17. bölüm · Kıyıya vuran dalga
Yeni başlangıçlar kötü sonlar mıdır?
İlahi bakış açısı
Evdeki o ağır yas havası, hıçkırık sesleri ve yılmaz kardeşlerin annelerinin boş odasından gelen o buz gibi sessizlik herkesin üzerine çökmüştü. Herkes uykuya dalmış ya da dalmış gibi yaparken, Kılıç yavaşça yerinden kalktı. Botlarını eline aldı, kapıyı hiç ses çıkarmadan aralayıp gecenin karanlığına süzüldü.
Tırnakların arasındaki o deri parçası ve dondurma arabasındaki o yıldız... Kılıç’ın kafasındaki taşlar birleşiyordu. Kasabanın dışındaki o eski hangarın önüne vardığında, dondurma arabasının o kırmızı-sarı boyasını ay ışığında gördü. Ama araba terk edilmiş gibi durmuyordu; içeriden kısık bir radyo sesi ve bir metalin metale sürtünme sesi geliyordu.
Kılıç nefesini tuttu, elindeki feneri yakmadan yaklaştı. İçeride dondurmacı amca vardı. Ama o her zamanki güler yüzlü ihtiyar değil, elinde o gümüş saplı bıçakların bir benzerini bileyen, soğukkanlı bir cellat gibiydi.
"Geleceğini biliyordum Kılıç," dedi dondurmacı amca, sesi titreyerek. "Ben yapamadım... Yetişemedim. Onu koruyamadım."
Kılıç şüpheyle öne çıktı. "O zaman kim? Bıçağın üzerindeki 'S' imzası..."
Tam o anda, hangarın tavanındaki kirişlerin arasından bir gölge aşağı süzüldü. Yüzünün yarısı ay ışığında parlayan, diğer yarısı ise o korkunç yanık izleriyle kaplı olan adam... Yanık Yüzlü Adam. Elinde annenin kalbine sapladığı o gümüş bıçağın eşi duruyordu.
"Sadece 'S' değil, 'S'onun başlangıcı o," dedi Yanık Yüzlü Adam, sesi bir yılanın tıslaması gibiydi. "Baban beni o kumsalda ölüme terk ettiğinde, yüzümle beraber ruhum da yandı İnci'nin sevgilisi. Ben on yıl boyunca o dondurma arabasının vites kolundaki anahtarı bekledim. Ama anneniz... o inatçı kadın, anahtarı bana vermek yerine yutmayı tercih etti!"
Kılıç öfkeyle atıldı. "Sen... Onu sadece bir metal parçası için mi öldürdün?"
"O metal parçası, Soylu imparatorluğunun tüm gizli servetini ve benim intikamımı açıyor!" diye bağırdı Yanık Yüzlü Adam.Hangarın rutubetli havası, biriken tozlar ve paslı metal kokusu, yaklaşan ecelin habercisi gibi ağırlaşmıştı. Ay ışığı, kırık çatıdan süzülüp bu karanlık sahneyi aydınlatan cılız birer spot ışığı gibi yere iniyor; gölgeleri uzatıp vahşileştiriyordu. Kılıç, bir yay gibi gerilmiş, kasılmış çenesi ve öfkeyle parlayan gözleriyle avını köşeye kıstırmış bir yırtıcıyı andırıyordu. Karşısında, yüzünün yarısı cehennemden fırlamış bir iblis gibi yanan, diğer yarısı ise soğuk bir nefretle donmuş Yanık Yüzlü Adam duruyordu. Elindeki gümüş bıçak, ay ışığında ölümcül bir parıltıyla titriyor, metalin metale sürünme sesi hangarın duvarlarında yankılanıyordu.
Arda, kilerde geçen o karanlık on yılın intikamını parmak boğumlarının beyazlığında saklıyordu; elindeki ağır zincir, her hareketinde şakırdayarak ecelin melodisini çalıyordu. Yankı, babasından miras kalan o soğuk zekayı gözlerine yüklemiş, Yanık Yüzlü Adam’ın her nefes alışını, her kas hareketini bir satranç hamlesi gibi hesaplıyordu. Dışarıda, dondurma arabasının vites kolunun altında atan o gümüş anahtarın sahibi İnci, nefesini tutmuş, annesinin katiliyle yüzleşecek olan kardeşlerinin zaferini bekliyordu.
Sessizlik, Yanık Yüzlü Adam’ın vahşi bir çığlığıyla bozuldu. Adam, bıçağını Kılıç’ın kalbine saplamak üzere fırladı. Ama Kılıç, bir gölge gibi sıyrıldı saldırıdan. Yanık Yüzlü Adam’ın bıçağı havayı döverken, Arda’nın elindeki ağır zincir, havada ıslık çalarak adamın ayaklarına dolandı. Adam, beklemediği bu darbeyle dengesini kaybedip beton zemine kapaklandı.
Yankı, bir an bile tereddüt etmeden öne atıldı. Cebinden çıkardığı o bayıltıcı spreyi, Yanık Yüzlü Adam’ın yüzüne sıktı. Adam, acı ve öfkeyle haykırırken, spreyin etkisiyle bilinci bulanıklaşmaya başladı. Arda, düşen bıçağı yerden alıp, Yanık Yüzlü Adam’ın boğazına dayadı.
"Annemin canını aldığın o bıçakla... senin de sonun gelecek!" diye kükredi.
Yanık Yüzlü Adam, baygınlık ve acı içinde, son bir nefesle güldü. Gözleri, on yıldır beklediği intikamın soğuk parıltısıyla son kez parladı. "Baban... o beni o kumsalda ölüme terk ettiğinde... o gece kumsalda ölen sadece ben değildim. Senin baban da o gece öldü... Sadece bedeni yürüyordu... Ruhunu ben o yangında yaktım!"
Kılıç, bıçağı ardadan çevik bir hamleyle alarak Yanık Yüzlü Adam’ın boğazına daha sert bastırdı. "Sessiz ol! katil! Senin sonun geldi!"
Yanık Yüzlü Adam, son bir çırpınışla Kılıç’ın elindeki bıçağı tutmaya çalıştı. Ama Kılıç’ın öfkesi ve gücü karşısında duramadı. Bıçak, Yanık Yüzlü Adam’ın boğazını kesti. Adamın bedeni, beton zemine yığıldı. Gözleri, on yıldır beklediği intikamın ve acının son bulduğu o sonsuz karanlığa büründü.
Dondurmacı amca, hangarın girişinde, titreyen elleriyle annenin o meşhur şalına sarılmıştı. Gözlerinden süzülen yaşlar, kırışık yanaklarında derin izler bırakarak yere düşerken; onca yılın yükü omuzlarını her zamankinden daha fazla çökertmişti
İnci, hangarın kapısında, kardeşlerinin zaferini izledi. Gözlerinde, on yıldır beklediği huzurun ve özgürlüğün parıltısı vardı. Annelerinin katili ölmüştü. Babalarının karanlığı sona ermişti. Artık üç kardeş, Yılmaz kardeşler olarak, yeni bir hayatın başlangıcına adım atabilirlerdi.Yanık Yüzlü Adam’ın cansız bedeni rıhtımın kirli betonuna yığıldığında, sanki on yıllık bir uğultu aniden kesildi. Hangarın tavanındaki paslı saclar rüzgârda son bir kez inledi ve gece, tarihinde hiç olmadığı kadar derin bir sessizliğe gömüldü. Kılıç, elindeki kanlı bıçağı yavaşça yere bıraktı; metalin zemine çarparken çıkardığı ses, bir devrin kapanış müziği gibiydi.
Yankı, Arda ve Kılıç... Üçü de nefes nefese, birbirlerinin yüzüne baktılar. Gözlerinde ne bir zafer sarhoşluğu ne de pişmanlık vardı; sadece bir enkazın altından sağ çıkmış olmanın getirdiği o ağır, dumanlı huzur.
Güneş, kasabanın üzerine doğarken bu sefer her zamankinden daha parlak, daha temiz görünüyordu. O küçük evin bahçesinde, dondurmacı amca semaveri yakmış, dumanı tüten çayları masaya dizmişti. Masada lüks porselenler yoktu; kenarı çatlamış cam bardaklar, taze bir ekmek ve bahçeden koparılmış birkaç zeytin vardı.
İnci, annesinin o çiçek kokulu şalını omuzlarına attı. Artık bir mirasın yükünü değil, bir annenin sıcaklığını taşıyordu.
"Bitti mi gerçekten?" diye sordu Arda, çayından bir yudum alırken. Sesindeki o kederli çocuk gitmiş, yerine ayakları yere sağlam basan bir genç adam gelmişti.
İnci/akşam
Akşam eve döndüğümüzde, bahçedeki masanın başında annemizin boş sandalyesi duruyordu. Ama o boşluk artık canımızı yakmıyordu. Sanki rüzgâr estikçe annemizin sesi yaprakların arasından bize fısıldıyordu: "Aferin çocuklarım, birbirinizi buldunuz."
Yankı masanın başına geçti, Kılıç hemen yanına oturdu. Arda ve ben karşılarındaydık. Fakirdik, üzerimizdeki kıyafetler eskiydi, cebimizde sadece yarınki otobüs paramız vardı ama dünyanın en zengin insanlarından daha huzurluyduk. Çünkü ilk kez, yalanlarla örülmüş bir sarayda değil, gerçeklerle kurulmuş küçük bir yuvadaydık.abasından kalan o mühürlü ajandayı çıkardı ve bahçedeki yanan semaverin ateşine attı. Sayfalar alev alırken, o karanlık deneyler, gizli tüneller ve kanlı "S" imzaları küle dönüştü. "Bitti," dedi Yankı. "Soylu imparatorluğu dün gece o hangarda öldü. Şimdi sadece Yılmaz kardeşler var."
Birkaç saat sonra, üniversitenin kapısından içeri girerken bu sefer adımlarımız farklıydı. Emir, Rüzgar, Nisa, Kumsal ve Beren kapıda bizi bekliyordu. Kimse başımıza gelen o kanlı geceyi sormadı; sadece sımsıkı sarıldılar. Bir kardeşin diğerine sarılması gibi...
Kantin sırasına girdiğimizde, Kılıç artık arkasını kollamıyordu. Elini omzuma attı, kulağıma eğilip fısıldadı: "İlk dersten sonra sahile gidelim mi? Sadece denizi izlemek için."
Gülümsedim. İlk defa bir "gelecek" planı yapabiliyorduk.
Okul çıkışı
Sahildeydik. Ve bir çok şeyi geride bırakmıştık. Biz katildik. En çok buna alışamayacaktım. Kendi babamı ellerimle öldürmüştüm. Ne kadar kötü biri olursa olsun o adam benim çocuklugum du. Annem.. daha ona yeni kavuşmuşken tekrar kaybetmek içimde bir yerlere batıyordu. Yankı için çok üzülüyorduk 17 yıl sonra annesini sadece ölü bir şekilde görmüştü. Yanık yüzlü adam ise hepimizin rüyalarına giren, filmin baş kötüsüydü. Yavaş yavaş duzeliyorduk ama bundan bile korkuyordum.
Dondurmacı amca, titreyen elleriyle semaverin yanındaki eski, demir anahtarı masanın ortasına, dört gencin tam ortasına bıraktı. Güneş, kasabanın kiremit çatılarını ısıtmaya başlamış, gece boyu yağan yağmurun kokusu topraktan yükselirken havada ilk kez ağır bir keder değil, taze bir umut asılı kalmıştı.
"Anneniz," dedi dondurmacı amca, sesi buğulanarak. "Babanızın o devasa holdinglerinden, mücevherlerinden ya da yalılarından hiçbirini istememişti. On yıl önce, her şeyden gizli, bu kasabanın en uç kıyısında küçük bir zeytinlik ve yıkık dökük bir taş ev almıştı. 'Eğer bir gün çocuklarımı bulursam, onları bu toprağın kokusuyla iyileştireceğim' derdi."
Kılıç, Yankı, Arda ve İnci; dördü de masadaki o paslı anahtara, sanki dünyanın en değerli elmasına bakıyormuş gibi baktılar. Artık Soylu imparatorluğunun kanlı mirası değil, bir annenin alın teriyle kazandığı o küçücük toprak parçası duruyordu karşılarında.Kamyonete doluşup sahil yolunun en sonuna, kayalıkların bittiği yere kadar sürdük. Yol bittiğinde, karşımızda devasa zeytin ağaçlarının arasında gizlenmiş, duvarları sarmaşıklarla kaplı o eski taş evi gördük. Evin çatısı biraz çökmüş, pencereleri rüzgârdan hafifçe sallanıyordu ama kapısının önündeki o asırlık çınar ağacı, sanki bizi bekliyormuş gibi görkemli duruyordu.
Arda arabadan ilk inen oldu. Koşup toprağa dokundu. "Burası..." dedi fısıltıyla. "Burası gerçekten bizim mi? Kimse gelip bizi buradan kovmayacak mı?"
Yankı, abilik vakarıyla Arda'nın omzuna elini koydu. "Kimse Arda. Artık kimsenin deneyi, projesi ya da mirasçısı değiliz. Sadece bu toprağın çocuklarıyız."
Kamyonete doluşup sahil yolunun en sonuna, kayalıkların bittiği yere kadar sürdük. Yol bittiğinde, karşımızda devasa zeytin ağaçlarının arasında gizlenmiş, duvarları sarmaşıklarla kaplı o eski taş evi gördük. Evin çatısı biraz çökmüş, pencereleri rüzgârdan hafifçe sallanıyordu ama kapısının önündeki o asırlık çınar ağacı, sanki bizi bekliyormuş gibi görkemli duruyordu.
Arda arabadan ilk inen oldu. Koşup toprağa dokundu. Evin içine girdiğimizde, toz zerreleri güneş ışığında dans ediyordu. Emir ve Rüzgar hemen kolları sıvayıp kırık pencereleri onarmaya başladı. Nisa ve Kumsal, annemizin sandığında kalan o eski perdeleri camlara astılar. Beren, bahçedeki yabani otları temizlerken; Kılıç ve Yankı, evin çökmek üzere olan tavan kirişlerini devasa kalaslarla desteklediler.
Ben ise mutfaktaki o eski ahşap masanın üzerine, dondurmacı amcanın verdiği o limonu ve ekmeği koydum. O an anladım; huzur, altın varaklı salonlarda değil, sevdiklerinle beraber onardığın bir çatının altındaydı.
Akşam olduğunda, bahçede yaktığımız küçük ateşin etrafında toplandık. Üzerimizde markalı ceketler yoktu, ellerimiz boya ve toprak içindeydi. Kılıç yanıma oturdu, başımı omzuna yasladım.
"Biliyor musun," dedi Kılıç, ateşi izleyerek. "Hayatım boyunca birilerinin gölgesi oldum. İlk kez kendi gölgemi bu toprakta görüyorum. Yarın üniversiteye buradan gideceğiz. Akşamları bu bahçede toplanacağız. Gerçek bir aile gibi."
Gözlerimi açtığımda tepemde kristal avizeler ya da altın varaklı tavan süslemeleri yoktu. Çatının arasından sızan cılız bir güneş ışığı, eski tahta zemine vuruyor ve içerideki o taze çam kokusunu parlatıyordu. Yanımdaki yastığa elimi uzattım; yumuşaktı ama o yapay ipeklerden değil, annemin elleriyle diktiği pamuklu kumaşın huzuru vardı üzerinde.
Yavaşça yataktan kalkıp pencereye yürüdüm. Perdeyi araladığımda gördüğüm manzara, Soylu Holding’in tüm servetine bedeldi.
Dışarıda, zeytin ağaçlarının gümüşi yapraklarının arasında bizimkilerin evleri yükseliyordu. Emir ve Rüzgar, sabahın bu erken saatinde çoktan verandalarına çıkmış, ellerinde kahveleriyle denizi izliyorlardı. Nisa ve Kumsal, bahçenin ortasındaki o büyük masaya taze koparılmış kekikleri diziyor, Beren ise en sevdiği şarkıyı mırıldanarak çiçekleri suluyordu.
"Uyandın mı?" dedi bir ses arkamdan.
Döndüm, Kılıç kapı eşiğinde duruyordu. Üzerinde eski bir gri tişört, saçları uykudan hafifçe dağılmış... Ama gözleri... O gözler artık beni korumak zorunda olan bir askerin değil, beni seven bir adamın huzuruyla bakıyordu. Yanıma gelip belime sarıldı, başını boynuma yasladı.
"Bak şunlara," dedi fısıltıyla. "Artık kimse bizi ayıramaz İnci. Burası bizim krallığımız. Taçlarımız yok ama birbirimiz varız."
Aşağı indiğimde abim Yankı ve kardeşim Arda, masanın başında bir şeyler tartışıyorlardı. Ama bu sefer konu gizli tüneller ya da kanlı bıçaklar değildi; zeytinlerin ne zaman toplanacağı üzerine çekişiyorlardı.
"Geciktik diyorum Arda, yağmurlar başlamadan bitirmeliyiz!" dedi Yankı, kaşlarını o ciddiyetiyle çatarak.
Arda ise elindeki ekmeği zeytinyağına banarken güldü. "Sakin ol koca abi, dondurmacı amca yardıma gelecek. Hem bak, İnci de geldi."
Masaya oturdum. Herkes oradaydı. Emir’in şakaları, Rüzgar’ın sakinliği, kızların bitmek bilmeyen enerjisi... İlk kez masadaki o boş sandalye canımı yakmadı. Annemin orada bir yerde, o zeytin ağacının gölgesinden bizi izlediğini ve gülümsediğini biliyordum.
Dondurmacı amca, o eski kırmızı kamyonetiyle bahçeye girdiğinde kornaya bastı. Kasasında bir sürü fide ve yeni dondurma makineleri vardı.
"Hadi bakalım çocuklar!" diye bağırdı aşağıdan. "Yılmaz Dondurmaları'nın ilk şubesi bu bahçede açılıyor! Akşama üniversitedeki herkesi buraya davet ettim, partiye hazır olun!"
Kılıç’ın elini masanın altından sıktım. Bir zamanlar o odada yalnız başıma ağlarken, bir gün bu zeytinliğin ortasında, on can dostumla ve iki kardeşimle böyle bir sofra kuracağımı hayal bile edemezdim. Biz sadece bir katili öldürmemiştik; biz kendi zincirlerimizi kırmıştık.
Güneş tepemizde yükselirken, rüzgar denizin kokusunu getirdi. Artık sadece "yaşamıyordum", artık "hissediyordum".
"Peki," dedim herkese bakarak. "Partide dondurmaları kim dağıtacak?"
Hepsi bir ağızdan bağırdı: "Tabii ki en küçük kardeş, Arda!"
Kahkahalarımız zeytin ağaçlarının arasında yankılandı. Bu bizim zaferimizdi. Soylu'nun küllerinden doğan, Yılmaz'ların ölümsüz dostluğu...
Gece yarısıydı. Zeytinlikteki o küçük evlerin ışıkları birer birer sönmüş, sadece cırcır böceklerinin sesi kalmıştı. Kılıç yanımda derin bir uykudaydı, ama ben uyuyamıyordum. Pencerenin kenarına geçip bizimkilerin evlerine baktım. Emir ve Nisa'nın evinin önündeki rüzgâr çanı, rüzgâr esmemesine rağmen hafifçe tınladı.
Bir karaltı gördüm. Zeytin ağaçlarının arasından süzülen, dondurma arabasının o eski siluetine benzeyen ama çok daha karanlık bir gölge...
Aşağı indiğimde mutfaktaki o meşhur ahşap masanın üzerinde bir şey fark ettim. Akşam orada olmayan, parlak, metalik bir nesne. Titreyen ellerimle uzandım.
Bu, babamın öldüğü gece boynundan kopan o mühürlü kolyeydi. Ama Yankı onu semaverin ateşine atmıştı, gözlerimle görmüştüm! Nasıl olur da yanmamış, erimemiş ve buraya, mutfağımızın kalbine geri dönmüştü?
Kolyeyi çevirdiğimde arkasında yeni, taze bir kazıma izi gördüm:
"Deney 0: Asıl varis henüz uyanmadı."
Nefesim kesildi. Arda, Yankı, ben... Biz denek 1, 2 ve 3 müydük? Peki "Deney 0" kimdi? Yanık Yüzlü Adam sadece bir piyonsa, şah matı kim yapacaktı?
Tam o sırada dışarıdan bir feryat yükseldi. Arda’nın sesiydi bu.
Hızla bahçeye fırladım. Arda, zeytin ağacının dibinde diz çökmüş, toprağı delicesine kazıyordu. "Buradaydı!" diye bağırıyordu. "Annemin mezarı burada değil İnci! Toprak boş, annemi almışlar!"
Kılıç ve Yankı kapılara fırladılar, ellerinde fenerlerle yanımıza koştular. Ama gördüğümüz şey bizi dondurdu. Annemizi gömdüğümüz o gizli yamaçtaki toprak altüst edilmişti. Tabut dışarıdaydı ve kapağı açıktı...
