. Sadece oğluna bakıyordu ve içinden geçen her şey oradaydı. Yasemin gözyaşlarını silip abisine yanaştı. "-Tüm ilgiyi anında üstüne çekmeyi başardin, ha abım?" dedi, kahkahaya karışan bir sesle. Devran eğilip hafifçe gülümsedi. "-E öyle tabı çiçeğim, yıllardır görüşmüyoruz sonuçta"
O salonda bir anda yumuşak bir sıcaklık yayıldı, gülümsemeler arttı. Bir ailenin yeniden buluşma anı sessiz bir şefkatle köşe bucak her yere sinmişti. Sonra Devran yeni fark etmış gıbı hızla anneme yöneldi. Annem heyecanla, ama alıştığımız o zarifliğiyle kollarını açtı. "-Devran, hoş geldin oğlum!" Gözleri buğulu, ama sesi içtendi. Devran annemin ellerini usulca tuttu. Başını hafifçe eğerek samimi bir tebessümle cevap verdi: "-Hoş bulduk Hülya teyze. Sizi görmek ne güzel" Annem gözlerini kaçırdı, duygulanmıştı belli. Ama her zaman olduğu gibi güçlü kalmayı tercih etti. Elini Devran'ın yanağına uzattı, nazikçe dokundu. "-Ah, baksanıza koca adam olmuş. Savcı Devran Alaz!" diye gülümsedi. O an babam dayanamayıp araya girdi. Her zamanki espri tonuyla, ama içinde gizli bir gururla: "-Tabii canım, bizim çocuklar büyüdü artık, hem de ne büyümek!" Devran hafifçe başını salladı, dudaklarındaki gülümseme biraz daha belirginleşti. "-Valla, ben hala alışamadım İskender amca. Hâlâ öğrenci gibi hissediyorum bazen"
Babam kahkahayla güldü. "-E alışamazsın tabii! Çünkü ne kadar büyüseniz de bizim gözümüzde hâlâ o tirşik çocuk olarak kalacaksınız, hepınız!" Devran başını iki yana salladı, gülerek: "-tirşik mi? İskender amca, hiç adil değilsin" dedi, sonra kollarını açarak kaslarını hafifçe gerdi. "-Bak şimdi, savcı oldum" dedi alayla, ama gözleriyle hala herkesi tek tek yoklayarak o anın tadını çıkarıyordu. Bense hâlâ yerimden kıpırdamamış, sadece ona bakıyordum. O herkesle konuşurken bile benim dünyam hâlâ o ilk adımda kalmıştı. Herkes onun değişimini konuşuyordu zaten. Eski Devran'dan eser yoktu. O artık bambaşka biriydi. Daha güçlü, daha kendinden emin, daha... etkileyici. Ama annemle babamın gözünde hâlâ o küçücük çocuktu. Onların o tatlı takılmaları arasında ben gülümsememi tutamadım. İçimden bir yerden sıcak bir neşe yükseldi. Ama o neşenin ortasında başka bir şey vardı. Derken Devran birden durdu. Bakışları salonda dolaşırken gözleri bana takıldı. Bir an afalladı, sanki beni tanıyamamış gibi...
Kara gözleri kendiliğinden irileşirken "-Hümeyra?" dedi, sorarcasına. İsmim dudaklarından yavaşça döküldüğünde içimdeki her şey titredi. Gözleri bana odaklanmıştı. Şaşkın, ama aynı zamanda yumuşaktı. Sanki yıllar önce bıraktığı bir anının karşısındaydı şimdi. Bense sadece gülümsedim, ama öylece, küçük bir gülümseme değildi bu. Onda yılların dostluğu, çocukluk oyunları, sessizce içinde sakladığım o duygular vardı. O an Devran'ın yüzü değişti, şaşkınlığına rağmen kollarını açtı. Bir an bile tereddüt etmeden bana doğru geldiğinde ben de duramadım. O an ne Atalay'ı nede Babamın varlığını hatırlıyordum. Sadece yürüdüm ve kendimi onun kollarına bıraktım.
O kucak... O kadar tanıdık, o kadar güvenliydi ki sanki bütün hayatım boyunca eksik kalan şey buydu. Sıcak, sıkı, ve tarifsiz bir huzur... Kolları bedenimi sardığında içimden bir şeyler çözüldü. Bir anda nefesim tutuldu. Gözlerim doldu, ama göstermedim. O an sadece ona ait olmalıydı. Zaman durmuştu. Dün, bugün ve yarın... Hepsi silinmişti. Devran beni sarmış tutarken bir şey söylemedi. Sadece oradaydı. Bende onun kollarında hiç olmadığım kadar tam hissettim kendimi. Birkaç saniye geçti, belki de birkaç asır. Sonra yavaşça geri çekildi, ama gözleri üzerimde kaldı. Sanki beni baştan keşfeder gibi, dikkatle bakıyordu. Bakışları saçlarıma kayarken kendını tutamamış gıbı parmakları aralarına girdi. Nazikçe, alışık bir dokunuşla, birkaç teli parmaklarının ucunda gezdirdi. Ve gülümseyerek fısıldadı: "-Ne kadar büyümüşsün..." Sesinde bastırılmamış bir duygu vardı. Sanki gururla şaşkınlık arasında gidip geliyordu. Saçlarımı karıştırırken başını hafifçe eğdi. Gözleri hâlâ o eski Devran'dı, ama içinde bir yenilik vardı. Bir farkındalık, gerçekten büyüdüğümü anlamıştı. Bunu hissettiğimde yüzümdeki gülümseme daha da büyüdü. "-Büyüdüm tabii... Zamanla her şey değişiyor" dedim, tebessümle. Devran ne diyeceğini bilemez halde kaşlarını kaldırdı, aynı zamanda başını sallayarak benı onaylamayı da ihmal etmemişti.
Tam o sarılmanın ardından henüz Devran'ın gözlerindeki o derinlikten çıkamamışken bir birimize bakmaya devam ettik. Sanki baştan aşağı, Ikı yabancıymışız gıbı gözlerımız bır bırımızı keşfe çıktı. Içıme usul usul işleyen huzur ansızın gelen bir sesle bölündü. "-Sürpriz!" Kapı aralığından gelen o tek kelimeyle birlikte içimde bir şey dondu. Gözlerim istemsizce kapıya kayarken ıçerıye giren Figen Teyze'nin yanında bir silüet belirdiğini fark ettim, saniyeler içinde netleşen yüz Sude Ablaya ayıttı. Yüzümdeki gülümseme anında dondu, sanki biri ışıkları kapatmış gibi içimdeki o tatlı sıcaklık çekildi. Kafamın içinde bir uğultu başladı, kaskatı kesildim. Yan gözle hemen Yasemin'e baktığımda onun da gözleri kocamandı, bu durumdan haberi olmadığı açıktı. Zaten olsa bana da bildirirdi, o an ıçın o da en az benim kadar şaşkındı. Yüzünde belli belirsiz bir rahatsızlık vardı, ama şimdilik içine gömmeyi tercih etmişti. Tam o sırada Hakim Amca'nın sesi duyuldu, şaşkın ama sevgi doluydu: "-Sude, kızım?" diye sordu.
Şaşkınlığı hisseden Devran hafifçe gerildi. Gözleri bir an bana kaydı, sonra hemen kaçırdı. Sesinde belli belirsiz bir açıklama telaşı vardı: "-Gelmeden önce Sude'nin yanına uğrayayım dedim, sonra dayanamadım, onu da yemeğe davet ettim" dediğinde bakışları artık benden tamamen uzakta, Sude abladaydı. Sude abla ise her zamanki kendinden emin havasıyla gülerek içeri girdi. Ayakları sanki bu evin zeminine aitmiş gibi rahattı. Omuzları dimdik, bakışları tek tek herkesin yüzünde dolaştı. "-Merhaba herkese!" dedi, neşeyle. Herkes sıcak bır selamlamayla onu karşılarken benim yapabıldığım yarım ağır bır "-hoş geldin" demek olmuştu, kı onu da zar zor başarmıştım. İçim buz gibi olmuştu, yüzümdeki gülümsemenin ardında kafamın içinde binbir soru dönüyordu. Neden buradaydı? Neden şimdi? Ve neden Devran onunla gelmişti?
Hakim Amca yıllardır görmediği eski bir aile dostunu karşılar gibi gülümsedi: "-İyi yapmışsın oğlum. Ne zamandır görmüyorduk Sude kızımızı da, iyi oldu" dedi, her zaman ki gıbı mantıklı konuşmuştu. Figen Teyze de başını sallayarak ona katıldı, ardından coşkulu bir neşeyle elini çırptı: "-E o zaman herkes geldiyse, haydi sofraya geçelim!" Dedi ve yemeğe geçmemiz ıçın bizi sofraya doğru yönlendirdi. Herkes önden ilerlerken bende bizimkilerin peşinden giderek Atalay'ın yanına oturdum. İçimde bir düğüm vardı. O tatlı sarılma anı, Devran'ın saçlarımda dolaşan parmakları... Hepsi bir anda bulanıklaşmıştı. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu, ama artık heyecandan değil. Sude Abla'nın içeri adım atması evin havasını değişmişti, onun gelişiyle birlikte ihtimaller uçuşmaya başlamıştı. Sıcak bir bahar esintisi bir anda yerini soğuk bir rüzgâra bırakmıştı sanki ve o rüzgâr direkt kalbimin ortasından geçiyordu...
***********************************************************************************************
Bölüm sonuu! ✨
Ne demiş ünlü düşünürümüz? Beklemiyordunuz di mi? Always expect the unexpected puhahaha!
Hadi itiraf edin... Tam saf saf sırıtırken Sude'nin gelişiyle bir anda yüzler düştü! 👀
Her şey bir yana, Devran'ın mesleği savcılık değil de röntgencilik olmalıydı diyenler? ✋
O nasıl bakıştı kankaaa, kızın içine düştün?!
Bu arada yorum atıp yıldızı parlatmayı unutmayın olur mu? 🌟 Birileri çok mutlu oluyormuş..
Bir sonraki bölüme kadar kendinize çok iyi bakın! 💋
Bölüm etkileşimi
