18. bölüm · Kıyıya vuran dalga
Yeni bir savaşın başlangıcı
Yankı, feneri yerdeki boş tabuta tuttuğunda, tabutun iç astarına kanla kocaman bir harf çizildiğini gördük: "M".
"M ne demek?" dedi Arda, hıçkırıklar içinde.
Yankı’nın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Bakışları uzaklara, o karanlık tünellerin olduğu yöne kaydı. "M... Malik," dedi fısıltıyla. "Babamızın asla bahsetmediği, Soylu imparatorluğunun gerçek kurucusu. Amcamız."
Kılıç silahına uzandı, ama o an fark ettik; zeytinliğin etrafı onlarca siyah araçla sarılmıştı. Farlar aynı anda yandı, bizi kör edecek kadar parlaktı. Araçlardan birinin kapısı açıldı ve dondurmacı amca, elleri arkasından bağlanmış, ağzı bantlanmış bir şekilde yere atıldı.
Ve araçtan, babama tıpatıp benzeyen ama gözleri tamamen buz mavisi olan o adam indi. Elinde annemin o meşhur şalı vardı.
"Oyun bitti çocuklar," dedi Malik Soylu. "Taş evinizde oynamanız bitti. Şimdi gerçek imparatorluğa, yeraltına dönme vakti."
Gözlerim, toprağın üzerindeki o boş tabuta takılı kaldı. Annemin şalı, o buz mavisi gözlü adamın —Amcam Malik'in— elinde bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Arda, annesinin mezarının boş olduğunu görünce dizlerinin üzerine çöktü, parmakları toprağa gömülmüş, hıçkırıkları geceyi parçalıyordu.
"Onu nereye götürdün?" diye bağırdı Yankı. Sesi ilk kez bir çocuğun çaresizliğiyle titriyordu. "O öldü! Onu rahat bırakmalıydın!"
Malik Soylu, o kusursuz dik dik duruşuyla bize doğru bir adım attı. Babama o kadar çok benziyordu ki, bir an babamın cehennemden geri geldiğini sandım. Ama onun bakışları daha soğuk, daha mekanikti.
"Ölüm, Soylu ailesi için sadece bir yer değiştirme biçimidir küçük yeğenim," dedi Malik. Sesi, rüzgarın zeytin dalları arasındaki uğultusundan bile daha tekinsizdi. "Anneniz, babanızın en kıymetli 'arşivini' kalbinde taşıyarak öldü. O bıçak... Yanık Yüzlü'nün elindeki o gümüş saplı bıçak, sadece bir silah değildi. O, annenin bedenini bir kilitli kasaya çeviren bir anahtardı."
yankı, silahını Malik'e doğrulttu. "Bir adım daha atma. Annemizin bedenini rahat bırak yoksa seni buraya gömerim."
Malik hafifçe güldü, etrafımızı saran siyah araçlardaki adamlar aynı anda silahlarını bize çevirdi. Emir, Rüzgar, Nisa, Kumsal... Hepsi ellerini havaya kaldırmış, bizim evin önünde esir alınmışlardı. Zeytinlik, bir anda bir infaz alanına dönmüştü.
O an anladım. Bizim o "fakir ama huzurlu" hayatımız, Malik için sadece bir laboratuvar gözlemiydi. Bizim burada evler yapmamız, dondurma satma hayallerimiz, birbirimize sarılmamız... Hepsi onun "Deney 0" dediği asıl projenin olgunlaşmasını beklemek içindi.
Annemin ölü bedeni, babamın ve amcamın kurduğu o kirli imparatorluğun son şifresini taşıyordu. Ve amcam, o şifreyi söküp almak için mezarı bile deşmişti
Güneş doğmak üzereydi ama gökyüzü gri, kurşuni bir renge bürünmüştü. Zeytin ağaçlarının yaprakları, araçların farları altında metalik bir yeşile boyanmış, üzerlerine sinen toz bulutuyla sanki yas tutuyorlardı. Malik, elindeki şalı yavaşça yere bıraktı. Şal, annemin kanının kuruduğu o toprağın üzerine serildi.
"Seçim senin İnci," dedi Malik, doğrudan bana bakarak. "Ya bu zeytinlikteki herkesin, o çok sevdiğin dostlarının ve kardeşlerinin bu gece burada son uykusuna yatmasını izlersin... Ya da benimle gelir, annenin bedenindeki o son sırrı beraber çözeriz. 'Soylu' kanı senin damarlarında akıyor. O kapıyı sadece sen açabilirsin."
Yankı ve Arda bana baktı. Gözlerinde "gitme" diyen bir korku vardı. Ama Kılıç'ın gözlerinde, o amansız koruyucunun yerini büyük bir çaresizlik almıştı.
"Tamam," dedim, sesim rüzgârın uğultusunda titremesine rağmen dik durmaya çalışarak. "Onları bırak. Sadece ben geleceğim."
Malik, zafer kazanmış bir komutan edasıyla gülümsedi ve siyah zırhlı aracın kapısını bizzat açtı. Araca bindiğimde deri koltukların o soğuk ve steril kokusu ciğerlerime doldu. Camlar karartılmıştı; dışarıyı görüyordum ama onlar beni göremiyordu. Arda’nın yere çöküp haykırışını, Yankı’nın yumruklarını sıkıp Malik’in arkasından bakışını izledim.
Ve Kılıç... O, hiçbir şey yapmadan öylece duruyordu. Malik’in adamları onu etkisiz sanıyordu ama ben biliyordum; o şu an bir gölgeye dönüşmenin planını yapıyordu.
Konvoy, şehrin en ıssız liman bölgesindeki devasa bir antrepoya girdi. İçerisi sadece tırların değil, ileri teknoloji laboratuvar cihazlarının olduğu bir yerdi. Ve tam ortada... annemin o boş tabutu duruyordu.
Malik kolumdan tutup beni o soğuk metal masaya doğru çekiştirdi. "Bak İnci," dedi, sesi artık tamamen mekanikleşmişti. "Baban, annenin kalbine o bıçağı saplarken sadece onu öldürmedi. O bıçağın ucu, annenin kaburgasına kazınmış olan mikro-şifreyi okuyacak bir tarayıcıydı. Ve o şifrenin son hanesi, senin parmak izinle tamamlanacak."
Laboratuvarın tepesindeki floresan lambalar cızırtıyla yanıp sönüyor, her yanıp sönüşte annemin bembeyaz yüzü bir görünüp bir kayboluyordu. Malik, elimi tutup zorla bir sensörün üzerine bastırmak üzereyken; dışarıdaki sessizliği, antreponun havalandırma boşluğundan gelen çok hafif bir metal sesi böldü.
Kılıç ve Yankı, Malik’in kibrinden faydalanıp çatının üzerinden içeri sızmışlardı. Yukarıdaki devasa çelik kirişlerin arasında, birer gölge gibi asılı duruyorlardı. Kılıç’ın elinde, benim zeytinlikte ona bıraktığım o metal parça vardı
Elimisensöre bastırmaya ramak kala, tüm antrepo büyük bir patlamayla sarsıldı. Yankı şalteri indirmiş, karanlık bir yorgan gibi üzerimize çökmüştü. Kılıç’ın tavandan sarkan halatla beni havaya çekişi saniyeler sürmüştü ama Malik pes etmeye niyetli değildi.
"Işıkları yakın!" diye kükredi Malik. Fenerlerin titrek ışıkları karanlığı delerken, Malik’in adamları mermileri tavana, bizim olduğumuz yöne yağdırmaya başladılar
Kılıç, beni göğsüne siper ederek o devasa çelik kirişlerin arasına çekti. Mermiler etrafımızdaki metallere çarpıp kıvılcımlar çıkararak sekiyordu. Kılıç’ın kalbinin atışını sırtımda hissediyordum; hızlı, sert ve kararlıydı.
"İnci, başını eğ!" diye bağırdı Kılıç. Kendi bedenini bana tamamen kalkan yapmıştı. Bir mermi hemen yanındaki kirişe çarpıp yanağını sıyırdı ama o gözünü bile kırpmadı. Onun için şu an dünya sadece benim güvenliğimden ibarettti.
Aşağıda Yankı, elindeki sis bombalarını antreponun dört bir yanına fırlattı. Beyaz, yoğun bir duman zemini kaplarken, Malik’in adamları körleme ateş etmeye başladılar. Arda ise havalandırma boşluğundan sızıp annemin naaşının olduğu o metal masaya doğru gizlice ilerliyordu.
Antreponun içi bir savaş alanına dönmüştü. Sislerin arasından yükselen namlu ağzı alevleri, her patlamada Malik’in o buz mavisi gözlerindeki vahşi öfkeyi aydınlatıyordu. Kılıç, bir eliyle beni sıkıca tutarken diğer eliyle belindeki halatı çözüp aşağıdaki bir kancaya taktı.
"Aşağıya, sisin içine girmeliyiz!" dedi Kılıç. "Yankı çıkışı açtı, Arda annemizi aldı!"
Tam o sırada Malik’in sesi yankılandı: "İnci'yi vuranın kellesini alırım! Onu canlı istiyorum! Diğerlerini öldürün!"
Kılıç beni kucağına aldı ve o metrelerce yükseklikten sisin içine doğru kendimizi bıraktık. Havadayken kulağıma fısıldadı: "Korkma, ben seni asla bırakmam."
Yere indiğimizde görüş mesafesi sıfırdı. Barut kokusu ve geniz yakan sis birbirine karışmıştı. Kılıç beni siper alarak, mermilerin arasından bir gölge gibi ilerletiyordu. O sırada Yankı yanımızda bitti.
"Arda ve dondurmacı amca tünel girişindeler, annemizi aldılar!" dedi Yankı nefes nefese. "Ama Malik kapıyı tutuyor. İnci, senin parmak izin olmadan o kapı açılmaz ama o kapı aynı zamanda bizim tek çıkış yolumuz!"
Arkamızdan Malik’in ayak sesleri geliyordu. "İnci! Kaçamazsın! O kan senin kaderin!" diye bağırıyordu.
Tünelin sonundaki o loş ışıklı odaya, dondurmacı amcanın güvenli evine ulaştığımızda hepimiz darmadağındık. Arda, annemizin naaşının olduğu o metal sedyenin başında diz çökmüş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ama o an, odadaki havanın değiştiğini hissettim.
O buz gibi ölüm sessizliğini bozan, çok ince, neredeyse duyulmayan bir hışırtı...
Kılıç feneri annemin yüzüne tuttuğunda hepimizin kanı dondu. Annemin göğsü, sanki ağır bir uykudan uyanıyormuş gibi çok hafifçe, santim santim yükselip alçalıyordu. O bıçak... Kalbine saplanan o gümüş bıçak, meğer onu öldürmek için değil; babamın geliştirdiği o korkunç "bitkisel hayata sokan" bir serumu zerk etmek içinmiş! Malik’in "bedeni kilitli kasa" dediği şey buydu. Annem ölmemişti; o sadece "duraklatılmıştı".
Yankı, titreyen elleriyle bıçağın kabzasındaki o gizli düzeneği çevirdi. Serumun panzehiri vücuda yayıldıkça, annemin parmak uçları kıpırdamaya başladı.
Nefesimi tuttum. Annem, sanki bin yıllık bir uykudan uyanır gibi derin bir iç çekti ve gözlerini yavaşça araladı. Bakışları önce tavanda, sonra bizde gezindi. En sonunda, gözleri tam yanındaki Yankı’da sabitlendi.
Yankı... O soğukkanlı, her şeyi hesaplayan abim... Bir anda küçük bir çocuğa dönüştü. Gözyaşları yanaklarından süzülürken annesinin eline kapandı.
"Anne..." dedi Yankı, sesi hırıltılı bir fısıltı gibiydi. "Ben geldim. Seni on yıl bekledim."
Annem, zayıf bir hareketle elini kaldırıp Yankı’nın yüzündeki o sert hatları okşadı. Dudakları titreyerek kıpırdadı.
"Yankı..." dedi annem, sesi paslı bir kapının gıcırtısı kadar kısık ama sevgi doluydu. "Geleceğini biliyordum. Baban seni o karanlık odaya kapattığında... kalbim seninle oradaydı. Seni benden çaldılar ama ruhunu çalmamaları için her gün dua ettim."Odanın rutubetli duvarları, annemin sesiyle bir anda bir saraya dönüştü. Arda, annesinin diğer eline sarılmış; Kılıç arkamda, elini omzuma koymuş, gözlerindeki o sert korumacı ifadeyi ilk kez hüzünlü bir gülümsemeye bırakmıştı.
Annem Yankı’nın gözlerinin içine bakarak devam etti: "Yankı, babanın benden istediği o şifre... Onu senin zihnine kazıdım. Küçükken sana anlattığım o masalların içine sakladım. Sen sadece benim oğlum değilsin; sen bu karanlık imparatorluğu yıkacak olan anahtarsın."
Yankı başını annesinin dizine koydu. Onca yılın yalnızlığı, o bir saniyelik dokunuşla eriyip gitti.
Annem yaşıyordu. Bu bir mucizeydi ama aynı zamanda Malik için en büyük hedefti. Artık sadece kaçmıyorduk; artık korunması gereken en kutsal hazineye, annemize sahiptik. Malik dışarıda bizi arıyordu ama biz bu tünelin sonunda, zeytinliğimizde değil, gerçek bir savaşın kalbinde uyanmıştık.
Antreponun o paslı tünellerinden çıktığımızda, bizi dondurmacı amcanın dükkanının arkasına saklanmış, camları karartılmış devasa bir minibüs bekliyordu. Yankı, annemi kucağında taşıyıp arka koltuğa, en korunaklı yere yatırdı. Arda ve ben yanına çöktük; ellerini bırakırsak sanki tekrar bir illüzyon olup kaybolacakmış gibi korkuyorduk.
"Hadi," dedi Kılıç, şoför koltuğuna geçerken. Gözleri dikiz aynasında, Malik’in adamlarını kolluyordu. "Pasaportlar hazır, uçak özel bir hangarda bekliyor. Malik limanı ararken biz çoktan sınırı geçmiş olacağız."
Emir, Rüzgar, Nisa, Kumsal ve Beren... Hepsi yanımızdaydı. Hiçbiri "nereye gidiyoruz?" demedi. Sadece yanımızda olduklarını hissettirmek için sessizce koltuklara yerleştiler.
Selamlarrr bölümler çok kaoslu ilerliyor bu sırada çiftlerimizi unuttuğumuz için onlara özel kısa bölüm gelicekk
Şimdi bölüm yazlamalıyım byee
