32. bölüm · Meftun
30.
Ayyy selammm canlarr! 💗✨
Yine toplandık, yine yepyeni bir bölümle karşınızdayım! Umarım hepinizin keyfi yerindedir. Hadi lafı fazla uzatmadan bölüme geçelimm, bakalım bugün neler karıştıracağız. İyi okumalaaar! 🫶🏻
****************************************************************************
30.
“-Meyra abla!” Burak’ın heyecandan incelen sesi bahçenin diğer ucundan yükselince hepimiz aynı anda o tarafa döndük. Küçük çocuk ağacın dibine çömelmiş, iki eliyle toprağı işaret ediyor, yerinde duramayacak kadar heyecanlı görünüyordu. Yanında diz çökmüş olan Yasemin de yüzündeki kocaman gülümsemeyle bize baktı. “-Galiba bulduk!” Gözlerindeki heyecan bize de bulaşınca Eftalya elimden çekiştirdi. “-Hadı, bakalım!” Küçük adımlarla neredeyse beni sürüklerken gülmeden edemedim. “-Tamam tamam, geldik” dedim kahkahamı bastırmaya çalışarak. Arkamızdan Atalay da çocuklarla birlikte hızlandı, Devran ise sessizce bizimle aynı yöne yürümeye başladı. Ağacın etrafında kısa sürede küçük bir halka oluştu. Burak iki eliyle köklerin arasını gösterdi. “-Şuradaydı! Taşın altındaydı!” Nefes nefese konuşurken heyecandan yanakları kıpkırmızı olmuştu.
Yasemin dikkatlice eğilip taşın yanındaki şeffaf poşeti yerden aldı. İçindeki renkli kart güneşte hafifçe parlayınca gözlerim istemsizce büyüdü. “-Aaa...” dedim gülümseyerek. “-Hakikaten bulmuşuz” Burak gururla göğsünü kabartınca eğilip saçlarını karıştırdım. “-Helal sana dedektif. Bu tur tamamen senin sayende” Burak utangaç, ama mutlu bir ifadeyle gülümserken Eftalya hemen yanıma sokuldu. “-Açalım artık!” Küçük ellerini heyecandan birbirine vurunca ben de gülerek kartı Yasemin’in elinden aldım. “-Dur bakalım, herkes görsün önce” dedim etrafıma bakarak. Çocuklar hemen birbirlerine sokuldu, kimi parmak uçlarında yükseliyor, kimi arkadaşının omzunun üzerinden kartı görmeye çalışıyordu. Üniversiteden arkadaşlarımız da merakla bize yaklaşmıştı. “-Hazır mıyız?” diye sordum kartı iki elimle havaya kaldırırken. “-Hazırııız!” diye bağırdılar hep bir ağızdan.
Dudaklarımdaki gülümseme biraz daha büyüdü. Tam kartı açacakken içime yine o tanıdık his çöktü. Birinin bakışları omuzlarıma değiyor gibiydi. Gözlerimi istemsizce kaldırdığımda tahmin ettiğim gibi Devran bana bakıyordu. Çocukların heyecanına kapılmış gibi görünse de gözleri kartta değil, bendeydi. Öylece, tek kelime etmeden... Sanki az önce yarım kalan konuşmayı sessizce sürdürüyordu. İçim bir anlığına sıkıştı, ama hemen bakışlarımı ondan kaçırıp yeniden çocuklara döndüm. “-Tamam bakalım...” dedim sesime yeniden neşe katmaya çalışarak. “-İkinci görevimiz neymiş, öğreniyoruz” Kartın kenarını dikkatlice açtığımda etrafımdaki bütün çocuklar aynı anda öne doğru eğildi. Hatta Burak heyecandan nefesini bile tutmuştu. Ben de gülümseyerek kartın üzerindeki ilk satırı yüksek sesle okumaya başladım. “-Kapım var, ama ev değilim, misafirim gelir ama çok kalmaz. Sessizce beklerim, sabah olunca seslerim çoğalır”
Kartı indirdiğim anda etrafımızda kısa bir sessizlik oldu. Herkes kendi cevabını düşünürken Burak’ın kaşları çatıldı, küçük parmağını dudağına götürüp ciddi ciddi düşünmeye başladı. Birkaç saniye sonra gözleri parlayarak elini kaldırdı. “-Ev!” dedi büyük bir heyecanla. Onun bu kadar emin konuşması hepimizi gülümsetti. Eğilip onun hizasına indim. “-Neden ev olduğunu düşündün bakalım?” Burak hiç düşünmeden omuzlarını kaldırdı. “-Çünkü kapısı var” dedi, sanki başka hiçbir açıklamaya gerek yokmuş gibi. Eftalya hemen başını iki yana salladı ve Burak’a dönüp küçük bir gülümsemeyle itiraz etti. “-Ama ev değil diyor” Burak birkaç saniye sustu, sonra gözlerini kısıp düşündü. “-Belki gizli evdir” Bu cevabı duyunca kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. “-Peki, gizli ev ihtimalini de not ediyoruz dedektif” dedim gülerek.
Yasemin kartı elimden alıp bir kez daha okurken yüzündeki ifade yavaş yavaş ciddileşti. Parmaklarıyla kartın kenarını düzeltip etrafa bakındı. “-Misafir geliyor, ama kalmıyor...” diye mırıldandı. Atalay da onunla birlikte bahçeyi incelemeye başladı. Elleri cebinde, gözleri ağaçların ve çiçeklerin arasında dolaşıyordu. “-Bir canlıyla ilgili olabilir” dedi sonunda. Bu cevapla çocukların ilgisi hemen arttı. Bir anda herkes farklı tahminler söylemeye başladı. “-Kedi evi!” diye bağırdı bir çocuk. Başka biri hemen araya girdi. “-Köpek kulübesi!” Eftalya ise biraz düşündükten sonra başını kaldırdı. “-Kelebek olabilir mi?” Onların her fikri ciddiye alması beni gülümsetti, çünkü amaç doğru cevabı en hızlı bulmak değildi, birlikte düşünmekti. Tam o sırada bahçenin diğer tarafından Batu’nun sesi duyuldu. “-Fındık, sizin takım yine toplantı mı yapıyor?” Başımı kaldırdığımda Batu’nun bize baktığını gördüm.
Ellerini beline koymuş, sanki büyük bir yarışmayı kazanmış gibi sırıtıyordu. Gözlerimi devirip ona döndüm. “-Sen kendi takımına bak Batu Abi” dedim kartı havaya kaldırarak. Batu abartılı bir şekilde başını salladı. “-Ben bakıyorum zaten. Siz daha hayvanat bahçesi kuruyorsunuz” Yanındaki çocukların gülmesiyle onun takımında da küçük bir kahkaha dalgası yayıldı. Ben de istemeden gülümsedim, ama hemen tekrar kartıma döndüm. Bilmeceyi zihnimde tekrar ederken gözümün içi parladı, sanırım cevabı bılıyordum. “-Kuş evi” dediğim anda herkes bana döndü, Burak’ın yüzü bir anda aydınlandı. “-Aa, evet kuşların evi!” Heyecanla bağırdığında diğer çocuklar da meraklandı ve hep beraber ağaca doğru bakmaya başladılar. Eftalya ellerini çırparken yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. “-Gerçekten bulduk!” dedi sevinçle. Onların mutluluğunu izlerken içimde küçük bir umut oluştu.
Tam o sırada Yasemin yanıma gelip omzuma hafifçe dokundu. “-Bakıyorum da dedektif Meyra iş başında” Onun takılmasıyla ben de hafifçe omuz silktim. “-Ne sandın? Sadece Devran Bey çözemiyor” dediğim anda fark etmeden gözüm yana kaydı. Devran birkaç adım ötede durmuş, bana bakıyordu. Yüzünde alaycı değil, daha çok gurur duyar gıbı duran küçük bir ifade vardı. Neyse kı benı duymamıştı. Ağacın yanına geldiğimizde çocuklar yeniden heyecanlandı. Sıla küçük elleriyle ağacın etrafını incelerken kaşlarını çattı. “-Ama burada bir şey yok gibi” dedi hayal kırıklığıyla. Eğilip onun hizasına indim. “-Dedektifler hemen pes eder mi?” Sıla hemen başını iki yana salladı. “-Etmez” dedi kararlı bir şekilde. Gülümseyip ayağa kalkarken Yasemin kuş evinin etrafını incelemeye başladı. “-Bir dakika...” dedi aniden. Hepimiz ona döndüğümüzde Yasemin parmağıyla kuş evinin altını gösterdi. “-Burada bir şey var”
Atalay eğilip küçük renkli kâğıdı dikkatlice çıkardı. Sıla’nın gözleri büyüdü. “-Bulduk!” diye bağırınca çocukların hepsi sevinçle etrafımıza toplandı. Kâğıdı elime alırken istemsizce gülümsedim. “-Tamam dedektifler, bakalım bu sefer bizi nereye götürecek?” diye sordum. Herkes merakla bana yaklaşırken kartı açtım. “-’Beni bulmak için uzağa bakma. Her gün önünden geçersin, ama bazen fark etmezsin. Rengim çoktur, sesim yoktur. Küçük eller bana dokundu, büyük hayaller bende kaldı’” Kartı indirdiğim anda herkes düşünmeye başladı. Birkaç saniye sessizlik oldu, sonra Görkem hemen elini kaldırdı. “-Oyuncaklar!” dedi büyük bir heyecanla. “-Oyuncakların da rengi var” Bu cevabıyla hepimiz gülümsedik.
Atalay başını iki yana sallayıp daha farklı bir fikir söyledi. “-Boyama kitabı olabilir” Onun cevabıyla Yasemin de düşünceli şekilde başını salladı. “-Rengi çoktur...” diye tekrarladı. Atalay etrafa bakarken kaşlarını hafifçe çattı. “-Bir şeyin üzerine yapılmış olabilir” Tam o sırada benim de gözüm bahçenin ilerisine kaydı. Hastanenin çocuklar için hazırladığı, rengârenk el izleri ve resimlerle dolu büyük duvarı gördüm. Her gün önünden geçiyorlardı, ama nedense o an ilk kez gerçekten baktığımı fark ettim. Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu. “-Buldum” dediğimde herkes bana döndü. Burak hemen yanıma geldi. “-Neresi?” diye sordu heyecanla. Elimi duvara doğru uzattım. “-Orası” Çocukların bakışları aynı anda duvara çevrildi. Rengârenk boyalarla yapılmış çiçekler, hayvan figürleri ve küçük el izleri güneşin altında parlıyordu.
Eftalya’nın gözleri büyüdü. “-Bizim resimlerimiz!” dedi sevinçle. Onun sesindeki mutlulukla içim ısındı, çünkü bu sadece bir duvar değildi. Burada çocukların küçük elleriyle bıraktığı kocaman hikâyeler vardı. Yanımıza gelen Yasemin duvara bakıp gülümsedi. “-Bunu nasıl fark etmedik?” diye mırıldandığında ben de omuz silktim. “-Belki de her gün gördüğümüz şeylere bakmayı unutuyoruzdur” dediğim anda yan taraftan gelen sesi duydum. “-Güzel cevap” Başımı çevirdiğimde Devran’ın duvara baktığını gördüm. Bu kez yüzünde o alaycı ifade yoktu. Sadece sessizce çocukların yaptığı resimleri inceliyordu. Bakışlarımı hemen kaçırıp kartı kapattım. “-Tamam dedektifler” dedim çocuklara dönerek. “-Bır ipucumuzu daha bulduk. Bakalım bizi hazineye götürecek mi?” Çocukların hepsi yeniden heyecanlanırken duvarın etrafını dikkatlice incelemeye başladık. Bu kez herkes daha dikkatliydi, küçük detayları bile kaçırmamaya çalışıyorlardı.
Burak elini duvarın kenarındaki küçük boşluğa uzattığında bir anda durdu. “-Meyra abla...” dedi fısıltıyla. Sesindeki heyecanla hepimiz ona döndük. Burak yavaşça elini çektiğinde parmaklarının arasında küçük bir anahtar olduğunu gördük. “-Buldum!” diye bağırınca çocukların hepsi sevinçle etrafına toplandı. Anahtarın yanında küçük bir not vardı. Notu açıp okuduğumda gülümsedim. “-Bazen en büyük hazineler, en küçük ellerin sakladığı şeylerdir” Hepimiz etrafa bakarken Yasemin bahçenin köşesindeki küçük sandığı fark etti. “-Sanırım aradığımız şey o” Hep birlikte sandığın yanına gittik. Anahtarı kilide taktığımda çocuklar nefeslerini tuttu. Küçük bir tık sesiyle kapak açıldı. Hepimiz içine baktığımızda bir an sessiz kaldık. Sandığın içinde renkli, büyük bir yapboz parçası vardı. Üzerinde çocukların çizdiği küçük figürler ve yarım kalmış bir resim bulunuyordu. Burak kaşlarını çattı. “-Ama bu hazine mi?” diye sordu biraz şaşkınlıkla. Eğilip parçayı elime aldım. “-Bence daha bitmemiş bir hazine”
Tam ne demek olduğunu anlamaya çalışırken bahçenin diğer tarafından Batu’nun sesi geldi. “-Fındık!” Başımı çevirdiğimde Batu’nun kendi takımıyla birlikte bize doğru geldiğini gördüm. Elinde de bizim sandıktakine benzeyen başka bir parça vardı. Yanlarında Engin, Zeynep, Kaan ve diğer çocuklar da vardı. Batu her zamanki gibi kendinden emin bir ifadeyle yanımıza yaklaşırken elindeki parçayı havaya kaldırdı. “-Sanırım siz de bizim bulduğumuz şeyi buldunuz” Hepimiz şaşkınlıkla ona baktık. Nisan hemen yanımıza gelip elindeki parçaları karşılaştırdı. “-Demek sona geldiniz” dedi heyecanla. “-Bunlar birleşiyor” Çocukların gözleri bir anda büyüdü. İki parçayı yan yana getirdiğimizde yarım kalan resim tamamlanmaya başladı. Ortasında bütün çocukların el izleri olan kocaman renkli bir dünya resmi vardı.
Birkaç saniye kimse konuşmadı. Sonra Eftalya gülümseyerek, “-Demek hazine iki takımdan birindeymiş gibi görünüyordu, ama aslında ikimizdeymiş” Onun sözleriyle yüzümde küçük bir gülümseme oluştu. Batu abı de parçaya bakıp başını salladı. “-Yani tek başımıza kazanamıyormuşuz” Bunu ondan duymak bile biraz şaşırtıcıydı. Çocuklar iki takımın da yan yana gelmesine sevinirken ben tamamlanan resme baktım. Başta sadece bir oyun gibi başlamıştı, ama sonunda herkesin elinde aynı şey vardı. Kazanan tek bir takım değildi. Hepimizdik. Tam o sırada Hastanenin müdürü Zümra Hanim ellerini birbirine vurdu ve herkesin dikkatini üzerine çekti. “-Tamam dedektifler, görev başarıyla tamamlandı” dedi gülümseyerek. Çocuklar hâlâ ellerindeki resmi incelerken birkaç kişi aynı anda “-Şimdi ne olacak?” diye sormaya başladı.
Zümra Hanim onların heyecanlı yüzlerine bakıp gülümsedi. “-Şimdi en önemli göreve geçiyoruz” Demesiyle Burak hemen merakla yaklaştı. “-Ne görevi?” Zümra Hanim biraz gizemli bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı. “-Yemek görevi” Bu cevapla çocukların yüzündeki ifadeler bir anda değişti. Birkaç saniye önce hazine peşinde koşan küçük dedektifler şimdi yemek kelimesini duyunca hemen acıkmış çocuklara dönüşmüştü. Gülerek başımı salladım. “-Demek en zor görev buymuş” dediğimde Yasemin yanıma gelip bana baktı. “-Emin ol, çocukları bir oyundan koparıp masaya oturtmak, hazine bulmaktan daha zor” Onun sözleriyle etrafımıza baktım. Gerçekten de bazı çocuklar hâlâ duvardaki resme bakıyor, bazıları buldukları ipuçlarını anlatıyor, bazıları da bir sonraki oyunun ne olacağını konuşuyordu. Ellerindeki küçük zaferleriyle ne kadar mutlu olduklarını görmek içimi ısıttı. “-Tamam” dedim ellerimi çırparak. “-Önce ellerimizi yıkıyoruz, sonra yemek”
Burak hemen hemşirelerin yanına dönüp heyecanla anlatmaya başladı. “-Biz hazineyi bulduk, ama Batu Abi’nin takımıyla birleştirdik!” Çocukların yeniden aynı heyecanla konuşmaya başlamasıyla hepimiz gülümseyerek onları izledik. Bir süre daha onların mutluluğunu seyrettikten sonra Nisan, çocukları yemek alanına yönlendirdi. Biz de arkalarından ilerlerken bahçenin yavaş yavaş sakinleştiğini fark ettim. Az önce kahkahalarla dolu olan alan şimdi yerini huzurlu bir sessizliğe bırakıyordu. Çocuklar ve onlara eşlik eden görevliler içeri geçerken biz bahçede kaldık. Tam o sırada Zümra Hanım bakışlarını bize doğru çevirdi. “-Hepinize tekrar teşekkür etmek istiyorum” dediğinde hepimiz ona döndük. Sesi samimiydi, sadece nezaketen söylenmiş bir teşekkür gibi değildi. “-Bugün çocuklara sadece birkaç saatlik bir etkinlik yapmadınız. Onlara kendilerini değerli hissettirdiniz” Zümra Hanım’ın sözleriyle yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.
“-Asıl biz teşekkür ederiz” dedim tebessümle, “-Bize böyle bır fırsat tanıdığınız ıçın minnettarız” Yasemin başını sallayarak bana katıldı. “-Onların mutlu olduğunu görmek gerçekten çok güzeldi, bize de iyi geldi” Zümra Hanım hepimize tek tek bakarken gözlerinde sıcak bir ifade vardı. “-Bunu herkes yapamaz. Çocukların yanına gelip onlarla vakit geçirmek başka, onların dünyasına gerçekten girebilmek başka” İstemsizce bahçeye baktım. Birkaç saat önce burada koşan, gülen, ipucu arayan çocukların sesleri hâlâ kulaklarımdaydı. Batu Abi de sessizce tamamlanan resme bakıyordu. Elindeki parçayı hâlâ bırakmamıştı. Engin yanında duruyor, aralarında eski samimiyetlerinden eser olmayan ama çocukların yanında belli etmedikleri o mesafe yine hissediliyordu. Zümra Hanım son olarak gülümsedi. “-Umarım yine gelirsiniz” Umutla bize baktı, “-Çünkü bugün sadece çocukların değil, bizim de yüzümüzü güldürdünüz” Hepimiz teşekkür ederek onu uğurlarken bahçede artık sadece biz kalmıştık.
Bir süre kimse konuşmadı. Az önce çocukların kahkahalarıyla dolu olan bahçe şimdi daha sessizdi. Etrafta hâlâ birkaç balon duruyor, yerde çocukların oyun sırasında bıraktığı küçük izler görünüyordu. Hepsine baktım. Burada olmaları bile başlı başına büyük bir şeydi. İçimde biriken duyguyla derin bir nefes aldım. “-Size teşekkür ederim” dediğimde hepsi bana döndü. Sesimdeki ciddilikle birkaç saniye şaşırdılar. “-Gerçekten” diye devam ettim. “-Her şey çok ani oldu. Başladığımızda yetiştiremeyeceğiz diye çok korktum. Bu kadar kısa sürede bu kadar şeyi ayarlayamayız sandım” Gözlerim önce Yasemin ve Zeynep’e kaydı. İkisi de bana küçük bir gülümsemeyle bakıyordu. “-Ama siz hiç düşünmeden yanımda oldunuz. Her şeye koştunuz, yardım ettiniz. Tek başıma asla yetişemezdim”
Yasemin hemen elini salladı. “-Abartma Meyra, ne yaptık ki?” Kaan da başını sallayıp ona katıldı. “-Hem çocukların mutluluğunu görmek her şeye değerdi” Onlara bakıp gülümsedim, sonra bakışlarım Atalay’a döndü. “-Sen zaten...” dedim hafifçe gülerek. “-Neredeyse bütün evi buraya taşıdın. Elinden gelen her şeyi yaptın” Atalay omuz silkti, ama yüzündeki memnuniyeti saklayamadı. “-Ne yapalım, Meyra Hanim öyle büyür etti” Hepimizi güldürdüğünde sessiz kalan Batu Abi’ye baktım, öylece dururken dayanamadım, “-Sen de çocukları güldürdün Batu abi, ama ne yalan söyleyeyim onların yanında olmanı hiç ihmal etmezdim” Batu ellerini cebine sokup her zamanki rahat tavrıyla başını salladı. “-Çocuklarla anlaşmak kolaymış, büyüklerle uğraşmak daha zor” Bu imasıyla birkaç kişi gülse de aramızdaki eski gerilim bir anlığına kendini hissettirdi.
Daha fazla üzerinde durmadan Engin’e döndüm. “-Sen de... Doktor olarak zaten yoğun olduğunu biliyorum. Ama yine de zaman ayırıp geldin” Engin gözlerını kısarak tebessüm etti, sonra omuzlarını silkti. “-Gelmemezlik yapamazdım” Son olarak bakışlarım Devran’a gitti. Bir an ne diyeceğimi bilemedim, çünkü herkes için söylediklerim kolaydı. Ama ona gelince kelimeler biraz daha ağırlaşıyordu. Yine de sonunda gülümsedim. “-Sen de geldin” Devran’ın bakışları yüzümde birkaç saniye kaldı, sanki bu iki kelimenin arkasında sakladığım bütün cümleleri duymaya çalışıyordu. Ona neden teşekkür etmekte zorlandığımı, neden diğerleri gibi rahat konuşamadığımı ikimiz de biliyorduk. Dudaklarımı araladım, ama devamını getiremedim. Devran ise gözlerini benden ayırmadan hafifçe başını salladı. “-Geldim” O tek kelime sandığımdan daha fazla şey taşıyordu. Sanki "buradayım" demenin başka bir şekliydi.
Bir an ne cevap vereceğimi bilemedim. Çünkü bugün herkes çocukların yüzünü güldürmek için gelmişti, ama Devran’ın gelişi istemesem de aklımda başka bir yere dokunmuştu. Bakışlarımı kaçırıp derin bir nefes aldım. “-Neyse...” dedim sessizliği bozmak için. “-Sanırım bugünlük yeterince macera yaşadık” Herkes toparlanmaya başlarken ben son kez bahçeye baktım. Çocukların kahkahaları gitmişti, ama bıraktıkları sıcaklık hâlâ oradaydı. Yerde duran birkaç renkli balon, ağacın dalında sallanan kuş evi ve duvarda kalan küçük el izleri... Hepsi birkaç saat önce burada olanları hatırlatıyordu. Atalay yerde kalan kutuları toplarken Yasemin ve Zeynep ona yardım etmeye başladı. Engin sessizce etrafa bakıyor, Kaan ise hâlâ tamamlanan resmin fotoğrafını çekmeye çalışıyordu. Batu Abi de her zamanki rahat haliyle çocukların bıraktığı son birkaç oyuncağı yerine koyuyordu. Herkes bir şekilde bir şeylerle uğraşıyordu. Ben ise birkaç saniye olduğum yerde kaldım, çünkü bazen insan yorulduğu bir günün sonunda aslında ne kadar güzel bir şeyin parçası olduğunu ancak her şey bittiğinde fark ediyordu.
“-Hümeyra” Devran’ın sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Başımı çevirdiğimde bana baktığını gördüm. Bir an yine kaçmak istedim, eskisi gibi hiçbir şey olmamış gibi davranmak, konuyu değiştirmek, başka bir şeyle ilgilenmek... Ama bu kez sadece ona baktım. “-Efendim?” dedim. Devran birkaç saniye sustu, sonra sadece hafifçe gülümsedi. “-Güzel gündü” Gözlerimi bahçeye çevirdim. “-Evet” dedim sessizce. “-Güzeldi” Bir süre ikimiz de bahçeye baktık. Rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe hareket ettiriyor, duvardaki renkli çizimler günün son ışıklarında daha da belirgin görünüyordu.
Devran’ın yanımda sessizce durması garip bir şekilde huzursuz ediyordu beni, çünkü onun sessizliği bile bazen söyleyeceklerinden daha fazlasını taşıyordu. Tam artık yanından ayrılacağımı düşünürken sesi yeniden geldi. “-Ama bir şey hâlâ değişmedi” Kaşlarımı hafifçe çattım ve ona döndüm. “-Ne?” Devran bakışlarını bana çevirdi. Bu kez yüzünde gülümseme yoktu. “-Hâlâ benden kaçıyorsun” İçimde küçük bir sıkışma hissettim, ama belli etmemeye çalıştım. “-Kaçmıyorum” dediğim anda Devran’ın kaşı hafifçe kalktı, sanki bu cevabı duymaktan sıkılmıştı. “-Hümeyra..” İsmimi söyleyişindeki ton tartışmak istemediğini, ama inanmadığını anlatıyordu. Gözlerimi kaçırıp yerdeki küçük taşlara baktım. “-Bugün bunun sırası değil” Devran derin bir nefes aldı. Bir adım yaklaştı, ama yine de aramızdaki mesafeyi korudu. “-Belki bugün sırası değildi” dedi sakin bir şekilde. “-Ama bir gün konuşacağız”
Dudaklarımı birbirine bastırdım, çünkü onun haklı olduğunu biliyordum. Devran birkaç saniye daha bana baktıktan sonra sesini biraz alçalttı. “-Bu arada...” Bakışlarım yeniden ona döndü. “-Engelimi kaldır” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Beklediğim halde hazırlıksız yakalanmıştım. “-Devran...” diye mırıldandım, ama o bu kez sözümü kesti, “-Senden hemen cevap istemiyorum, haklı olarak kızgınsın bana bılıyorum. Ama açıklamama izin ver, lütfen” Gözlerimin içine bakarak devam etti: “-Sadece kaçmayı bırakmanı istiyorum” Mesele gerçekten de sadece bir engel değildi. Asıl mesele ona uzak durmamdı. Konuşmalarımı kısa kesmem, eskisi gibi yanında rahat olamamam, aramıza koyduğum o görünmez mesafeydi. Devran sanki biraz daha uğraşırsa, biraz daha konuşursa her şeyi eski haline döndürebileceğine inanıyordu. Sanki beni kaybetme ihtimalini kabul etmek istemiyordu, ama neden?
Onun kalbinde başka biri vardı. En azından ben böyle olduğuna inanıyordum. O zaman neden benim uzaklaşmam onu bu kadar rahatsız ediyordu? Neden eskisi gibi konuşmamızı, yanında olmamı, hayatında kalmamı istiyordu? Bazen bakışları, bazen söylediği şeyler kafamı karıştırıyordu. Ama sonra kendime hatırlatıyordum, Devran’ın sevdiği kişi ben değildim. Devran’nın yüzüne bakmaya devam ederken arkadan Atalay’ın sesi duyuldu. “-Kuzen, gidiyor muyuz?” Sesle birlikte gerçek dünyaya döndüm. Başımı çevirip arkadaşlarıma baktım, sonra tekrar Devran’a döndüğümde sadece küçük bir baş hareketiyle beni uğurladı. “-Görüşürüz” Ben de birkaç saniye sustuktan sonra kısık bir sesle cevap verdim. “-Görüşürüz” Ama yanından ayrılırken aklımda kalan tek şey onun son cümlesiydi. Kaçmayı bırak…
****************************************************************************
Ve bölüm sonu!✨
Eee, bu bölüm nasıl geçti millet? Sizde Hümeyra engeli kaldıracak mı yoksa Devran’dan tam gaz kaçmaya devam mı? Ya da Devran pes edecek mı?👀
Yorumlarınızı ve teorilerinizi merakla bekliyorum! Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, kendinize çook iyi bakın🥰
