8. bölüm · Kıyıya vuran dalga

Nefes mesafesi

Iam_zynap ~

Kantindeki uğultu, Kılıç’ın sesiyle bıçak gibi kesilmişti. En azından benim için. Etrafımdaki insanlar gülüşüyor, kahve içiyor, ders çalışıyordu ama ben... Ben on yıl öncesinin o tekinsiz, karanlık sularına gömülmüştüm.

"Bazı şeyler küçüktür ama ağırlığı dünyayı yerinden oynatır," demişti Kılıç. Sesi o kadar soğuk, o kadar mesafeliydi ki, karşımda duran bu adamın kumsalda titreyen o isimsiz çocuk olduğuna inanmak imkansızdı.
"Borç mu?" diye mırıldandım, sesim boğazımda düğümlendi. "Ben... Ben sadece dondurma yemek istemeyen o çocuktun sanıyordum. Adını bile söylememiştin."
Kılıç, cebine götürdüğü elini yavaşça çekti. Parmaklarının ucunda, Foça’nın tuzuyla sertleşmiş, rengi solmuş o eski mor fiyonk parçasını tutuyordu. Masaya, tam önüme bıraktı. O küçük, ıslak dokulu kumaş parçası, aramızdaki buzdan kuleyi yerle bir etmeye yetmişti.

"Adımı söylemedim çünkü o gün, o sudan çıktığımda artık bir ismim yoktu," dedi Kılıç, gözleri fiyonka kilitlenmişti. "Sadece bir borç vardı. Ve sen, o cırtlak sesinle 'Söz veriyorum, borcunu ödeyeceğim' dediğinde, o borcun düğümünü bu fiyonkla attın."

Şoktan nefesim kesildi. O anı hatırlıyordum. Kumsalda titrerken, annem beni kucağına alıp götürürken kurduğum o çocuksu cümle... Ama onun bu cümleyi bu kadar ciddiye alacağını, on beş yıl boyunca bu fiyongu saklayacağını hiç düşünmemiştim.

"Ama o sadece bir çocuk sözüydü," dedim çaresizce, fiyonka dokunmaya korkarak.
"Kılıç, biz çocuktuk!"

Kılıç masaya doğru eğildi, aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde kısaldı.

"Çocuklar söz vermez, İnci. Çocuklar yemin eder. Ve sen, o gün canımla ödediğim o borcu, bu fiyonkla mühürledin."Gözleri buz mavisi bir hırsla parlıyordu. "Şimdi," dedi, sesi bir fısıltı gibi ama bir emir kadar sertti. "O mor fiyongu saçına her taktığında, o borcun düğümünü yeniden atıyorsun. Ve ben, o düğümü çözmeye geldim."

Kantindeki müzik sesi aniden yükseldi ama benim dünyamda sadece Kılıç’ın o son cümlesi yankılanıyordu. O gün o suda boğulan Kılıç değildi; o gün o suda boğulan benim çocukluğum, benim özgürlüğümdü. Ve şimdi, o buz adam, borcunu tahsil etmeye gelmişti

"Şartım şu," dedi, kelimeleri tane tane seçerek. "O borcu ödeyene kadar, her akşam gün batımında o dondurma arabasının olduğu sahile gideceksin. Ama yalnız değil. Benimle."

"Ne?" dedim, şaşkınlıkla. "Sahil mi? Her akşam mı? Kılıç, üniversite burası, sınavlarım var, hayatım var!"

"Hayatın, o gün o suda bitti İnci," dedi sesi buz gibi bir kararlılıkla. "Eğer ben o gün boğulsaydım, senin de hayatın aynı vicdan azabıyla kararacaktı. Şimdi o borcu taksit taksit ödeyeceksin. Her akşam, güneş batarken o kumsalda, dondurma arabasının durduğu o tam noktada beni bekleyeceksin. Ben gelene kadar oradan ayrılmayacaksın."

"Peki ya gelmezsen?" diye sordum, sesim titreyerek.Kılıç kapıya doğru yöneldi, masadaki o eski fiyonku alıp tekrar cebine koydu.

"Gelmezsem, ertesi gün gün doğumuna kadar beklersin. Borçlu olan sensin, İnci. Alacaklı olanın ne zaman geleceğine sen karar veremezsin."

Tam o sırada kantinin kapısı gürültüyle açıldı. "İnci! Neredesin kızım, kaç saattir seni arıyorum!"Arda, elinde iki kahveyle neşeyle bize doğru yürüyordu. Kılıç, kapıdan çıkmadan hemen önce Arda'ya kısa, küçümseyen bir bakış attı ve sonra bana dönüp fısıldadı:

"Unutma. Güneş battığında, o kumsaldaki yıldızın altında olacaksın."

Arda, kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çektiğinde Kılıç’ın gözlerindeki o tuhaf parıltı sönmedi, aksine daha da koyulaştı.

"Hadi ama Kılıç, ne bu resmiyet?" dedi Arda gülerek.
"İnci benim sadece kardeşim değil, bu hayattaki tek dayanağım. Onunla tanıştığını biliyordum. Kulak misafiri oldum biraz borç falan... Bizim küçük kız yine ne işler açtı başına?"

Küçük kız mı? Arda hiçbir şey bilmiyordu.

On yıl önce Foça’da, annemizin bizi dondurma arabasının önünde bırakıp gittiği o beş dakikada, kardeşinin bir hayat kurtardığını ve o hayatın şimdi bir intikamcı olarak karşımızda dikildiğini bilmiyordu.

Kılıç, Arda’nın kolunun altındaki bana öyle bir baktı ki, sanki üzerimdeki giysiler değil de ruhum soyuluyordu. "Kız kardeşin çok cesurdur Arda," dedi Kılıç, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Öyle cesurdur ki, bazen boyundan büyük yüklerin altına girer. Ama merak etme, ben o yükü hafifletmek için buradayım."

Arda saf bir güvenle gülümsedi.
"Sağ ol kardeşim. İnci sana emanet o zaman kampüste. Gözün üzerinde olsun."Kılıç’ın dudakları çarpık bir şekilde kıvrıldı.

"Gözüm her an üzerinde, Arda. Şüphen olmasın."

Eve döndüğümüzde Arda yukarı çıkıp kulaklıklarını taktı. Ben ise balkondan, evimizin hemen önündeki o uğursuz kumsala bakıyordum. Kılıç oradaydı. Karanlığın içinde, siyah bir gölge gibi tam dondurma arabasının durması gereken yerde dikiliyordu. Aşağı indiğimde rüzgar saçlarımı yüzüme savurdu.

"Abimin en yakın arkadaşı olman..." dedim nefes nefese. "Bu bir tesadüf olamaz. Kılıç, sen bilerek mi Arda’ya yaklaştın?"

Kılıç yavaşça bana döndü. Elindeki dondurma külahını sıkmıyordu bile, parmakları buz gibiydi.

"Tesadüflere sadece zayıf insanlar inanır, İnci. Ben on yıl boyunca o mor fiyongu cebimde taşırken, senin hangi sokakta yürüyeceğini, hangi pencereden denize bakacağını ezberledim."

Dehşetle bir adım geri gittim.

"Sen... Sen bir sapıksın!"Kılıç aniden üzerime yürüdü ve bileğimi kavradı. Canım yanmıyordu ama dokunuşu kış güneşi gibi yakıcıydı.

"Hayır," diye fısıldadı kulağıma doğru. "Ben sadece bir alacaklıyım. Ve Arda, benim bu eve girmem için kullandığım anahtardı. Şimdi söyle bakalım... Abine, en yakın dostunun aslında her gece rüyalarına giren o 'boğulan çocuk' olduğunu anlatacak mısın? Yoksa bu sır, bizi birbirimize daha da mı sıkı bağlayacak?"

Kılıç bileğimi bıraktı ve cebinden o eski, solmuş mor fiyonku çıkarıp avucuma bıraktı."Yarın akşam yine burada. Ve bu sefer yanında fiyonkun diğer yarısını da getir. Yoksa abine, kardeşinin on yıl önce kumsalda neyi 'kaybettiğini' ben anlatırım."
ERTESİ GÜN
Normalde bugün okul yoktu fakat kılıç beyimizin, emriyle toplantımız vardı. Hızla zaten yanı başımızda olan okula geldim. Kütüphane ilk katta olduğu için sessiz adımlarım yankılanıyordu. Kütüphanenin kapısını açtığımda. Beni Rüzgar,kumsal ve kılıç karşıladı.
"Sonunda."
1 saat sonra~
Kütüphanenin tavan pencereleri, dışarıdaki Ege fırtınasının şiddetiyle sarsılıyordu. Masanın üzerindeki devasa mimari paftalar rüzgarın içeri sızan uğultusuyla havalanırken, Rüzgar esneyerek kollarını iki yana açtı.

"Beylerve bayanlar benden bu kadar! Gözlerim artık cetvel çizgilerini bile seçemiyor," dedi Arda, kalemini masaya fırlatırken. Grubun diğer üyeleri de homurdanarak onayladı.
"İnci, sen şu son rulo paftaları toparla, ben aşağıda arabayı ısıtıyorum. Kılıç, sen de bizim kıza yardım et, sonra beraber geçersiniz eve."

"Tamam rüzgar,sen git," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Ellerim masadaki kağıtları toplarken Kılıç’ın orman gözlerinin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.

"Hadi eyvallah o zaman!"

Rüzgar ve kumsal, sırt çantalarını omuzlarına takip gürültülü adımlarla koridora yöneldiler. Sesleri, kütüphanenin yüksek tavanlarında yankılanarak uzaklaştı.
"Kapıyı kapatırken görevliye seslenmeyi unutmayın!"

diye bağırdı kumsalın sesi en son, asansörün kapısı kapanmadan hemen önce.Ve sonra... O ağır, kulakları sağır eden sessizlik çöktü. Sadece dışarıdaki rüzgarın pencereleri zorlayan o hırçın ıslığı kalmıştı.

Kütüphanenin ışıklarının yarısı enerji tasarrufu için sönünce, bulunduğumuz köşe loş bir gölgeye gömüldü. Masanın diğer ucundaki Kılıç, hiçbir şey demeden yavaşça doğruldu. Rüzgar’ın bıraktığı boş kahve bardağını kenara itti ve o ağır adımlarıyla masanın etrafından dolanmaya başladı.

"Rüzgar..." dedim sessizliği bozmak için, sesim tozlu rafların arasında kayboldu. "Bu gece çok hırçın esiyor, tıpkı o günkü gibi."

Kılıç tam yanımda durdu. Aramızda sadece birkaç santim vardı ama kütüphanenin o buz gibi havası bile onun vücut ısısını kesmeye yetmiyordu. Sırtımı arkamdaki devasa kitap rafına yaslamak zorunda kaldım.

"Borçlar, yeminler, abin... Hiçbiri umurumda değil artık," diye fısıldadı Kılıç. Eğildi, yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, nefesi dudaklarımı sızlattı. Belimi kavrayan eli beni daha da sahiplenici bir tavırla kendine çekti.

"Sadece on beş yıldır bu anı, bu sessizliği bekledim."

Çenemi yavaşça kaldıran parmakları titriyordu. O devasa, sert adamın benim karşımda bu kadar savunmasız olması içimdeki tüm duvarları yerle bir etti. Dudakları dudaklarıma milimler kala durdu, o kaçınılmaz sona sadece bir nefeslik mesafe kalmıştı...

Kütüphanenin o tozlu rafları arasında, dışarıdaki fırtınadan daha büyük bir fırtınaya şahitlik ettiniz. Işıklar söndüğünde kalbinizin atışını duyar gibiydim... Kılıç’ın o yakıcı bakışlarını ve İnci’nin kararsızlığını benimle paylaştığınız için teşekkürler. Sizce o karanlıkta neler oldu? Yorumlarda teorilerinizi bekliyorum, bir sonraki bölümde görüşmek üzere!
M. Nin çıldırdığını hissediyorum...
Sevgimle~Z.
SPOİLER ALARMI~

"Abin bizi koruduğunu sanıyor İnci, ama o sadece bu evin içinde sana dokunabilmem için bana en güvenli gölgeyi sağladı. Yarım bıraktığımız her nefesin hesabını, o uyuduğunda soracağım.' "