Meftun kitap kapağı

14. bölüm / 40

Meftun

14.

Vaveyla Yazarı: Nova .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 40Şu an: 14.

Geldiiim dostlaaar!! Nasılsınız bakalıımm, gününüz nasıl geçti? ✨

Ben mi? Yine derslerin altında ezildim resmen 😭📚 ama size bölümsüz bırakmak yok, sözüm söz! Değerimi bilin artık ya 😌🫶🏻

Hadi o zaman lafı daha fazla uzatmadan iyi okumalaar efenim.. 💫

**************************************************************************** 14.
Yumuşak koltukta otururken aslında içten içe biraz gergindim. Hadi ama kimi kandırıyorum ki? baya baya gergindim işte. Ellerimi ilk okul öğrencisi gıbı dizlerimin üzerinde birleştirmiş, sonra fark ettirmeden çözmüştüm. Bakışlarım evin içinde gezinirken her şey fazlasıyla düzenliydi. Mermer zeminin üzerine kusursuz yerleştirilmiş sade, ama şık mobilyalar, kitaplıkta renk sırasına göre dizilmiş kitaplar... Bu kadar titiz ve estetik bir ortamda Devran’ın şu hâli... garip bir tezat gibiydi. Gözlerim yeniden odanın kapısına kaydı, tam o anda kapı aralandı ve Engin nihayet çıktı.
Kapıyı arkadan usulca kapatıp bana doğru yürümeye başladığında istemsizce ayağa kalktım. Heyecandan elimle saçımı düzelttim, sanki sınava girmişim de sonucu bekliyormuşum gibi bir telaşla. Üzerinde siyah bir eşofman altı, beyaz pamuklu bir tişört vardı. Hafif ıslak saçlarından spordan yeni döndüğü belliydi. Yürürken yüzünde yorgun, ama içten bir gülümseme vardı. “-Yatağa yatırdım şimdi” dedi, Devran’ı kast ederek. “-Birazdan uyandırıp kahve veririm, kendine gelir” Evet, şöyle ki gönderdiği adres Engin’nin evi çıkmıştı, ama şikâyet edemezdim, çünkü otoparktan beri Devran’ı o taşımıştı. Yutkunurken sanki üzerimden büyük bir yük kalkmıştı, mahallede biri görecek diye odum kopmuyor da değildi. Hele ki “Bermuda üçlüsünün” eline hiç düşemezdim, mahallemizin gözde dedikodu kız kardeşleri boş zamanlarda komşularının hayatlarını dikizlemekle meşguldü. İşin komiği uçunun de dul oluşuydu. Neyse ki tüm bu ihtimaller rafa kalkmıştı, çünkü kendileri alt komşularıyla şu sıralar fazla meşguldü.
Engin’e bakarak tebessüm ettim. “-Çok teşekkür ederim Engin, gerçekten minnettarım” dedim tüm samimiyetimle, cidden o olmasa bitmiştim. Hala Yasemin’e ulaşamamıştım, belli ki işleri uzun sürecekti bugün. Engin teşekkürüme karşı kaşlarını kaldırıp hafifçe güldü. “-Bu altıncı teşekkürün oldu. Bence biraz fazla hızlı gidiyoruz” Şakacı sözlerine kıkırdadım istemsizce. O gerginlik bir anda dağılıverdi. “-Affedersin” dedim, başımı öne eğerek. “-Ben bazen böyle... panik yapınca saçma sapan konuşuyorum” Gerçi normalde de çok konuşurdum da neyse. “-Saçmalamadın merak etme” dedi Engin, göz kırparak. Ardından mutfağın girişine doğru bir adım attı ama bana dönmeyi de ihmal etmedi. “-Ama yeter bu kadar kibarlık. Gel, otur da sana bir kahve vereyim. Filtre kahve uygun mu senin için?”
Duraksadım, aslında burada kalmayı düşünmemiştim. Ellerimi savunmaya alır gibi havaya kaldırıp hafifçe geri çekildim. “-Aslında ben artık gitsem iyi olacak” dedim. “-Zaten Devran’ı da sana teslim ettim. Rahatladım, daha fazla rahatsız etmeyeyim” Engin kaşlarını kaldırarak beni kısa bir süre süzdü. “-Cidden mi? Şu hâlinden sonra mı?” diye sordu gülerek. “-Hem sabahtan beri Devran’ı çek, sonra kahveyi bile içmeden git... Kabul edersem bu beni nasıl bir ev sahibi yapar?” Ağzımdan bir şey çıkmadan kaldım. Kibarca gitmeye çalışırken tam tersi olmuş, daha da kabalık gibi hissetmiştim. Hafifçe başımı öne eğdim.
“-Yani, öyle düşünme lütfen, sadece belki huzursuz etmişimdir seni...” Diye açıklamaya yeltenmişken beni böldü. “-Meyra” dedi Engin, adımdaki yumuşak vurgusuyla. “- Neden huzursuz olayım kı? Hele ki Devran’ı buraya kadar getirmişken senı asla bırakmam, bayağı bir iyilik yaptın sen bugün” İç geçirirken içimdeki o “gideyim artık” sesi biraz sustu. Oturduğum yerin hemen yanındaki mutfak sandalyesine iliştim. “-Peki... o zaman bir kahve içecek kadar kalırım” dedim. “-Ama söz, sonra kalkacağım” Engin rahatlamış gibi tebessüm etti, cidden yakışıklı bir adamdı ve bunun farkındaydı. “-Sözünün peşine düşecek hâlim yok, ama bakalım kahve seni ne kadar oyalayacak” mutfağa yönelirken seslendi: “-Şekerli değil mi?” Tezgâha yaklaştığımda kahve paketini kavrayıp ölçüyü ayarlıyordu, bende sorusuna karşın başımı hemen salladım.
Dudaklarımda küçücük bir gülümsemeyle cevapladım. “-Şekersiz şeylere tahammülüm yok. Hayat yeterince acı zaten” Annem fazla tatlı tüketimimden hoşlanmasa da vaz geçilmezimdi. Engin başını çevirip bana baktı, gözleri hafifçe kısıldı. “-Doğru tahmin ettim desene” dedi gururla “-Tatlı tarafı seviyorsun demek” Kahve makinesi gürültüyle çalışmaya başlarken Engin de tezgâha yaslandı. Kolunu çaprazlayıp bana baktı. “-Biliyor musun?” diye sorarak lafa girdi. “-Devran’la bir teorimiz var, insanın içtiği kahveyle kişiliği arasında bir bağ olduğuna inanırız” Kaşlarımı merakla kaldırdım. “- Nasıl yani?” Engin kahve fincanlarını çıkardı, her birini inceleyerek tezgâha dizdi. “-Şöyle” dedi hafifçe sır verir gibi. “-Şekerli kahve içen insanlar genelde daha dışa dönük, enerjik, anı yaşamayı bilen tipler olur. Hayatla daha yumuşak bir ilişkileri vardır. Duygularını gizlemezler, biraz dağınık, biraz çocuksudurlar. Yani... senin gibi” Gülümsedim, beni bu kadar kısa sürede bu kadar isabetli çözmesine şaşırmıştım.
“-Peki...” dedim. “-Şekersiz içenler?” Engin başını salladı. “-Onlar genelde daha serttir. Daha... içlerine kapalı. Kontrolcü. Katı kuralları olur. Duygularını kolay kolay belli etmezler. Yani... duvarlı tiplerdir. Genelde güvenmek onlar için zordur” Kafamı yana eğdim. Gözlerim salonun kapısına, oradan tekrar Engin’e kaydı. “-Yan yana duramıyorlar mı yanı? Ortası yok mu bu işin?” dedim şakayla karışık. Engin ıse kahkaha attı. “-Ortası mı?” dedi gözlerini devirmeden önce. “-Devran’la ben işte. Biri şekersiz, diğeri şekerli” Benzetmesine gülmemek mümkün değildi. “-Peki hangisi hanginiz?”
Engin kaşlarını kaldırdı. “-Soru mu bu?” dedi gözlerini Devran’ı yatırdığı odaya doğru kaydırarak. “-O kesinlikle şekersiz, ama bildiğin taş gibi. Hatta bazen şekerli bir şey görünce bile kaşlarını çatıyor, o kadar savunmada” Çok iyi bilirdim, Yasemin de az şikâyet etmezdi bu durumu. “-Sen peki?” dedim eğilerek. Engin gözlerini bana çevirirken bir an için ciddi bir ifadeyle baktı, sonra o tanıdık gülüş yine döndü dudaklarına. “-Ben... ben yarım kaşık şekerliyim” dedi göz kırparak. “-Hayatı ciddiye alırım, ama bir kahkahaya hayır diyemem” Kahve makinesi tık diye sustu, odaya sıcak bir kahve kokusu yayıldı.
Engin kupaları tepsiye yerleştirirken aklim Devran’daydı, neyse ki onu buraya getirmiştim. Derin bir nefes alıp sandalyelerden birini çektim ve oturarak Engin’i izledim. Kahve fincanını uzatırken Engin başını hafif yana eğdi, gözlerini kısmıştı. “-Ee…” dedi usulca, dudak kenarında beliren o tanıdık gülümsemeyle. “-Anlatmayacak mısın?” Kaşlarımı çattım. “-Neyi?” dedim, gerçekten ne demek istediğini anlamamıştım. Engin omzunu gevşekçe silkti, fincanı dudaklarına götürdü. “-Devran’ın neden o hâlde olduğunu” Başımı hafifçe yana çevirdim, kahveden küçük bir yudum aldım. Tadının yoğunluğunu hissederken düşüncelerim de yoğunlaştı. “-Bilmiyorum ki” dedim dürüstçe. “-Eve vardığımda... arabada öylece sızmıştı”
Engin fincanı tezgâha bıraktı, bakışları ciddileşmişti. “-Neden senin kapına geldi ki? Arayacak o kadar insan varken…” Omuzlarımı yavaşça kaldırdım, sonra indirdim. Gerçekten bilmiyordum, bu kısmı en çok beni düşündürüyordu. O kadar çok soru vardı ki kafamda, ama hiçbirine gerçek bir yanıtım yoktu. Bardağımı masaya bırakırken derin bir nefes aldım. “-Hiçbir fikrim yok” dedim, kelimeler ağzımdan düşerken. “-Belki Atalay’la bir işi vardı, belki de tesadüf” Engin bu kez hiç gülümsemedi. Gözlerini benden ayırmadan birkaç saniye durdu, o kısacık sessizlikte bile sanki bir şey tartıyordu içinde. Sonra alçak bir sesle konuştu: “-Yanlış anlama lütfen, niyetim seni suçlamak falan değil” dedi, bakışları yumuşak olsa da cümlesi netti. “-Sadece.. Devran öyle biri değildir”
Bir an dudağımı ısırdım, ne demek istediğini sormama gerek kalmadan devam etti. “-Dedim ya az önce, şekersizdir o. Yani kontrolcüdür, disiplinlidir. Hatta bazen fazla bile.. kendini kaybetmek, öyle pat diye birinin kapısına dayanmak…” Omzunu silkti. “-Pek onun tarzı değil” Elim kupanın kulpundaydı, ama dokunmadım. Boğazımda bir şey düğümlendi sanki. Bir yanım Engin’in dediklerine hak veriyordu, Devran öyle biri değildi, bunu ben de biliyordum. Ama öte yandan işte tam da o Devran şu an odada sızmış hâlde uyuyordu ve kapıma gelmişti. “-Bilmiyorum” dedim bir fısıltı gibi. Kahvemi içmek için uzandığımda göz ucuyla Engin’e baktım. Mavi gözlerinde merakla karışık bir çekingenlik vardı, sanki söyleyeceği şeyi birkaç kez içinden geçirip öyle karar vermiş gibiydi. “-Meyra” dedi, sonunda “-Yanlış anlama ama sizin aranızda bir şey mi var?”
Cümle o kadar hızlı gelmişti ki yutkunmayı unuttum, kahveyi neredeyse yanlışlıkla boğazıma kaçırıyordum. “-Ne? Yani.. hayır! Yok! Yani neden olsun ki?” dedim, sesim olması gerekenden bir tık daha yüksek çıkmıştı. Elimle havada gereksiz birkaç hareket yaptım. “-Biz.. şeyiz.. çocukluktan arkadaşız, gibi. Hani o öyle biri değil.. ben de öyle biri değilim!” Engin bir kaşını kaldırıp başını yana eğdi. “-Hangisi öyle biri değil?” Ne gevelediğimi bilmeden konuştum. “-İkimiz de işte!” dedim, daha da saçmalayarak. “-Yani ben… hani... arkadaşlık sınırlarında, tamamen. Hatta hiç sınır da yok. Yani... şey… sınır var tabii ama” Cümlelerim karıştıkça Engin’in gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığını fark ettim. Gözleri kısılmıştı, bariz eğleniyordu ama kibarlık edip susuyordu. Ben ise artık cümlenin içinde kaybolmuştum. “-Konu nereden buraya geldi ki zaten ya, çok alakasız..”
Sonunda Engin kısık bir kahkaha attı. “-Peki, peki, tamam” dedi eğlenerek “-Ben anlayacağımı anladım” Sözler kulağıma çarpınca içimde bir sıkışma hissettim. Bedenim istemsizce gerildi, dudaklarımı birbirine bastırdım ve sonra hafifçe başımı yana yatırarak gözlerinin içine baktım. “-Engin..” dedim hafifçe, kizginligimi bastırmaya çalışır gibi. “-Ne anladın Allah aşkına? Ben bir şey söylemedim ki” Engin’in yüzü yumuşarken rahat edası bir anda yerini hafif bir suçluluğa bıraktı. Elindeki kupayı masaya bıraktı, gözlerini kaçırmadan. “-Tamam dedim Meyra, üstüne gelmeyeceğim”
Ama o sakinliği beni daha da huzursuz etti, çünkü az önceki sözcükler kulaklarımda çınlıyordu hâlâ. Oturduğum koltuğa biraz daha gömülürken içimdeki kıpırtıyla devam ettim: “-Bak, ne anladın bilmiyorum, ama yok öyle bir şey” dedim inatla, ama sesimdeki çatlak beni ele veriyordu. Engin başını iki yana sallayıp dudaklarını hafifçe araladı. “-Merak etme” dedi yumuşak, ama emin bir tonla. “-Devran’a söylemem” O anda pes ettim, içimde ne varsa çözüldü sanki o an. Omuzlarım düştü, ciğerimde biriken her şeyi bir iç çekişle dışarı verdim. Sonra gözlerimi yere indirip fısıldar gibi konuştum: “-Ona çok âşığım”
Engin’in gözleri büyüdü, ama sesi yine de yumuşaktı. “-Hop hop kızım, yavaş gel” dedi hafifçe kaşlarını kaldırarak. Ne söyleyeceğimi bilemeden içimdeki dalgaya kapıldım, elimde değildi. “-Neden içtiğini bilmiyorum ama, o halde direksiyon başına geçtiğini düşününce deliye dönüyorum” dedim hızla. “-Ya bir şey olsaydı? Ya biri ona çarpsaydı, ya o birine çarpsaydı? Nasıl bu kadar düşüncesiz olabilir, anlayamıyorum..” Gözlerim ıslandı, ama düşmesine izin vermedim. Engin’in bakışları ciddileşti, başını yavaşça sallayarak dikkatle beni dinledi. “-Onunla konuşmayı denedin mi hiç?” diye sorduğunda derin bir nefes aldım. İçimde acıyan yerin yerini çok iyi biliyordum artık. “-Beni koruması gereken kız kardeşiymişim gibi görüyor” dedim, sesimde buruk bir gülümsemenin izi. “-O yüzden konuşmanın da, anlatmanın da bir faydası yok”
Engin hafifçe başını yana eğdi, iç geçirerek gözlerini kaçırdı. “-Kötüymüş” dedi sadece, ama bir kelimenin bu kadar ağır geldiği an azdı. Kafamı eğdim, ellerimi birbirine kenetledim. “-Kusura bakma, kafanı şişirdim” Engin elini savurdu. “-Saçmalama” dedi hemen.”-Asıl ben kusura bak. Sormamalıydım belki ama, Devran kapına kadar geliyorsa-..” duraksadı, yüzü ciddileşti. “-İster istemez insanın aklına bir şey geliyor, yani… seninle ilgili bir şey var diye düşündüm” İçimde bir yer hâlâ titriyordu. Gözlerimi kaçırdım, cevap veremedim. Belki doğruydu, belki de çok yanlıştı. Ama bu gerginlik uzamasın ister gibi Engin konuyu toparlamak için bakışlarını kahve fincanına çevirdi. “-Neyse” dedi sonra, daha canlı bir ses tonuyla. “-Sen pediatri okuyordun, değil mi? Ne güzel, çocuk doktoru olmak baya özveri isteyen bir alan”
Konu değişikliğine minnettar bir iç çekişle karşılık verdim, biraz başımı sallayarak. “-Evet, Üçüncü sınıfım” dedim. Sesim yumuşaktı, ama hâlâ Devran’ın gölgesi üzerimdeydi. Engin dikkatle dinlerken yüzünde içten bir gülümseme vardı “-Stajını nerede yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu sonra, kahvesinden bir yudum alıp bana döndü. “-İstanbul’da çok iyi fırsatlar var. Hocalar, vaka sayısı… biraz yorucu olabilir, ama hızlı büyürsün” Gülümsedim, bu sefer içten. “-Düşünmedim değil aslında, ama ben galiba İzmir’de devam etmek istiyorum” dedim. “-İnsan alışınca uzaklaşmak istemiyor doğduğu yerden. Bilirsin şehir çok daha yavaş, çok daha... nefes alınabilir gibi”
Engin başını salladı, anlayışla. “-Haklısın, huzuru olan bir şehir İzmir. Ama olur da fikrini değiştirirsen…” dedi, göz kırpar gibi bir ifadeyle. “-İstanbul’da bir dostun olduğunu unutma. Yardımcı olurum, elimden gelen ne varsa” Bu tavrı şaşırtmadı desem yalan olurdu, onu daha soğuk bir tip sanıyordum. Ancak yanılmıştım, o fazlasıyla dost canlısı ve iyi bir adamdı. Kafamı hafifçe eğip teşekkür ettim. “-Bunu bilmek güzel” dedim yavaşça. “-Gerçekten teşekkür ederim, Engin”
Engin gözlerini devirdi, dudaklarının kenarında hafif muzip bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “-Bak bu yedinci teşekkürün falan oldu artık” dedi alaycı bir tebessümle. “-Bir daha edersen ücret alacağım” Gülümsedim, ama bu defa boş bir gülümseme değildi. İçimde bir kıvılcım yandı. “-Tamam o zaman, madem öyle..” dedim aklımda dolanan bir fikirle. “-Ben de sana teşekkür edeceğin bir şey önereyim” Engin kaşlarını merakla kaldırdı. “-Dinliyorum?” Kendimi biraz toparladım, konuyu heyecanla anlatmak için omuzlarımı dikleştirdim. “-Her yıl bizim hastaneye bağlı bir gönüllülük programı var. Üniversitedeki öğrencilerle birlikte, devlet hastanelerindeki özel durumdaki çocukları ziyaret ediyoruz” dedim, özel kelimesini vurgulamamla Engin neyi kast ettiğimi anladı.
“-Kitaplar, oyuncaklar, bazen küçük tiyatro gösterileri falan. Bu yıl üniversitemiz organizasyonun içine tam olarak dahil olmak istiyor, daha profesyonel bir şey yapılacak” Engin dikkatle dinliyordu, gözlerinde hayranlıkla karışık bir parıltı oluşmuştu. “-Ve?” diye sordu, kaşlarını kaldırarak. “-Ve...” dedim hafifçe gülerek. “-Senin gibi bir doktor da bizimle gelirsen çocuklar bayılır. Yani ortopediyle çok ilişkili değil belki ama, onların gözünde doktor kahraman gibi bir şey” Yanaklarındaki gamze o anda belirdi. “-Meyra bu süper bir fikir! Gerçekten… çok mutlu olurum” dedi içtenlikle. “-Benzer etkinlikler bizde de oluyor, ama daha çok özel kliniklerin sponsorluğunda… İstanbul’da çalıştığım dönemde birkaç kez katıldım” Gözleri parladı, heyecanlanmıştı. “-Hatta dur, bak sana fotoğraflarını göstereyim” dedi hızlıca telefonunu çıkarıp galerisini açmaya başladı.
“-Geçen yıl çocuklar bana ‘uçan doktor’ demişti, niyeyse” İkimiz de güldük, ben tam fincanımdan bir yudum daha almak üzereydim ki Engin heyecanla galerisinde doğru albümü buldu. “-Dur, bak burada!” dedi sevinçle, telefonunu bana doğru uzatırken. O sırada eli sehpanın kenarında duran kahve fincanına hafifçe çarptı. Bir anda fincan devrildi ve sıcak kahve ani bir sıçramayla tam üzerime döküldü. “-A-ah, Meyra!” diye paniğe kapıldı Engin. Ben yerimden sıçradım, hem sıcaklıktan hem şaşkınlıktan. Tişörtümün ön kısmı ıslanmıştı, kahvenin rengi hemen kumaşı emmişti. “-Çok özür dilerim! Gerçekten istemeden oldu!” dedi Engin, gözleri büyümüş, telaşla ellerini havaya kaldırmıştı. Siyah giymenin verdiği rahatlıkla elimi savurdum, zaten kahve de çok sıcak değildi. “-Sorun değil ya” dedim omuz silkip, ama o hâlâ panik içindeydi. “-Gel, gel, şurada temiz bir tişört vereyim sana” dedi hızlıca öne düşüp beni odalardan birine yönlendirdi.
Krem rengi geniş kapıyı araladığında loş ışıklı bir odaya girdik. Yatakta yorganın altına gömülmüş hâlde Devran hâlâ uyuyordu. Engin sesini alçaltarak konuştu. “-Şu çekmecede tişörtler var, bir tane veriyorum hemen” Dolabı açtı, birkaç parça eşyayı karıştırdıktan sonra bembeyaz, pamuklu bir tişört uzattı. “-Bunu giy, bol ama temiz en azından” Mavi gözlerinde hâlâ bir mahcubiyet parlıyordu. “-Ben dışarıdayım, rahatça değiştirirsin” dedi kısık sesle, ardından sessizce kapıyı çekip çıktı. Yalnız kalınca derin bir nefes aldım. Üzerimdeki kahve kokusunu bastıran sabunlu bir pamuk kokusu geldi burnuma. Üzerimdeki ıslak tişörtü çıkarıp Engin’in verdığı beyaz olanı giydim. Dediği gibi biraz boldu, omuzlarından düşecek gibiydi. Ama kumaşı yumuşaktı, en azından annemin azarından sıyrılırdım.
Aynaya bile bakmadan Devran’a döndüm, odadayken ona bakmamak elde değıldı. Yatağın bir yanında sırtüstü uzanırken yüzünde bir huzur vardı. Çenesinin köşesi yastığa gömülmüştü. Saçları hafif dağılmıştı, ama yine de onu büsbütün güzel kılıyordu bu dağınıklık. Onu seyrederken farkında olmadan usulca yaklaştım yatağa. Ayak sesim duyulmasın diye neredeyse yere basmadan yürüdüm. Islak tişörtümü yatağın ucuna bırakıp yanına çömeldiğimde nefesinin düzenli iniş çıkışını izledim bir süre. Ne kadar güçlü görünmeye çalışsa da aslında o da yorgundu. Sadece bedeni değil, ruhu da. Sanki yıllardır kimseye yaslanmamıştı da ilk defa birinin kapısına gelmişti. “-Keşke... neyin olduğunu bilsem” dedim fısıltı gibi. “-Ama anlatmazsın ki. Her şeyi içinde saklarsın, değil mi Devran?”
Ona bu kadar yakın olmak bile başımı döndürüyordu, ellerim titriyordu heyecandan. O ıse her şeyden habersiz kirpiklerinin ucunda bir rüyanın eşiğinde gibiydi. O kadar masum, o kadar korunmasızdı ki... Bedenim kendi kararını vermiş gibi eğildi hafifçe. Yüzüne yaklaştım, nefesini tenimde hissettiğimde bir anlık duraksadım. Sonra usulca, tüy kadar hafif bir öpücük bıraktım dudaklarının kenarına. İtiraf edemediğim her şeyin özeti gibiydi o bir an, ama işte o anda zil sesi yankılandı evin içinde. Tüm vücudum gerildiğinde panikle geri çekildim, sanki yakalanmışım gibi. Bir an Devran’ın göz kapaklarının titrediğini sandım, ama hayır, hâlâ uyuyordu. Kalbim küt küt atarken gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimde kıpırdayan heyecanı bastırmaya çalışarak geri çekildim, Devran’a son bir bakış daha attım. Sonra yavaşça ayağa kalktım ve odadan çıktım.
Holde adımlarımı yumuşatarak yürürken yüzümde aptal bır gülümseme yerını çoktan almıştı, ıçımde kelebekler koru halindeydi resmen. İlerlerken üzerimdeki beyaz tişörtün eteğinin biraz fazla uzun durduğunu fark ettim, altımdaki şort eteği neredeyse gizliyordu. Kendi kendime güldüm “-Koca gömlek gibi” dedim sessizce, ardından salona adımlarken etrafıma bakınarak Engin’i aradım. “-Haklıymışsın, bol oldu baya” diye seslendim, gülümseyerek “-Ama idare edebilirim” dedim ardından, hafif sesimi yükselterek. Salona vararak açık olan giriş kapısına döndüğümde Engin’i gördüm, ama beni asıl durduran, daha doğrusu afallatan kapının dışındaki kişiydi, Sude.
Elinde şampanya şişesi tutarken omzunda askılı bir çanta, saçları muntazam toplanmış, her zamanki gibi zarif bir gülümsemeyle durmuştu kapının önünde. Ama mavi gözleri beni görür görmez o gülümseme usul usul söndü. Bir an hepimiz sustuk, sessizlik duvarda asılı saat gibi çınarken mahcup bir refleksle üzerime baktım, geniş beyaz tişört bedenimi sarmıyordu, ama gizlemeye çalışmak da bir işe yaramıyordu. Sude’nin bakışları üzerime saplandı. Yargılayıcı mıydı, kırgın mıydı, yoksa... kıskanç mıydı? Çözemiyordum. Ama orada bir şey vardı. Net, sert ve sessizce parlayan bir duygu.
Tam o an Engin boğazını temizleyerek araya girdi. “-Sude de öyle geçerken uğramak istemiş” Ses tonu neşeli olmaya çalışıyordu, ama içinde tedirginlik gizliydi. “-Geç lütfen” Sude gözlerini benden ayırmadan bir adım attı, sonra içeriye geçti. Ben hâlâ yerimde donakalmıştım, birkaç saniyeliğine kalbim bile atmayı unutmuş gibiydi. Sude içeri yürürken bana yeniden baktı, o bakışın içinde kelimelere dökülmemiş bir şey vardı. Bir “sen ne yapıyorsun burada?” sorusu mu yoksa bir “anladım her şeyi” bakışı mıydı? Göğsümde bir ağırlık oluştuğunda gözlerimi kaçırdım, ama o anın küçük bir kıvılcım gibi başlayıp büyük bir yangına dönüşeceğini biliyordum...
****************************************************************************

Bölüm sonuu..✨

Yine “ay neler oluyor şimdi??” dedirten bir bölüm oldu, puahah 😅

Şimdi ben neye yanayım? Saf Meyroş’un Engin’e dan diye itiraf etmesine mi, yoksa Sude’nin “şampanya”yla geçerken bizi basar gibi yakalamasına mı?? 😩

Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi mutlaka yazın, çok merak ediyorum ✨
Yıldızı da parlatmayı unutmayınn ⭐💫

Bir sonraki bölüme kadar sağlıcakla kalınn 🫶🏻

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

59okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18