15. bölüm · Meftun

15.

Nova .

Selam dostlar, nasılsınız? 🌼
Bölüme başlamadan önce biraz içimi dökmek istiyorum.

Daha önce de bahsettiğim gibi, benim için çok önemli bir sınava girmeme birkaç ay kaldı. Bu yüzden günümün büyük bir kısmını ders çalışmaya ayırıyorum. Bu süreçte bölümler bazen aksayabilir ama yine de elimden geldiğince aktif olmaya çalışacağım. Anlayışınız için şimdiden çok teşekkür ederim. ❤️

Şimdi sizi bölümle baş başa bırakıyorum, iyi okumalar. ✨

****************************************************************************
15.
O kadar batıl inanca rağmen şans benden yana değildi, bır ara babaannemle bu konu hakkında münakaşa etmem şart olmuştu. O yaşlı bunak sokmuştu tüm bu zırvalıkları aklıma, başıma da ne geliyorsa hep ondandı. Zaten genelde de dedikleri doğru çıkmazdı, ama bu sefer evren işi biraz abartmıştı sanki. Üzerimde Engin’in bol tişörtü, saçlarım dağılmış vaziyette salona çıkarken tek derdim bir an önce eve gidip Yasemin’e mesaj atıp olanları anlatmaktı, ama olaylar karışmış, şimdi karşı koltukta oturan Sude abla ile bakışıyorum. Utancımdan duvarları yemek isterken farkında olmadan giydiğim tişörtün eteklerini çekiştiriyordum. Yanımdan geçerken üzerimde bir tür röntgen çeker gibi baktığı yetmezmiş gibi şimdi de beni göz hapsine almıştı.
Geldiğinden beri suren sessizlik Engin’nin salona dönmesiyle bozuldu. “-Sude’ciğim” Sesi her zamanki gibi rahattı, ama içinde hafif bir gerilim gizliydi. “-Kahve falan içmek istemez misin?” Sude tam o anda sehpaya bıraktığı şampanya şişesini işaret etti. “-Ben aslında şampanya açarız diye düşünmüştüm” dedi nazik bir tonda ve ekledi: “-Gelişini kutlarız diye” Gözlerim şişeye, sonra Sude’ye kaydı. Hani geçerken uğramıştı bu? Ben şişeye bakarken Engin hemen devreye girdi: “-Aslında biz kahveye çoktan başladık” dedi, şişeye bakmaktan vazgeçmemi ister gibi. Sude anlayışla başını salladı, ardından tam da beklediği fırsatı bulmuş gibi bakışlarını bana çevirdim “-Bu arada..” dedi, sesindeki yapay neşeyle “-Siz.. ne alaka?” Ulan siz ne ayak dese daha az tuhaf hissederdim. Allahım, sen beni neyle sınıyorsun? Niye kendımı sürekli bir rezillik ıçınde bulmak zorundayım kı?
Bir buz parçası gibi düştü salona o soru, gergince doğrulurken yanlış anlamaması için hemen açıklamaya kalktım. Sonuçta o Devran’nın arkadaşıydı, bugün yarın olmasa da elbet yüz yüze gelecektik. Tam ağzımı açıp “-Ben aslında Devra-..” demek üzereydim ki Engin araya girdi. “-Biz nişanda Devran sayesinde tanışmıştık aslında, sonra aynı spor salonuna karşılaştık” Sanki sıradan, hatta gerçek bir şey söylüyormuş gibiydi. “-Orada görünce ben de kahveye davet ettim” Kaşlarım çatılırken omuzlarım bir an düştü, ama Engin devam etti. “-Tabii sonra kahve üstüne döküldü” dedi gülerek. “-Benim dikkatsizliğim… Leke falan derken başka birini ödünç verdim”
Sude gözlerini bana çevirdi, sanki az önce yokmuşum da şimdi birden ortaya çıkmışım gibi üstümdeki tişörtü baştan aşağı süzdü. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi biraz fazla oyuncuydu. “-Ha… senin tişörtün” Yüzündeki gülümsemede iğne ucu kadar masumiyet yoktu. “-E bana haber verseydiniz ya, Engin’ciğim” dedi Engin’e hafifçe dönerek. “-Butikten bir şeyler ayarlardım. Bu kızcağız da böyle kalmazdı” Kızcağız mı? O sondaki ‘cığızı’ hiç sevmemiştim, o ne öyle acımış gıbı? Bakışlarım Engin’e kayarken attığı yalanı sorgulanıyor değildim, ama sebepsizce Sude’nin sözlerine takılasım geldi. O bir şey söylemeyince bende dilimi tutamadım. “-Çok düşüncelisin Sude abla” dedim gözlerimi kısarak, “-ama hiç gerek yok, Engin sağ olsun durumu kurtardı”
“Abla” kelimesine özellikle vurgu yaparken Engin’nin ismini öylece söyleyiverdim, o an içinde yaşlı hissetmesini istedim, hafif bir taşlama niyetiyle. Sude’nin yüzündeki gülümseme aniden soldu, gözleri daraldı. “-Engin?” diye tekrarladı, sesinde inceden bir şaşkınlık vardı, ama kuyruğu dik tuttu. “-Tabii, o her zaman herkesin imdadına yetişir zaten” Engin hafifçe güldü, konu dağıldığında yeniden Sude’ye döndü. “-Kahve?” diye tekrar ettiğinde Sude başını salladı. “-İyi madem, o kadar ısrar ettin” dedi.
Hemen mutfağa doğru ilerlerken “-Şekersiz?” diye sordu emin olmak için. Sude de alışkanlıkla “-Her zaman” diye cevap verdi. Engin giderken bana baktı ve hafifçe göz kırptı. “-Gördün mü?” Kahve teorisinin gerçekten işlediğini görmemle güldüm. Cidden ilginç bir adamdı, ama aynı zamanda rahatlatıcı bir etkisi vardı. Kendi kendime tebessüm ederken Sude ablanın radarına takılmamla duraksadım. Bakışı öyle keskindi ki gerilmemek elde değildi. Doğrulduğumda Sude’nin sesini duydum. “-Hümeyra ‘idi değil mi?”
“-Meyra” diye düzelttim, çünkü bana öyle seslenenden insanlar sayılıydı ve Sude’nin de kesinlikle onlardan biri olmasına karşıydım. Bu ismimi sevmememle ilgili değildi, sadece bana öyle seslenmesini istemiyordum. Sude kaşlarını çatarak meraklı, ama biraz da burnu havada sordu: “-Sen Yasemin’in okuldan mı arkadaşıydın?” Yerimi mi hatırlatıyordu yoksa meraktan mıydı sorgu suali emin olamadım. “-Yok” dedim, hafifçe alaycı bir gülümsemeyle. “-Okuldan değil, mahalleden. Çocukluktan beri ayni mahalledeydik, kardeş gibiyiz” Sude’nin kaşları çatıldı, biraz düşündü. “-Bende diyorum nereden aklımda kalmış” Sanki hafızası biraz daha çalışsa beni unutacaktı. “-Kaç yaşındasın Meyra?” diye devam etti, sesi bir tık daha samimiyetsizdi.
“-Yasemin’le yaşıtız” dedim meydan okuyan bir sesle. Sanki aramızda görünmez bir rekabet vardı da iki taraf da inceden siniri çekiştiriyor gibiydi. Sude o klişe cümlesini patlattı: “-En güzel yaştır 20. Tadını çıkar çocukluğun, sonra iş güç peşini bırakmaz” Gözlerimi kısıp zoraki bir tebessümle başımı salladım, asabimi bozmaya başlamıştı bile. Tam o sırada mutfaktan çıkan Engin kahvesini getirdi, Sude bir yudum alırken Engin’de onun sözlerine ekleme yaptı: “-Haklı aslında, az çapkın değildik o zamanlar”
Sude o ince sesiyle kıkırdadı, ardından sanki bir koz bulmuşçasına tırmaladı: “-Ya Engin, ben onu mu diyorum?” derken sesi hafif alaycı, gözleri ise bir muzip çocuktan fırlamış gibiydi. Sonra hafifçe kulaklarına fısıldar gibi devam etti: “-Kızcağızin yanımızda böyle şeyler konuşma” Kızcağız.. bak bu iki oldu. Ortamı biraz daha yumuşatmaya çalışıyordu, ama biraz da sınırlarımı zorluyordu. Hafif bir tebessümle omuz silktim, içine sinmeyen bir hoşnutsuzluğun gölgesi vardı gözlerimde: “-Yok sorun değil, Atalay’dan biliyordum zaten ben hepinizi” dedim. Sanki ‘siz beni tanımasanız da ben sizi biliyorum’ der gibi, biraz da meydan okuyarak.
Sude o an kendinden emin bir şekilde gülümseyip, ellerini hafifçe birbirine vurdu: “-Muhteşem beşliydik biz lisede” dedi, sanki en parlak yıldızlar bizmişiz gibi gururluydu. Engin ise anıların sıcaklığıyla dolup taşan bir sesle ekledi: “-Hiç ayrılmazdık, hatırlıyor musun? Bir keresinde sizin sınıfa girip derse kalmıştım” dedi. Mavi gözlerinde geçmişin o çılgın, özgür günlerinin parıltısı vardı. Sude kahkahasını tutamadı, sanki o anı yeniden yaşıyor gibiydi: “-Unutur muyum? Sonra hoca dersin sonunda fark edince seni müdürün odasına çıkarmıştı” dedi, sesi neşeyle dolup taşarken gözleri bu sefa pırıl pırıl parlıyordu.
Engin başını hafifçe salladı “-Uf, hatırlatma şu müdür,” dedi, sanki o anki utancını hafifletmeye çalışıyormuş gibi. Onlar eskinin hasretini konuşurken daha fazla sabredemeden araya girdim, kaçma zamanı gelmişti..”-Ne güzel, ne güzel” dedim, sesimi biraz toparlayarak. Ardından abartılı bir oyunculukla kol saatime bakıp devam ettim. “-Aa saat geç oldu, ben artık kalkayım artik” Gözlerimi hafifçe kısarken bu sahte mutlulukla uzayan sohbet beni yormaya başlamıştı. Engin şaşırmış gibiydi, oturduğu yerden doğruldu. “-Aa, kalsaydın?” İçtenlikle istermiş gibiydi de gerçekten geç olmuştu.
“-Yok, zaten kahve bitene kadar demiştim” Kendimi o köşeye sıkıştırılmış hissettiğimden hızlıca toparlanmak istiyordum. Hatırlatmamla Engin yine gülümsedi, bu defa yormamıştı. “-Peki, ısrar etmeyeceğim o halde. Taksi çağırmamı ister misin?” diye sordu, sanki küçük bir nezaket göstergesiydi. Kendi arabamı bırakmıştım, e Devran’ınınkini de alacak halim yoktu. Bu yüzden ayaklanıp tam “-Olur” diyecektim ki beklenmedik bir şekilde Sude araya girdi, sesi o kadar yapmacıktı ki tüylerim diken diken oldu: “-Yok, yok, hiç gerek yok” Şaşkınca ona döndüm. “-Benim yolumun üstü sizin mahalle zaten, bırakırım geçerken” Çöp poşeti miyim ben geçerken bırakacaksın, pardon?
Engin kaşlarını hafif kaldırdı, bakışları Sude’ye kayarken dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi. “-Öyle mi?” diye sordu. Sude başını salladı, sanki az sonra bana dünya barışını sağlayacakmış da bunun için özel jetini çağırmış gibi bir edayla. Engin’in yüzündeki tebessüm biraz daha derinleşti: “-Güzel olur o aslında, hem böylece aklım da kalmaz” dediğinde dudaklarımı hafifçe kıvırıp sesimin soğukluğunu saklamadan “-Ben rahatsızlık vermeyeyim” dedim, normalde de bu kadar kibar değildim aslında. Atalay görse ne dalga geçerdi de işte.. Sude çantasını aldı, ayağa kalkarken topuklarının parke zeminde çıkardığı ses odanın içinde kısa bir davul gibi yankılandı. “-Yok canım, ne rahatsızlığı? Dedim ya, zaten yolumun üstü” Ah, kulaklarıma küçük iğneler batırdı sanki. Engin inadına yapar gibi çipil gözlerini benden ayırmadan bakınca mecburen pes ettim. “-Tamam o zaman” dedim. Ama bu kelime dilimden istemeden, sanki cebimden habersizce yürütülmüş bir bozuk para gibi kopmuştu.
Sude yüzünde kibar, ama bana göre fazla tatlı kaçan bir ifadeyle Engin’e döndü. “-Engin’ciğim, biz sonra bunu telafi edelim” dedi. O “telafi edelim” kısmındaki ton sanki az önce bir dram dizisinin sezon finalinde ayrılmışlar da şimdi yeniden barışıyorlarmış gibi bir ağırlık taşıyordu. Engin hafif gülümseyerek başını salladı. “-Mutlaka, bir ara eski günlerdeki gibi hepimiz birlikte buluşalım” dedi. Şu muhteşem beşli.. Engin hemen sonra bana döndü. “-Sen de iyi ki geldin Meyra’cığım, her şey için sağ ol” Gözlerinde o samimi sıcaklık hâlâ vardı, bana değil, herkese böyle mi bakardı bilmiyorum, ama anlık da olsa iyi hissettiriyordu. Devran’ı kast ettiğini anlayınca “-Asıl ben teşekkür ederim” dedim. Sesim yumuşadı, çünkü Engin’in nazik halleri insanın içini ısıtıyordu.
Engin kahkaha attı. “-Bak, sekiz oldu” İster istemez güldüm, sürekli teşekkür ediyor olmam komik bir hal almıştı. Tam o sırada Sude hemen araya girip “-E, gidelim biz o zaman” Aceleciliği daha fazla beklersek kıyamet kopacakmış gibi uyarı veriyordu. Başımı salladım ve Sude önden giderken bende ilerleyecektim ki Engin hafifçe kolumdan tutup bir anlık duraksattı beni. Sude görmezken hemen kulağıma doğru fısıldadı: “-Sude’ye Devran meselesini sakin çaktırma, ailesi duyup endişelenmesin” Gözlerim hafifçe büyüdü, başta anlamasam da kısa sürede jeton düştü. Bunu Alazlara açıklamazdım, ne pahasına olursa olsun. “-Tamam, o iş bende” dedim. Sesim fazla çıkmış olacak ki Sude önden yürürken yarım adım yavaşladı ve omzunun üzerinden bana baktı. Kaşlarının hafif çatıklığıyla “Ne oluyor orada?” bakışı attı, ama bir şey demedi. Yine de o bakışın altını bana özel bir defter tutuyormuş gibi not ettiğine emindim. Ben de fazla açıklama yapmadan, dudaklarımı ince bir çizgiye bastırıp başımı eğdim. Engin hafif bir tebessümle kolunu geri çekti, sanki aramızda az önce konuşulan şeyin ağırlığını hafifletmek istercesine.
Apartman kapısından çıktığımızda akşamın serinliği yüzüme değdi, hafif tuzlu bir rüzgâr burnumun direğini sızlattı. Sude öndeyken adımlarında hâlâ o sabırsız ritim vardı, topuklarının tıkırtısı sokakta yankılanıyor, bana da “hadi” temposu veriyordu. Ben ise bir çocuk gibi önde yürüyen öğretmenin peşinden ayrılmayan uslu öğrenci misali onu takip ediyordum. Arabaya vardığımızda Sude anahtarını hızlıca çıkardı, kapıyı sertçe açıp oturdu. Ben ise koltuğa yerleşirken hâlâ az önceki fısıltının etkisini atamıyordum. Motor çalıştığında radyodan çalan hafif bir şarkı eşliğinde Sude dikiz aynasından bana kısa bir bakış attı.
Hiç konuşmadan gaza bastı, ama bakışının içinde beni boğmak istiyor gibi bir hava vardı, kesinlikle Engin’in evinde olmam hoşuna gitmemişti. Camdan dışarı bakıp sessizliği kendime yorgan gibi sardığım sırada telefonum titredi. “Yasemin kuşumm” bir kaç kez aramış, sonra da yazmıştı. Ekranda beliren mesajı görünce kaşlarım hafif kalktı.
Yasemin kuşumm: Neeee? Abimin sizin evin önünde ne işi var? Meyroş hemen anlatıyorsun!
Bir an duraksadım. Devran’ın adı zihnimde belirince dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı. Parmağımı ekran üzerinde gezdirip yanıtladım.
Ben: Yasemin… Neler olduğunu tahmin edemezsin. Eve gelince yazacağım. Bize gel!
Yasemin’in cevabı roket hızında geldi, normalde yazsam kırk saat sonra cevap yazardı. Bu yüzden günde zıbılyon kez arayıp onu rahatsız ediyordum.
Yasemin kuşumm: Gel ne demek kizim uçacağım?!
Kısa bir kıkırtı döküldü dudaklarımdan, telefonum hâlâ elimdeydi ki Sude’nin sesi direksiyonun başından tatlı tatlı tısladı: “-Ooo, küçük hanım… Keyfin pek yerine geldi. Erkek arkadaşın mı yoksa?” Başımı kaldırıp kaşlarımı çatmadan edemedim. “-Ne alakası var?” Fazla çıkıştığımı anlayınca toparladım. “-Yani komik mesaj aldım da” O ise omuzlarını silkti, dudaklarında muzip bir kıvrım vardı. “-Utanma canım, olur o yaşlarda” Kaşlarımı hafif kaldırıp hafif bir meydan okuma edasıyla baktım. “-Utanmıyorum ki, zaten sevmek sevilmek… bunlar utanılacak bir şey değil” dedim, ardından omzumu silkip ekledim. “-Ama sevgilim değil”
Sude direksiyon başında hafif bir ‘hmm’ sesi çıkardı, dudak kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Gözlerini yoldan ayırmadan, ama yan profilden bakıldığında yüzüne yerleşmiş o tanıdık ifade vardı, hem meraklı hem de hafif küçümseyen. “-Yine de…” dedi, sesi adeta tatlı bir siren melodisi gibi ağır ağır uzuyordu, “-belli ki senin de birin var, yani.. biri olmasa böyle gülümsemezsin telefona bakarken” Gözlerimi devirdim. “-Arkadaşım” dedim kısaca. “-Arkadaş…” diye tekrar etti, ama öyle bir ton ki, kelimenin içine ‘tabii tabii, ben de yemedim’ alt yazısı otomatik olarak eklenmiş. Parmak uçları direksiyonda ritim tutarken boğazından hafif bir gülüş kaçtı. Sonra bana döndü. “-Arkadaşlık dediğin, önemli tabii… İnsanın yanında duranı iyi seçmek lazım”
Başımı hafifçe yana eğdim, dudaklarımın köşesi hafifçe kıvrıldı. “-Haklısın” dedim. “-Neyse ki ben bu konuda şanslıyım” Sude’nin yüzüne sıcak bir tebessüm yerleşti, sanki aynı dılı konuşmaya başlamış gıbıydık. “-Bende öyle” Sesinin yumuşayan tonu eski güzel günlere açılan bir kapı gibiydi. “-Kızlar başka, ama bizimkilerin yeri bende bir başka” diye ekledi, hafifçe omuz silkti. “-Onlar benim en kıymetlilerim, birlikte büyüdük sonuçta” Ben iç çekerken o da gözlerini hafifçe kısıp, uzaklara bakarak devam etti: “-Bir birimizin her halini gördük, en saçma sapan, en gülünç hallerimizi…” Yüzünde hınzır bir gülümseme belirdi. “-Ama vazgeçilmezdik birbirimiz için”
Doğru söylüyordu, diyecek bır şey olmayınca gülümseyerek karşılık verdim. “-Atalay pek anlatmazdı, ama ben az çok biliyorum” dedim laf olsun diye. Sude başını sallarken yüzünde hala o gülümseme vardı. “-Ay, ketumdur o! Biliyorsun, ne zaman kafasına bir şey koysa, onu yapar, söz falan dinlemez!” Ah Atalay.. Kuzenim diye demiyorum inadı inattı, tabı benimle kapışamazdı da Karadeniz inadı tuttu mu yumuşat onu yumuşatabilirsen. Başımı hafifçe salladım, onun bu yanını iyi bilirdim. “-Öyle gerçekten” Sude bir an durakladı, yüzündeki ifadeyi biraz daha yumuşattı. “-Ama sakın kızma bana, öyle dediğim için” derken gözlerimi direkt yakaladı. “-Biz birbirimizi çok severiz”
Kıskançlık damalarımda dolanırken sahte bır coşkuyla gülümsedim. “-Bilmez miyim?” Atalay’a o an bayıldığımdan değil, onu Sude’ye kaptırmak istemediğimdendi. O benim kuzenimdi, tamam mı? Sude de kım oluyordu, pardon? Sude yüzündeki sıcaklığı daha da büyütüp “-Ailem yurtdışındayken bizimkiler bana aile oldu” dedi, sesi biraz daha kısılmıştı, aile hasreti çektiğini hisseder gıbı oldum. “-Engin, Atalay, Devran, Batu…” Adları tek tek söylerken hepsine ait güzel anılar gibi bir sevgiyle doluydu sesi. Bir an duraksadı, ardından fısıltı gibi devam etti: “-Hele Devran’ın ailesi… Figen teyze annem gibi, bana gözü gibi baktı hep” Kalbim hafifçe çarptı, gereksiz bir rekabet hissi doldurdu içime. “-Ben de severim onları” diye karşılık verdim, biraz da içtenlikle “-Eline doğdum gibi aslında” Hanı yalan da değıldı bakıldığında, Figen teyzenin evine az çöreklenmemiştim.
Sude sakin, ama kendinden emin sesiyle hafif bir tebessüm eşliğinde konuştu: “-Ne güzel, böyle en yakın arkadaşının ailesiyle de yakın olman” Gözlerimi kısarken hafifçe gülümseyerek karşılık verdim: “-Gerçekten öyle. Dedığım gıbı neyse kı bu konuda çok şanslıyım ve bu bağı kaybetmeye hiç niyetim yok” Sude’nin bakışları bır an bana döndü, ne denli ciddi olduğumu anladığında başını salladı. “-Haklısın, kaybetmemek gerçekten önemli” Bir an duraksadı, sonra hafifçe iç çekti. “-Sanırım biraz Devran’ı kırdım, ama kendimi affettireceğim” Bedenim aninda buz keserken gergince ona döndüm. “-Devran mı?” Bu konunun onunla ne ilgisi olduğunu anlayamadım, çünkü bılmedığım şeyler vardı.
Sude hafifçe güldü, başını salladı. “-Evet, dün biraz atıştık ama olur ya, böyle küçük kavgalar” diye anlattı sakince, ardından elini savurarak ekledi: “-Hallolur elbet, hem Devran bana küs kalamaz” İçimde onlarca soru beliriverdi, burnumun ucu inceden sızlarken anlayıp dinlemeden atlamak istemedim. “- Devran dün nişandaydı aslında, siz ne ara…” Ama devam edemedim bıle, nefesim yetmezdi, çünkü Yasemin’nin sözlerini anımsadım. Abım şık gıyınıp çıktı, hiç olmadığı kadar mutlu olacağını söyledi demıştı. Ne yanı, Devran Sude’nin yanına mı gitmek ıçın hazırlanmıştı?
Parçalar bır bırını tamamlarken Sude de yüzünde hafif bır tebessümle yangına bır kıbrıt attı sanki. “-Evet, nişanı biliyorum. Sonra buluştuk zaten, benim de biraz işlerim vardı butikte” Gözlerim doldu, Kalbım deli gıbı çarparken nefes vererek bakışlarımı kaçırdım. Hayır Meyra, Hayır.. Şımdı olmaz. Ellerim tir tir titrerken sesimi olabildiğince sabit tuttum. “-Ne güzel” Dolu bakışlarım pencereden dışarıya baktığında mahalleye yaklaştığımızı hissetmemle doğruldum ve Sude’ye dönerek: “-Beni şuraya bırakabilir misin?” diye sordum hemen. Sude hafifçe şaşırdı. “-Ama daha vardı?” Dese de daha fazla onun yanında kalamazdım.
“-Biliyorum ama şımdı aklıma geldi, bir arkadaşımın evine uğrayacaktım, ders için kitap ödünç almam gerek” Sude gülümsedi, imalı bakışlarıyla başını salladı. “-Peki madem” O an ne düşündüğü umurumda değıldı, ıster sevgilimle buluştuğumu sansın ıster kaçtığımı düşüntündü, ama biran önce gitmek ıstıyordum. Kapıyı açıp inerken “-Teşekkürler, Sude abla” demeyi ihmal etmedim. Sude nasıl bırıydı en ufak bır fıkrım yoktu, ama beni bilerek incitmediğine emindim, çünkü Devran’a olan hislerimi bılmıyordu. O da tebessümle karşılık verdi. “-Rica ederim, Meyra’cığım. Kendine dikkat et” Başımı sallayıp gülümseyerek veda ettim, ama dokunsalar onlarca parçaya ayrılacak gıbıydım.
Arabanın uzaklaşan uğultusu içimdeki sessizliği daha da büyüttü. Birkaç adım geri çekilmiş gibiydim hayattan, sanki dünya benden uzaklaşıyor, ben olduğum yerde çakılı kalıyordum. Gözlerimi kapadığımda bütün o tutmaya çalıştığım duygular zincirlerinden kurtuldu. Yanaklarımın kenarından süzülen ilk damla soğuk bir bıçak gibi yüzümü kesip geçti, peşinden gelenlerse durmak bilmeyen bir sel gibi aktı. Elim farkında olmadan göğsümün tam ortasında sızlayan o noktaya gitti, kalbime… hâlâ atıyor muydu yoksa orada, içimde yavaş yavaş parçalanıyor muydu? Nefesim daralırken boğazımda bir düğüm, midemde ağır bir taş vardı sanki. Hiç kimse benı bu kadar incitemezdi, ama Devran.. Devran herkes değıldı Işte ve bu benı mahvediyordu.
Dün gece Sude’nin yanındaydı. Bu cümle zihnimde defalarca yankılanırken her tekrarında biraz daha küçüldüm, biraz daha kırıldım. O başka bir kadının uğruna kendı canını hiçe sayıp alkollü arabaya kullanırken ben aptal gibi onu düşünmüş, endişelenmiş, uykusunun en tatlı anında usulca öpmüştüm. Dudaklarımda hâlâ onun kokusu vardı, ama artık o koku bana günah gibiydi. “-Ağlama Meyra… ağlama” diye fısıldadım kendi kendime. Sesim rüzgârda savrulan bir yaprak kadar zayıf çıkmıştı. Ama ne fayda, sözlerim gözyaşlarıma ulaşamadı. “-Of… ağlama!” diye bağırdım, ama bu kez kendime değil, sanki gökyüzüne, sanki beni duyabilecek herkeseydi isyanım. O an dizlerim çözüldü, soğuk kaldırımla aramdaki mesafe yok olurken omuzlarım istemsizce sarsıldı. Hıçkırıklarım derin ve kontrolsüz, boğazımı yakarak çıkıyordu. Nefes almakla alamamak arasında bir yerde ellerimi yüzüme kapattım. O an hissettiğim şey acıdan da öteydi. Bu hem kırılmış olmanın, hem de değersiz hissetmenin karışımıydı. Kendimi… kullanılmış, acız ve paramparça hissediyordum.
Gözyaşlarım tükendiğinde ben de tamamen bitmiştim, sanki içimdeki bütün güçle beraber solmuştum. Orada ne kadar kaldım hatırlamıyorum, ama yüzüm kıpkırmızı olmuş vaziyette evime doğru ağır adımlarla ilerledim. Her adımda kalbimin yükü biraz daha ağırlaşıyordu, ama daha fazla orada kalamazdım. Evimizin kapısına geldiğimde cebimden anahtarı çıkarmıştım ki kapı içeriden açılır açılmaz irkildim. Karşımda annem duruyordu, yüzünde kızgınlık ve endişe karışımı bir ifade vardı. “-Meyra! Neredesin kızım sen?” diye cırladı anında. “-Saatin farkında mısın?” Yorgun olsam da cevap vermek istedim, çünkü fazlasıyla geç kalmıştım ve annem endişe etmekte haklıydı. “-Anne..-” Halsizce bır yalan uyduracaktım ki annem benden önce davrandı. “-İnsan bir mesaj atar ayol, ya da arar, haber verir geç kalacağını!” Hiç dinlemeden bağırmaya devam etti: “-Yasemin olmasa ben nereden bilecektim kızım Figenler’de olacağını!”
“-Anne, bir sus artık!” Kendimi kaybederek bır anda bağırdığımda içimdeki acı birden kendini yeniden belli etti, kuruyan gözlerim hızla sulanırken salondan sesimize gelen babamla göz göze geldim. Annem sesimi yükseltmeme afallayarak geri çekilirken babamın gürlemesini duydum: “-Hümeyra!” dedı acımadan. “-Çabuk annenden özür dile” Sesinin sertliği o an içimdeki karmaşayı daha da büyüttü. Gözlerim yaşlarla dolarken sesim yükseldi: “-Özür dilerim!” diye haykırdım. “-Tamam mı?! Özür dilerim, anne, baba!” Nefesim kesilmiş, boğazım yanarken devam ettim: “-Ben bir aptalım, tamam mı?” Gözlerim dolup taştı, yanaklarım ıslandı. “-Öyle aptalım ki… Mutlu olmayı bile hak etmiyorum”
Annem “-Kızım…” diye söze başladı, ama sözünü kesip fırsat vermeden hızla merdivenlere yöneldim, o an ıçın odam bır sığınak gıbı göründü gözüme. Babam arkamdan endişeyle bağırmaya devam etti: “-Hümeyra!” Durmadım, gözyaşlarımı elimin tersiyle silerken kaçmak ve yok olmak ıstedım. Ben merdivenleri çıktığımda aşağıya inmek üzre olan Atalay’ın yanından geçerken başımı bile çevirmedim, adımlarımı hızlandırarak üst kata, odama çıkarken kalbimdeki sızı büyüyordu. Kapımı sertçe çarparak kapattım, ardından yüzümü ellerimin arasına aldım. İçimde öylesine büyük bir boşluk vardı ki kendimi gerçekten aptal bir kız gibi hissediyordum. Her şey, içimde taşıdığım bu ağır yükle birlikte üzerime çökmüştü. Kendi kendime “-Neden?” diye sordum, ama cevabı bulmak çok uzaktaydı. O an bütün dünya durmuş gibiydi, sadece ben ve acım vardı.
Ancak odamın kapısı ansızın aralandığında arkamı dönüp sertçe bağırdım: “-Yalnız kalmak istiyorum!” Ama gözlerim Atalay’ı görünce bir an afalladı, kelimeler boğazımda düğümlendi. Atalay ne olduğunu anlayamadan yüzüme bakarken çaresizce, hatta ne yapacağını bilemez halde fısıldadı: “-Meyra...” Hemen ardından kollarını yavaşça açtığında dudağımı istemsizce bır çocuk gıbı sarkıttım, çenem titriyordu. İçimdeki kırgınlık ve çaresizlik dalga dalga kabardığında bir adım attım ona doğru, adımlarım tereddütlü olsa da içten içe ona ihtiyacım olduğunu ıyı bılıyordum. Gözlerim kontrolsüzce taşmaya devam ederken kendimi tutamadan, boğazımda düğümlenen tüm acıyı dışarı salarcasına ağlamaya başladım.
Atalay titreyen bedenimi yumuşacık elleriyle kavradığında sarılışı soğuk bir gecede üzerime çektiğim kalın bir battaniye gibiydi, koruyan, saran ve bırakmayan. Bir eli saçlarımda ağır ağır gezindi, parmaklarının sıcaklığı başımın derinlerine işlerken sesi şefkatle doluydu. “-Söyle bana, ne oldu güzelim?” dedi usulca. Gözlerimin içine baktı, bakışları beni baştan sona tarıyor, içimdeki yaraları bulmaya çalışıyordu. Ardından dudaklarının kenarında hafif bir öfke kıpırtısıyla “-Kim sıktı canını?” diye ekledi. Yutkundum, yapamazdım. Söylesem belki bazı şeyler değişirdi, belki omzumdan o yük biraz hafiflerdi, ama içimdeki düğüm daha çözülmeye hazır değildi. Başımı yavaşça iki yana salladım. “-Sorma… sorma Atalay” Fısıldarken yağmurda kaybolan bir mum alevi gibiydi sesim. “-Lütfen bir şey sorma… Canım çok yanıyor”
Beni incitmemek için gözlerimin derinliklerini ararken başını hafifçe salladı. Ne zaman konuşmaya zorlayıp, ne zaman susmam gerektiğini hep bilirdi. Atalay hep böyleydi. Çocukken de.. Bir keresinde mahallede top oynarken sivri dilli komşu bana bağırmıştı da ben gözyaşlarımı tutamamıştım. Atalay benden yaşça büyük olmasına rağmen bana sarılıp “-Kimse ağlatamaz ula benim kuzenimi!” diye bağırarak kadının camını taşlamıştı. Gerçi hemen ardından Karadeniz ağzıyla, “-Düş sende önüme sümüklü, anana deyeceğum oğlan çocuğu gıbı top sekturduğunu” deyip benı eve sürüklemişti de neyse. O gün hem azar işitmişti hem de eve ceza alarak dönmüştü, ama olsun, gururla anlatırdı o günü.
Biz hep böyleydik. Atışır, didişir, birbirimize laf sokardık. Ama kırıma zarar gelse dünyayı yakardı, ona laf eden olursa ilk ben dikilirdim karşısına. Büyüsek de bu hep böyle kalmıştı. Şımdı de her zamanki gibi yanımdaydı. Sormuyordu, zorlamıyordu, sadece sarılıyordu. Ama ben sustum, çünkü ona yalan söylemek istemedim. Atalay saçlarımı okşamaya devam etti. “-Tamam bir tanem, yeter ki sen iyi ol, ben hep susarım” Demesiyle daha sıkı sarıldım ona, bedenim hafifçe titrerken her soluğumda içimdeki acı biraz daha hafifliyordu. Atalay’ın varlığı kırılan parçalarımı bir araya getirmeye çalışıyor gibiydi. Kendımı saklamadım, utanmadan, hatta gizlemeden öylece ağlamaya devam ettim, çünkü biliyordum, her ne olursa olsun benı koruyan bır adım vardı arkamda…

****************************************************************************

Bölüm sonu✨

Atalay… ne diyeceğimi bilmiyorum, o kadar tatlı ki, yiyicem resmen 🥹🫶🏻 Siz ne düşünüyorsunuz?

Dostlar, Hümeyra yazdığım diğer tüm kadın karakterlerden biraz farklı. Çünkü onu yazarken bana çok gerçekmiş gibi hissettiriyor. O küçük şımarıklıkları, bazen haksız olması ya da kontrolünü kaybetmesi… hepsi çok gerçek geliyor bana. Umarım siz de böyle hissediyorsunuzdur.🥰

Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi yazmayı unutmayın, beğenirseniz çok sevinirim. Öptüm, bayyy 💋