36. bölüm · Kıyıya vuran dalga

"O seni unutmuş,sen unutamamışsan?"

Iam_zynap ~

Bileklerimdeki kelepçelerin soğukluğu, Yaman’ın—babamın—söylediği sözlerin yanında ılık kalıyordu. Beni bu isli harabeye, çocukluğumu kül ettiğim bu mezara sadece beni satmak için getirmişti.
Sabahın ilk ışıkları, yanık pencerelerden sızıp odayı griye boyadığında kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriye Yaman’ın hemen arkasında o girdi: Marco. Üzerindeki pahalı takım elbisesi, bu yıkıntının içinde iğreti duruyordu. Bakışları, pavyondaki o açgözlü halinden daha karanlık, daha sahipleniciydi.
"Mücevherim," dedi Marco, bana doğru yürürken. "Yeni evine alışabildin mi?"
"Burası benim evim değil, senin de mücevherin değilim!" diye bağırdım ama sesim duvarlarda yankılanıp bana geri döndü.
Yaman, elinde eski bir defter ve yanında tanımadığım bir adamla öne çıktı. "İtirazların bir önemi yok İnci. İmza atmayacağını biliyorum, o yüzden bu işi 'usulüne' göre hallettik." Yanındaki adamın elindeki kağıtları gösterdi. Gizli bir nikah... Şahitliğini bizzat babamın yaptığı, kağıt üzerinde Marco’nun mülkü olduğum o kara gece tescillenmişti.
"Şimdi," dedi Yaman, sesindeki o buz gibi otoriteyle. "Kocanla yalnız kalma vaktin. Üst kattaki oda temizlendi. Sizi rahatsız etmeyeceğiz."
Marco kolumdan tutup beni ayağa kaldırdığında direnemedim. Beni sürükleyerek üst kata, bir zamanlar benim olan odaya çıkardı. Oda temizlenmişti ama is kokusu mobilyalara sinmişti. İçeri girdiğimizde Marco kapıyı arkamızdan kilitledi.
Sırtımı duvara yasladım, ellerim titriyordu. Marco ceketini çıkarıp yatağın üzerine fırlattı ve bana doğru bir adım attı.
"Korkma," dedi, sesi midemi bulandıran bir tınıdaydı. Eli yüzüme doğru uzandı, parmak uçlarını yanağımda gezdirdi. "Sana zarar vermek istemiyorum. Sadece benim olmanı istiyorum."
"Bana dokunma!" diyerek elini sertçe ittim. Gözlerindeki o sahiplenici parıltı bir an için öfkeye dönüştü. Beni omzumdan tutup sertçe kendine çekti, nefesi tenime değerken boynuma doğru eğildi. "Bana ait olanı almaktan çekinmem İnci. Ama senin gönüllü olmanı bekleyecek kadar sabırlıyım."
Elimi göğsüne bastırıp onu tüm gücümle itmeye çalıştım. "Bu yatakta seninle yatmayacağım. Öldürsen de olmaz!"

Yatağa uzandı ve kollarını başının arkasında birleştirip beni izlemeye başladı. Odanın köşesindeki eski, yırtık pırtık koltuğa sindim. Dizlerimi karnıma çekip ellerimi kenetledim. Gözlerimi bir an bile kırpmıyordum; Marco’nun her hareketi, her nefes alış verişi üzerimde ağır bir baskı oluşturuyordu.
Karanlık çöktüğünde odadaki tek ses Marco’nun düzenli nefesleri ve dışarıdaki rüzgarın uğultusuydu. Kılıç... Neredeydin? O milimetrik hesapların, o kusursuz düzenin şimdi beni bu kâbustan çekip almalıydı. Marco’nun bakışları altındaki her saniye, ruhumun biraz daha karardığını hissediyordum. Bu isli odada, "kocam" denilen o adamla baş başa, kurtarılmayı bekliyordum. Ama asıl korkum, Kılıç burayı bulduğunda göreceği manzaraydı.

Peki Kılıç, sevdiği kadının bir başkasının "resmi" eşi olduğunu öğrendiğinde o peçeteleri hala hizalayabilecek miydi?
●●♤●●
Sabahın ışıkları loş cama vurduğunda gözlerime akın eden güneş ışınları yüzünden gözlerimi açmak zorunda kaldım.
Gözlerimi araladığımda karşımda bana hissiz bir şekilde bakan adamla karşılaştım.
Marco...
İrkildiğimde yüzünde hafif bir tebessüm yakaladım.
Ani hareketimle soğuk metal kelepçe elimi kesmişti. Gözlerim bileğimi bulduğunda akan kanı farketttim. Kaşlarım çatıldı. Kendimden ödün vermeden boş bakışlarımla marco'ya baktım.
Bakışları bileğime deydiği an kaşları çatıldı. Bana doğru bir hamle de bulununca gözlerimi kıstım.
"Yaklaşma."
Gözlerini devirerek yatağında kıpırdandı.
"Ne zamana kadar sürecek?" Dedi. Anlamadığım içim bomboş bir şekilde bakmış bulundum.
"Ne?"
"Bu kaçışın." Dedi. Ardından bana doğru yaklaşmaya başladı. "Ben senin kocanım." Bana doğru yaklaştıkça gözlerimi kısıp cesur bir şekilde ona bakıyordum.
"Zoraki evlendik farkındamısın?"
" Her ne olursa olsun..." diyerek başucuma geldi hissiz parmakları çenemi bulunca irkildim. "Yasa önünde benim karımsın."
Çenemi sertçe parmaklarından kaçırdım. Dikçe ona baktığıkda yüzümde hala bir gülımseme vardı.
"Seni istemeyecek bir kadını istemeye zorlayacak kadar yüzsüzmüsün?"
Bir anda gözlerim karardı. Sağ yanağımda tarif edilemez bir acı hissettim yan tarafımdaki aynaya değen bakışlarım son gördüğüm şeydi. Yanağım tıpkı bir elma gibi kızarmıştı ve zonkluyordu.
O şerefsiz bana tokat mı atmıştı?
●●♤●●
Yanağımdaki o keskin, zonklayan sızıyla bilincim yavaşça yerine geldi. Gözlerimi açtığımda gördüğüm tek şey zifiri bir karanlıktı. Nerede olduğumu, ne kadar zamandır burada olduğumu bilmiyordum; bildiğim tek şey ruhumun da bu oda kadar karanlık olduğuydu. Kapı acı bir gıcırtıyla aralandı. İçeri giren Marco’ydu. Elinde bir tepsiyle, sanki az önce bana o tokadı atan o değilmiş gibi, o dondurucu ve hissiz bakışlarıyla başucumda bitti.
Tepsiyi önüme sertçe bıraktı. "Yemek saati," dedi. Sesi bir emir gibiydi, ruhsuz ve soğuk.
İçimdeki nefret bir anda volkan gibi patladı. Elimin tersiyle tepsiye öyle bir vurdum ki, tabakların yere çarpıp paramparça oluşu odada yankılandı. Yemekler her yere saçılmıştı ama umurumda bile değildi. Marco istifini bozmadan tam karşıma çömeldi. Cebinden bir deste fotoğraf çıkarıp masaya, gözlerimin tam önüne bir tokat gibi çarptı.
Bakışlarım fotoğraflara kaydığında nefesimin boğazımda düğümlendiğini hissettim. Kılıç... Yanında yabancı bir kız vardı. Bir davette, kızın beline sarılmış, ona gülümseyerek dans ediyordu. Marco, bir yılan gibi kulağıma fısıldadı:
"Bak... O seni çoktan unutmuş."
O odadan çıktığı an, içimdeki o son direnç bağı da koptu. Bir fırtına gibi ayağa fırladım. Odada ne varsa; aynayı, vazoları, masadaki her şeyi yere çaldım. Cam kırıkları ellerimi kanatırken hıçkırıklar içinde haykırıyordum: "Hayır! Hayır, yalan söylüyorsun! O beni bırakmaz! Kılıç beni asla bırakmaz!"
●●♤●●
Aynı saatlerde Kılıç, İnci’nin boş kalan odasında, onun kokusunun sindiği yastığa sarılmış haldeydi. Kapı hızla açıldı, içeri giren Yankı’ydı. Elindeki telefonu Kılıç’a uzattı, ekranda İnci’nin Marco ile yan yana göründüğü, üzerinde oynanmış birkaç kare vardı.
"O seni unutmuş Kılıç, baksana şuna..." dedi Yankı.
Kılıç, gördükleriyle beyninden vurulmuşa döndü. Bir anlık cinnetle Yankı’nın yakasına yapıştı, onu duvara sertçe çarptı. "Benim İncim yapmaz! Sakın bir daha onun adını o herifle yan yana getirme!" diye kükredi.
O sırada içeri Arda, Emir ve Rüzgar girdi. Arda, kardeşinin yokluğuyla adeta bir gölgeye dönüşmüş, çökmüş görünüyordu. Emir, ortamdaki gerginliği dindirmek istercesine alçak sesle uyardı: "Şşşt, sessiz olun... Kızlar uyuyor, onları da korkutmayın."
Gece, iki yaralı ruhu farklı şehirlerde ama aynı acıda birleştirdi. Aralarında kilometreler olsa da, ikisi de odalarının soğuk duvarına sırtlarını yaslamış, dizlerini kendilerine çekmişlerdi. Sanki duvarların ötesinden birbirlerini duyabiliyorlarmış gibi, dudaklarından dökülen fısıltılar karanlıkta buluştu.
Kılıç: "İncim... Neredesin? Sesini ver bana..."
İnci: "Bul beni Kılıç... Lütfen, daha fazla geç kalmadan bul beni..."
Kılıç: "hayatım pahasına olursa olsun seni bulucağım."
İnci: kılıç...
Kılıç: ama unutma beni.. ben asla umutmam
İnci: unutamazsım beni, biliyorum.
İkisi de aynı anda, sanki görünmez bir orkestra yönetiyormuş gibi, o kederli şarkının nakaratına başladılar. Sesleri hüzünlü bir melodiye dönüştü:
"O seni unutmuş, sen unutamamışsan?
Kalbinin kuşu uçmuş,
Sen tutamamışsan?.."