16. bölüm · Kıyıya vuran dalga
Kanlı imza
Kılıç yanıma geldi, elini omzuma koydu. Parmaklarının sıcaklığı, az önce tetiği çeken parmaklarımın buz gibi soğukluğunu biraz olsun kırdı. Zarfı dondurmacı amcanın elinden aldım. Mührü kırarken kalbim, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu.
Zarfın içinden sararmış bir fotoğraf ve bir hastane raporu çıktı. Fotoğrafta annem vardı... Ama yüzü yarı yarıya sargılar içindeydi. Yanındaki adam ise babam değil, o gece kumsalda "öldü" diye bildiğimiz o yabancıydı.
Gözlerim raporun son satırlarına takıldı. Satırlar bulanıklaştı, dünya etrafımda dönmeye başladı.
Başımı yavaşça kaldırdım ve köşede oturan, yüzü yanıklar içindeki adama baktım. O an her şey taş gibi yerine oturdu. Adamın gözlerindeki o hüzünlü bakış, annemin bana baktığı o şefkatli anıları andırıyordu.
"Sen..." dedim, sesim boğazımda düğümlenerek. "Sen babamın düşmanı değilsin. Sen annemi o yangından çıkarmaya çalışan kişisin."
Yanık yüzlü adam yavaşça doğruldu. Sesi, sanki küllerin arasından geliyormuş gibi hırıltılıydı. "Baban o gece sadece anneni değil, gerçeği de yakmak istedi İnci. Ben o alevlerin arasından sadece bu zarfı ve senin o mor kurdeleni kurtarabildim. On yıldır bu anı, senin o tetiği çekip özgür kalmanı bekledim."
Arda yerdeki babamın cesedine bakıp hıçkırıklara boğulurken, dondurmacı amca son bombayı patlattı:
"Zarfın arkasına bak İnci. Annen hayatta. Baban onu bir kliniğe değil, mahallenin hemen arkasındaki o eski manastıra kapatmış. Onu 'delirdi' diye ihbar edip orada unutulmaya terk etmiş. Anahtar... dondurma arabasının vites kolunun içinde."
Eski dondurma arabasına daldık. İçerisi çocukluğumun meyveli dondurma kokusuyla değil, rutubet ve eski metal kokusuyla doluydu. Kılıç, vites kolunun o paslanmış deri kılıfını tek bir hamleyle söküp attı.Oradaydı. Metalin arasına gizlenmiş, üzerinde annemin baş harfi olan gümüş bir anahtar ve bir kağıt parçası. Kağıtta sadece bir konum vardı: "Eski Yel değirmeni - Kuzey Kıyısı.""Oraya gidiyoruz," dedi Kılıç, sesi kararlıydı. "Hemen!"
Dondurma arabasındaydık kılıç arabayı sürüyordu bense telefonumda dolasıyordum.
Rıhtımdaki silah sesinin yankısı henüz dinmemişken, siren sesleri geceyi yırtmaya başladı. Ama gelenler sadece polisler değildi; magazin muhabirleri, canlı yayın araçları ve siyah camlı, plakasız lüks araçlar rıhtımın girişini abluka altına almıştı.
Ertesi sabah tüm Türkiye tek bir haberle uyandı. Gazetelerin manşetleri alev alev yanıyordu:
"ÜNLÜ İŞ ADAMI İNANÇ SOYLU’NUN KANLI SONU! SAHİL EVİ KÜL OLDU, CESEDİ RIHTIMDA BULUNDU!"
Televizyonlarda spikerler nefes almadan anlatıyordu: "Soylu Holding'in yönetim kurulu başkanı İnanç Soylu, kızı İnci Soylu ve arkadaşları Kılıç’ın da adının karıştığı gizemli bir saldırıda hayatını kaybetti. Olay yerinden kaçan lüks teknenin ve dondurma arabasının izi sürülüyor..."
Şehrin gürültüsünden uzak, kayalıkların tepesinde tek başına duran o eski yel değirmenine vardığımızda ay batmak üzereydi. Kapı, dondurma arabasından çıkan o gümüş anahtarla tereyağından kıl çeker gibi açıldı.
İçerisi mum ışıklarıyla aydınlatılmıştı. Duvarlarda benim çocukluk resimlerim, el yazısıyla yazılmış yarım kalmış masallar vardı. Ve pencerenin kenarında, denize doğru bakan o zayıf silüet...
"Anne?" diye fısıldadım. Sesim on yıllık bir susuzluğun ardından gelen ilk damla gibiydi.
Kadın yavaşça döndü. Saçları beklediğimden daha beyaz, yüzü daha yorgundu ama o elâ gözler... O gözler, babamın bana "öldü" dediği günden beri rüyalarımda gördüğüm tek gerçekti.
"İnci..." dedi annem, sesi bir rüzgâr uğultusu kadar hafifti. "Dondurma arabasının melodisini duydum. Geleceğini biliyordum. Baban seni benden, beni senden koruduğunu sanıyordu ama o sadece bizi bu yalnızlığa hapsetti."
Koşup boynuna sarıldım. On yıllık o boş mezarın, o kilitli kilerin acısı annemin tenindeki o tanıdık sabun kokusuyla bir anda silinip gitti.
2 saat sonra
Rıhtımdaki o fırtınalı gece, yerini sabahın gri ama umut dolu serinliğine bırakmıştı. Haberlerde hala babamın ölümü ve yanan evimiz konuşuluyordu ama biz, o gürültünün çok uzağındaydık. Eski yel değirmeninin önünde dondurma arabası rölantide çalışıyordu.
Annem, on yıl sonra ilk kez özgürce soluduğu havayı içine çekti. Yanında ben, Kılıç, Arda, Emir, Rüzgar, Nisa, Kumsal ve Beren... Hepimiz oradaydık. Mahallemizin o dağılmaz çekirdek kadrosu.
Dondurmacı amca, titreyen elleriyle hepimize birer limonlu külah uzattı. Bu bir ikram değil, bir veda töreniydi.
"Gidin çocuklar," dedi dondurmacı amca, gözleri dolarak. "Bu mahalle artık sizin sırlarınızı taşıyamaz. Kendinize, Soylu holdinglerin değil, alın terinin olduğu yeni bir dünya kurun."
Sırayla ona sarıldık. Arda, kilerdeki o zor günlerin yorgunluğunu arkadaşlarının omzuna yaslanarak atıyordu. Kılıç, o siyah lüks arabasını rıhtımda bırakmış, üzerindeki eski bir kot ceketle direksiyonun başına geçmişti.
Eski, paslanmış bir kamyonetin kasasına doluştuk. Lüks jipler, korumalar, marka kıyafetler artık yoktu. Üzerimizde mahalle pazarından alınmış basit tişörtler, cebimizde ise sadece yol paramız vardı.
Kılıç gaza bastı. Şehrin o devasa kuleleri dikiz aynasında küçülürken, Arda yanıma oturdu ve elimi tuttu. "İnci," dedi fısıltıyla. "Artık kimse bize ne yapacağımızı söyleyemeyecek. Sadece İnci ve Arda olacağız."Saatler süren yolculuğun sonunda, deniz kıyısında ama kimsenin bizi tanımadığı, küçük ve mütevazı bir kasabaya vardık. Eski, boyası dökülmüş iki katlı bir ev kiraladık. Annem bahçeye domates ekerken, biz gençler kasabanın devlet üniversitesine kayıt yaptırmak için sabahın köründe sıraya girdik.
Artık lüks restoranlar yoktu; Emir ve Rüzgar kasabanın balıkçısında çalışmaya başladı. Nisa ve Kumsal küçük bir butik açtılar. Ben ve Kılıç ise ders aralarında kütüphanede çalışıyor, akşamları ise o mütevazı evin bahçesinde, yer sofrasında beraber yemek yiyorduk.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımızda, o devasa malikanenin ipek çarşafları yoktu. Üzerimizde ucuz ama tertemiz pamuklu nevresimler, odada ise sadece ders kitaplarının kokusu vardı. İnci, Arda, Kılıç ve bizim tayfa; hepimiz kasabanın mütevazı kampüsünün kapısından içeri girdiğimizde, üzerimizdeki o binlerce dolarlık kıyafetlerin yerini kot pantolonlar ve basit tişörtler almıştı.
Kantin sırasına girdiğimizde Kılıç, alışkanlıkla etrafı kolluyordu. "Kılıç, rahatla," dedim fısıltıyla. "Burada ailesini temsil eden masum bir çocuk değil, sadece bir öğrencisin."
Gülümsedi, ama gözleri hala kapıdaydı. Arda, Nisa ve Kumsal ile beraber kampüsün çimlerine yayıldığımızda, on yıldır ilk kez bir topluluğun içinde "Soylu" etiketi olmadan nefes alıyorduk. Dersler boyunca kimse bize özel bir muamele yapmadı, kimse imza istemedi. Sadece "İnci" ve "Kılıç"tık.
Dersler bittiğinde, batan güneş kampüsün taş binalarını kızıla boyamıştı. Tam ana kapıdan çıkıp bizim o eski kamyonete doğru yürürken, devasa bir çınar ağacının gölgesinde tek başına duran o çocuğu gördük.
Üzerinde yıpranmış bir deri ceket vardı, elinde ise eski bir defter. Biz geçerken başını kaldırdı. Bakışları ne hayranlık doluydu ne de düşmanca; sadece çok derin bir şeyi biliyormuş gibi bakıyordu.
"Siz Yılmaz kardeşler olmalısınız," dedi çocuk. Sesi rüzgarın uğultusu kadar sakin ama otoriterdi.
Kılıç hemen önüme set çekti. "Kimsin sen? Bizi nereden tanıyorsun?"
Çocuk bir adım öne çıktı, güneş ışığı yüzüne vurduğunda o keskin hatları ortaya çıktı. "Adım Yankı. Sizi tanımıyorum, ama taşıdığınız o 'ağırlığı' tanıyorum. Bu kasabada kimse geçmişini bir kamyonetin kasasına yükleyip getiremez, İnci."
Dondum kaldım. Adımı nereden biliyordu?
"Korkmayın," dedi Yankı, hafifçe gülümseyerek. "Ben de sizin gibiyim. Buraya 'sıradan' olmaya gelen, ama sırtında dünyaları taşıyan bir yabancıyım sadece. Kantinde çay içerken gördüm sizi; omuzlarınızdaki o yükü saklamaya çalışırken çok yoruluyorsunuz."
Arda, "Ne istiyorsun bizden?" diye sordu, sesi hala şüpheliydi.
Yankı defterini kapattı. "Sadece bir uyarı. Bu okulun kütüphanesinde, 302 numaralı rafın arkasında babanızın yarım bıraktığı bir şey var. Eğer gerçekten huzur istiyorsanız, o sayfayı kapatmanız gerekecek. Yarın öğlen kütüphaneye gelin, size gerçeğin diğer yarısını göstereyim."
Yankı, biz daha tek kelime edemeden kalabalığın içine karışıp kayboldu. "Ben sadece çalınan hayatımı geri istiyorum. Bu deftere bak İnci. 302. sayfa... Babanızın on yıl önce 'Soylu' adını korumak için hangi aileyi yok ettiğini oku."
Titreyen parmaklarımla sayfayı çevirdim. 302. sayfada bir tapu kaydı ve yanında bir fotoğraf vardı. Fotoğraftaki ev, bizim mahalledeki o yanan sahil evinin ikiziydi. Ama altında yazan isim... "Yankı soylu.."
Kılıç, Yankı'nın yakasına yapıştı. "Yani bizden yardım mı istiyorsun?"
Yankı, Kılıç'ın elini yavaşça indirdi. "Yardım değil, ortaklık teklif ediyorum. Sizin elinizdeki o gümüş anahtar, tünellerin başındaki o büyük kapıyı açıyor. Ben tünellerin yerini biliyorum, sizde anahtar var. Eğer beraber girmezsek, o tüneller hepimizin mezarı olacak."Soyadımı benden o gece kumsalda çaldılar İnci," dedi Yankı. Gözlerindeki o soğukluk bir anda kırıldı, yerine on yıllık bir kimsesizliğin ıstırabı geldi. "Baban, annemle olan o büyük kavgasından sonra beni denize attığında, herkes öldüğümü sandı. Ama dondurmacı amca beni dalgaların arasından çıkardı. Babam ise beni geri almak yerine, 'Bu çocuk artık benim deneyimdir' diyerek beni başka bir isme, başka bir hayata mahkûm etti."
Kılıç, Yankı'nın kolunu tuttu. Bu sefer saldırgan değil, dehşet içindeydi. "Yani sen... Arda ve İnci'nin abisisin?"
Yankı acı bir gülümsemeyle bana baktı. "Abinim İnci. Ama babamız için sadece bir 'denek'tim. Seni o odaya kapatırken, Arda'yı kilerde hapsederken beni de bu kasabanın tünellerinde, o yeraltı laboratuvarlarında büyüttü. Biz Soylu imparatorluğunun mirasçıları değil, babamızın kusursuz insan yaratma projesinin kurbanlarıyız."
Bir alttındaki paragrafa kaydı gozlerim.
12.05.2000 - Y.S."
Yankı ajandanın başka sayfasını açtı. Orada üç tane vesikalık fotoğraf yan yana iğnelenmişti: Arda, İnci ve Yankı. Altlarında ise babamın o titiz, köşeli el yazısıyla bir not düşülmüştü: "Üç parça, tek ruh. Eğer birbirlerini bulurlarsa, anahtar kalbe girmiş demektir. Oyun biter, gerçek başlar."
Arda, Yankı'nın yanına gitti. İkisi birbirine o kadar çok benziyordu ki; aynı çene yapısı, aynı hüzünlü bakışlar... Arda titreyen eliyle Yankı’nın omzuna dokundu. "Onca yıl... Sen buralarda mıydın abi? Bizi izliyor muydun?"
Yankı başını salladı. "Her kış dondurma arabasının sesini duyduğunda ben oradaydım Arda. Kılıç seni kilerde o adamla değiştirdiğinde kapının dışındaydım. Ama girmeme izin vermediler. Babamın 'bekçileri' her yerdeydi."
Okul çıkışı kasabanın o taze ekmek kokan sokaklarından geçip eve vardığımızda, içimizde garip bir heyecan vardı. Yankı, on yıl sonra ilk kez "anne" diyecekti. Arda, Kılıç, Emir, Rüzgar, Nisa, Kumsal ve Beren... Hepimiz kapıda şakalaşarak içeri daldık.
Mutfakta tencere kaynıyordu, buharı camları buğulandırmıştı ama o her zamanki neşeli ses yoktu. Bir sessizlik vardı; insanın tenini ürperten, "burada bir şeyler yanlış" diyen o sağır edici sessizlik...
"Anne?" diye seslendi Arda. Cevap gelmedi.
Yavaşça annemin odasına doğru yürüdük. Kılıç kapının kulpunu tuttu, bir an duraksadı. O keskin sezgileriyle bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı ama belli etmedi. Kapıyı usulca araladı.
Oda, batan güneşin turuncu ışığıyla yıkanıyordu. Ama yatağın üzerindeki o manzara, güneşin tüm sıcaklığını söküp aldı ruhumuzdan. Annem, bembeyaz geceliğiyle yatağında öylece yatıyordu. Kalbinin tam üzerinde, kabzası işlemeli gümüş bir bıçak... Beyaz çarşaflar, göğsünden sızan kanla devasa bir gelincik tarlasına dönmüştü.
Annenin gözleri hafifçe aralıktı, sanki son saniyede birine bir şey söylemek istemiş ama nefesi yetmemiş gibi.
Yankı bir anda dizlerinin üzerine çöktü. Hiç ağlamadı, sadece o pürüzsüz yüzü mermer gibi dondu kaldı. On yıl beklediği kavuşma, soğuk bir çelikle kesilmişti.
Bıçağın kabzasında ise o imza vardı: Küçük bir metal plaka üzerine kazınmış, kanla kaplı bir "S" harfi. Ama bu Soylu'nun "S"si miydi, yoksa başka bir celladın mı? Babası ölmüştü, peki bu miras kimden kalmıştı?
Kılıç, odanın içine girmek yerine eşikte durup gözleriyle her yeri taradı. Mafya geçmişi olmayabilirdi ama yaşadığı onca tehlike onu bir dedektif kadar dikkatli yapmıştı.
Pencerenin perdesindeki hafif bir yırtık... Masanın üzerindeki su bardağının yanındaki ıslak bir parmak izi... Kılıç bir şeylerden çok ciddi şüpheleniyordu. Bakışları Yankı'nın sırtına, sonra da koridordaki Emir ve Rüzgar'a kaydı. Katil uzaklaşmış olamazdı. Ama bunu kimseye belli etmedi; sadece çenesini sıktı ve yanıma gelip elimi tuttu.
"Dokunmayın hiçbir şeye," dedi Kılıç, sesi buz gibiydi. "Bunu profesyonel biri yapmış. Kimseye haber vermeden önce evi kilitlememiz lazım."
Emir ve Rüzgar, kızların ağlamalarını susturmaya çalışırken kapıyı kapattılar. Kimse korkup kaçmadı. Biz bir aileydik, bir kardeştik. Nisa ve Kumsal, annemin yanına çöküp üzerini o kanlı çarşafla usulca örttüler.
"Bunu kim yaptıysa..." dedi Arda, sesi hırıltılı bir öfkeyle çıkarak. "Dünyanın öbür ucuna da gitse, o bıçağı ona iade edeceğiz."
Yankı ayağa kalktı, cebinden o kütüphanede bulduğu defteri çıkardı. Defterin son sayfasında, annemin el yazısıyla henüz kurumamış bir not vardı: "Geldiler. Anahtarı benden alamayacaklar."
