25. bölüm · Kıyıya vuran dalga
İhanetin tadı
Zeytinlikteki o hırslı ve şüphe dolu hava, benim dudaklarımdan dökülen her kelimeyle bir anda dondu. Kılıç’ın o sorgulayan bakışları, Arda’nın merakı, Yankı’nın hesaplamaları... Hepsi, ruhumun en karanlık odasından dışarı fırlayan o devasa gerçeğin altında ezildi.Sesim artık o "soğuk lider" sesi değildi; bu sefer sesim, mezardan çıkan bir ölünün fısıltısı kadar hırıltılı ve yakıcıydı.
"Neden mi daha fazlasını biliyorum?" dedim, Kılıç’ın tam gözlerinin içine bakarak. "Çünkü ben sizin geçtiğiniz o kapılardan geçmedim Kılıç. Ben o kapıların altındaki kan gölünde boğuldum."Masaya, titreyen ama buz gibi ellerimle dayandım. Omuzlarım dikti ama içimdeki o yıkımın ağırlığını ilk kez hepsine hissettirdim."Siz kolay şeyler yaşamadınız, hiçbiriniz... Ama ben? Ben size nazaran cehennemin en dibinde, Malik'in bizzat kucağında büyüdüm. O 'varis' dediğiniz şey, bir taht değil; bir işkence tezgahıydı. Tecavüze uğradım, taciz edildim, defalarca vuruldum, yerlerde sürüklendim..."Bakışlarımı Nisa’nın dezenfektandan kızarmış ellerine, Arda’nın yaşlı gözlerine çevirdim."Sizden farkım ne biliyor musunuz? Malik sizi 'parçalar' olarak tasarladı... Ama beni bizzat bitirdi. Ben bittim! Bir cesetten farkım kalmamıştı. Onlar, bitmiş bir ölüden yeni bir insan canlandırmaya çalıştılar. Duygularımı söküp atmalarının sebebi buydu; çünkü bir ölünün hissetmeye hakkı yoktu. Hatırlıyorum, çünkü her bir darbenin, her bir tacizin izi beynime birer 'güvenlik protokolü' olarak kazındı. Ben o sistemleri sadece izlemedim, o sistemlerin bir parçası olarak öldüm ve yeniden doğdum."
Kılıç, bir adım geri gitti. Yüzündeki o şüphe yerini dehşete ve devasa bir pişmanlığa bıraktı. O an, benim "neden hissetmediğimi" değil, "nasıl hala nefes alabildiğimi" sorgulamaya başladı. Elimdeki o görünmez yaraların derinliği, onun simetri takıntısını bile yerle bir etmişti."İnci..." diye fısıldadı Kılıç, sesi kırılmış bir cam gibi çıktı. "Biz... biz bilmiyorduk. Seni koruduğunu, bizi izlediğini sanmıştık...""Korumak mı?" dedim, acı bir tebessümle. "Ben sizi korumak için değil, Malik’in bende yarattığı o 'mükemmel boşluğu' doldurmak için yaşadım. Şimdi anladın mı Kılıç? Neden ağlayamadığımı, neden sarılamadığımı, neden sadece plan yapabildiğimi? Çünkü bir ölüye sarılamazsın."
İlk kez gerçeği, tüm çıplaklığı ve iğrençliğiyle önlerine sermiştim. Omuzlarımdaki o "liderlik" yükü artık bir taş değil, bir kan gölüydü. Beynimdeki veriler bir anlığına sustu; sadece Kılıç’ın bana uzanmak isteyen ama korkudan titreyen elini görüyordum
Kılıç bana doğru bir adım atmak istedi, elleri havada asılı kaldı; sanki bana dokunursa camdan bir kule gibi tuzla buz olacağımdan korkuyordu. Ama ben, içimdeki o yıllanmış, kilitli volkanı serbest bırakmıştım bir kere.Bakışlarımı bir bıçak gibi Arda’ya çevirdim. Arda, benim o buz gibi halimin altındaki bu kor ateşi ilk kez görüyordu.
"Neden yıllardır bir damla yaş dökemediğimi sanıyorsun Arda?" diye gürledim. Sesim zeytin ağaçlarının yapraklarını titretecek kadar hırslı ve yaralıydı. "Neden bir kez olsun sizinle birlikte ağlayıp rahatlamadığımı sanıyorsunuz?"Arda bir adım geri gitti, dudakları titredi. Cevap veremedi."Çünkü bu gözler ağlamaya layık görülmedi!" dedim, parmağımla kendi gözlerimi işaret ederek. "O laboratuvarın karanlık odalarında, canımı her yaktıklarında, ruhumu her parçaladıklarında bana 'Ölüler ağlamaz' dediler. Acı çekmeye, tecavüze uğramaya, vurulmaya layık görüldüm ama o acıyı bir damla yaşla dışarı atmaya layık görülmedim ben!" "Ben yaşamaya bile layık görülmedim," diye devam ettim, sesim hıçkırıkla karışık bir öfkeye dönüştü. "Onlar beni sadece bir 'deney alanı' olarak gördüler. Bitmiş, tükenmiş bir ölüden bir 'insan' canlandırmaya çalışırken, insana dair ne varsa benden söküp aldılar. Şimdi bana neden hatırlıyorsun diye sormayın... Unutmak bir lükstür ve ben o lükse hiçbir zaman sahip olamadım."
Kılıç daha fazla dayanamadı. Benim o hırsla titreyen, her an patlayacakmış gibi duran bedenime baktı. Artık karşısında bir "lider" ya da "varis" yoktu; karşısında parçalanmış, ruhu kanayan o küçük kız çocuğu vardı.Arda başını öne eğip hıçkırıklara boğulurken, Kılıç aramızdaki o son mesafeyi kapattı. Hiçbir şey demedi. Soru sormadı. Sadece, sanki dünyanın en kıymetli ve en kırılgan varlığını tutuyormuş gibi ellerini omuzlarıma koydu.Önce duraksadım. Beynimdeki veriler bir anlığına hata verdi: Yabancı temas, koruma kalkanı aktif değil, sistem çöktü. Ama Kılıç pes etmedi. Beni yavaşça, sarsılmamdan korkarak göğsüne çekti ve kollarını etrafıma sardı.Başım onun göğsüne değdiğinde, Kılıç’ın kalp atışlarını duydum. Yankı’nın saydığı o saniyeler durdu, Arda’nın küfürleri dindi. Kılıç’ın sıcaklığı, benim o buz tutmuş ruhuma değen ilk gerçek sıcaklıktı."Geçti..." diye fısıldadı Kılıç, saçlarımı koklayarak. "Artık yalnız değilsin. Ağlamana gerek yok, biz senin yerine de ağlarız. Sen artık ölmek zorunda değilsin İnci. Bizimlesin."
O an, onca yıldan sonra ilk kez beynimdeki analizler sustu. Omuzlarımın sarsıldığını hissettim. Gözlerimden yaş gelmiyordu belki ama içimdeki o taşlaşmış kuyu ilk kez çatladı. Kılıç’ın kollarının arasında, hayatımda ilk kez "güvende" olmanın ne demek olduğunu, o mekanik olmayan duygunun sıcaklığını hissettim.
o hırslı, yaralı ve yakıcı itirafların ardından dünya bir anlığına durdu. Kılıç’ın kolları etrafıma sarıldığında, yıllardır içimde buz tutmuş o devasa kütlenin çatırdadığını hissettim. Kalp atışları kulağımda ritmik bir davul gibi yankılanıyordu; Yankı’nın sayıları gibi değil, hayata dair sıcak bir kanıt gibi.
Kılıç, başımı göğsüne bastırırken dudaklarını saçlarıma yaklaştırdı. Sesi titriyordu ama kelimeleri birer yemin gibi keskindi."Seni ne pahasına olursa olsun o cehennemden kurtaracağım İnci," diye fısıldadı, sadece benim duyabileceğim bir tonda. "Seni öldürüp yeniden canlandıran o elleri tek tek kıracağım. Artık lider değilsin, varis değilsin... Sadece İnci’sin. Ve yemin ederim, seni bir daha kimsenin incitmesine izin vermeyeceğim."O an, Kılıç’ın kollarının arasında bir şey oldu. Yıllardır her saniyeyi kaydeden, her veriyi analiz eden zihnim bir anda "Aşırı Yükleme" uyarısı verdi. Duygular, itiraflar, tacizlerin ağırlığı ve Kılıç’ın o beklenmedik şefkati... Beynim bu kadar "insani" veriyi işleyemedi.Görüşüm bulanıklaştı. Zeytin ağaçlarının yeşili kararmaya, Arda’nın hıçkırıkları uzaklaşmaya başladı. Kılıç’ın göğsündeki o sıcaklık, yerini derin bir boşluğa bıraktı."Kılıç..." diyebildim sadece. Sesim kendi kulağıma bile yabancı, çok uzaklardan geliyordu.Dizlerimin bağı çözüldü. Kılıç, bedenimin ağırlaştığını fark edip beni daha sıkı kavradı ama bilincim çoktan o kilitli kapıların ardına, karanlığın huzuruna sığınmıştı. Yıllardır uyumayan zihnim, bu ağır duygusal enkazın altında ilk kez pes etti.
"İnci!" Kılıç’ın bağırışı zeytinlikte yankılandı. Beni yavaşça yere yatırırken elleri yüzümü kavradı. "Yankı! Nisa! Buraya bakın, bayıldı!"Arda, gözyaşlarını silerek yanımıza fırladı. "İnci, İnci aç gözünü! Ne oldu lan, ne yaptınız ablama?"Yankı, elindeki tableti fırlatıp yanımıza çöktü. Hemen nabzıma baktı. "Nabzı çok hızlı... Beyni bu kadar travmayı ve duyguyu aynı anda kaldıramadı. Bir 'sistem koruması' bu. Zihni kendini kapattı."Nisa, titreyen elleriyle cebinden bir kolonya çıkardı ama elleri hala titriyordu. "O kadar çok şey anlatmış ki... O kadar çok acı... Nasıl dayandı bunca yıl?"
Kılıç, yerde baygın yatan İnci’nin solgun yüzüne baktı. O an, o masadaki "kuzu" tamamen öldü. Kılıç’ın gözlerinde artık sadece saf, soğuk ve planlı bir intikam vardı. İnci’nin elini tuttu ve buz gibi bir sesle ekibe döndü."Hazırlanın," dedi Kılıç. "Yankı, o parsel numaralarını kontrol et. Nisa, yanına ne kadar tıbbi malzeme varsa al. Arda, sus ve sadece dediklerimi yap. İnci uyandığında, ona bittiğini söylemeyeceğiz. Bizzat bitirmeye gideceğiz."
●●♤●●
Odanın içinde yankılanan kilit sesini duyduğum an, zihnimdeki o kusursuz makine parçalandı. Kılıç, Arda, Yankı... Beni korumak için, o "kırılgan" gördükleri kızı bu dört duvarın arasına hapsetmişlerdi. Ama unuttukları bir şey vardı: Bir ölüyü hapsedemezdiniz.
Gözlerim kontrolsüzce seğirmeye başladı. Görüşüm bulanıklaşıyor, onca yıl içime gömdüğüm o kirli anılar boğazıma tırmanıyordu. "Beni buraya hapsedemezsiniz!" diye bağırdım, sesim kendi kulağıma bile bir canavarın hırıltısı gibi geldi. "Lanet olsun size! Hepinize!"Ağzımdan çıkan her küfür, ruhumdaki o barajın yıkılışının sesiydi. Duvardaki boy aynasına baktım; orada gördüğüm o "lider" figüründen nefret ettim. Yumruğumu tüm gücümle aynanın tam ortasına indirdim. Ayna binlerce parçaya ayrıldı. Nefes nefese, aynadaki o paramparça yüzüme baktım. "Yapabilirim," diye fısıldadım, gözlerim bir delinin kararlılığıyla yanıyordu. "Ben bittim, ben öldüm... Ölüler acı çekmez!"Yerden jilet kadar keskin, devasa bir ayna parçasını kaptım. Gözümü bile kırpmadan odanın camına fırlattım. Cam patlayıp bahçeye dökülürken hiç düşünmeden o keskin kırıkların arasından dışarı fırladım.
Yere çakıldığımda sol bacağımda keskin bir yanma hissettim. Aşağı baktığımda, bembeyaz pantolonumun saniyeler içinde koyu bir kırmızıya boyandığını gördüm. Camlar etimi boydan boya yarmıştı ama umurumda bile değildi. O kan, yaşadığımın değil, intikamımın kanıtıydı. Topallayarak, her adımda yere kan damlatarak zeytinliğin çıkışına doğru koşmaya başladım.Tam o sırada tanıdık bir ses duydum. Çocukluğumun o puslu hatıralarından kopup gelen bir ses..."Hadi hanımım, buralar artık emniyetli değil, uzaklaşalım," diyordu bir adam.Bir ağacın arkasına sindim. Gözlerime inanamıyordum. Dondurmacı Amca’yı gördüm; hani o her şeyin başladığı günlerde yanımızda olan adamı. Ve yanında... Annemi."Anne?" diye fısıldadım ama sesim rüzgarda kayboldu. Dondurmacı Amca, annemi nazikçe bir arabaya bindirip uzaklaştırdı. Sonra arkasına dönüp, doğrudan saklandığım ağacın arkasına baktı. Sanki orada olduğumu en başından beri biliyordu.
"Gel buraya küçük kız," dedi dondurmacı, sesi hem şefkatli hem de karanlıktı. Yanına gittim. Titreyen elime dondurma arabasının anahtarlarını tutuşturdu. "Bu seni oraya götürecek. Onlar gitti, ama bu hesabı kapatacak olan sensin."Avucuma küçük, buruşmuş bir kağıt sıktı. Üzerinde sadece koordinatlar yazıyordu: Laboratuvarın gizli girişi."Diğerleri önden gitti," dedi adam gözlerimin içine bakarak. "Ama kapıyı sadece sen açabilirsin."Dondurma arabasının motorunu çalıştırdım. Sol bacağımdan süzülen kan pedala damlıyordu. Kılıç ve diğerleri beni korumak için geride bırakmıştı ama benim olmadığım bir intikam, yarım kalmış bir infazdı. Kendi ölüm fermanımı imzalamaya gidiyordum.
Pedala bastıkça sol bacağımdan süzülen kanın sıcaklığını hissediyordum ama zihnimdeki o soğuk makine artık tamamen kontrolden çıkmıştı. Dondurma arabasının o tanıdık, neşeli melodisi bozuk bir plak gibi cızırtıyla çalarken, direksiyonu sıkıca kavradım. Gözlerim yoldaydı ama ruhum çoktan o laboratuvarın karanlık koridorlarına varmıştı.
Virajı aldığımda, önümde Kılıç ve diğerlerinin olduğu siyah arazi aracını gördüm. Beni korumak için geride bıraktıkları, o güvenli sandıkları hızla ilerliyorlardı. Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi. "Beni koruyamazsınız," diye fısıldadım.Vitesi sertçe büyüttüm. Bir ölüyü koruyamazlardı.Dondurma arabası, sanki içindeki o küçük kızın öfkesiyle şahlandı. Motorun kükreyişiyle birlikte onları sollamaya başladım. Yanlarından geçerken Kılıç ile göz göze geldik. Şoktan büyümüş gözleriyle bana baktığını, direksiyonu nasıl sıktığını gördüm. Yan camdan benim boynuma ve kafama bakıyordu; yüzündeki o dehşet ifadesi her şeyi anlatıyordu.Onları geride bırakıp gaza daha da yüklendiğimde, elim istemsizce dikiz aynasına gitti. Aynayı kendime çevirdim ve gördüğüm manzarayla bir an nefesim kesildi.Aynada gördüğüm kişi ben değildim. Kafamın yanından ve boynumdan aşağı sicim gibi kan süzülüyordu. Cam kırıkları etimi o kadar derin kesmişti ki, beyaz gömleğim tamamen kana bulanmıştı. Yüzümün yarısı kırmızı bir maskeyle örtülmüştü. Boynumdaki o derin kesikten akan kan, direksiyonun üzerine damlıyordu."Tanrım," diye fısıldadım ama hemen ardından o sesi duydum. Malik'in o iğrenç sesini: "Ölüler ağlamaz, ölüler hissetmez."Aynadaki o kanlı yüzüme bakarak fısıldadım: "Ölüler ölemez."
Aynayı sertçe eski haline çevirdim. Bacağımın sızlaması, boynumdaki o yakıcı acı... Hepsi sadece birer 'veri'ydi artık. Kılıç arkamdan selektör yapıyor, durmam için kornaya basıyordu ama ben duramazdım. Ben bu hikayenin hem kurbanı hem de celladıydım.Koordinatların gösterdiği o paslı, devasa metal kapının önüne geldiğimde dondurma arabasını sert bir frenle durdurdum. Kapının üzerindeki o eski amblemi gördüğüm an, beynimdeki tüm o kilitli dosyalar bir anda açıldı.Arabadan indiğimde yerdeki tozlar kanımla çamura dönüştü. Topallayarak kapıya yaklaştım. Arkadan Kılıç'ın aracının fren sesini duydum."İnci! Dur! Yalvarırım dur!" diye bağırdı Kılıç arabadan fırlayarak.Ona dönmedim bile. Elimi kapının yanındaki biyometrik tarayıcıya koydum. Cihaz, üzerindeki kanı algılayıp kırmızı bir ışık yaktı ama sonra sesimi duymak için o soğuk mekanik sesini çıkardı.
"Kılıç," dedim kapıya bakarak. "Burası benim mezarım. Ve bir ölünün mezarına girmesi için kimseden izin almasına gerek yok."
Paslı, devasa kapı gıcırdayarak açıldığında bizi korumalar ya da askerler değil, geçmişin hayaletleri karşıladı. İçerisi zifiri karanlıktı ama her yerde, tavanlardan sarkan onlarca beyaz önlük vardı. Benim çocukluğumda giydiğim, üzerindeki denek numaraları hala seçilebilen o kanlı, kirli beyaz önlükler... Rüzgarda sallanan cesetler gibi duruyorlardı.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Sol bacağımdaki, kafamdaki ve boynumdaki kanlar yere sızarken, "Burası benim mezarım," diye fısıldadım. Kontrolümü tamamen kaybetmiştim. Elimi cebime attım, o kaza esnasında yanıma aldığım, aynadan kalan en keskin cam parçasını çıkardım."Bitti," dedim, gözlerimden yaş gelmiyordu ama ruhum hıçkırıyordu. "Bir ölüyü ikinci kez öldüremezsiniz ama ben bu sefer kendim gideceğim."Camı bileğime tam bastıracaktım ki, laboratuvarın o soğuk, metalik duvarlarından Malik'in o her şeyi bilen, o iğrenç sesi yankılandı:"Ölüler ölemez İnci. Ve sen... sen benim en kusursuz eserimsin. Kendi sonunu yazmana izin vereceğimi mi sandın?"Gözlerim karardı. Vücudumdaki kan kaybı ve Malik’in sesinin yarattığı o travmatik şok birleşti. Cam parçası elimden düştü ve ben yine o dipsiz karanlığa yuvarlandım.
••♤••
Gözlerimi açtığımda kollarımın ve bacaklarımın soğuk bir metal sandalyeye bağlı olduğunu hissettim. Karşımda devasa bir cam bölme ve üzerinde bir hoparlör vardı."Hoş geldin varis," dedi Malik'in sesi hoparlörden. "Arkadaşlarının senin için ne kadar 'değerli' olduğunu görmek istedim. Onları senin kusurlarınla eğitiyorum."Kafamı kaldırdığımda camın arkasındaki odayı gördüm. Kalbim o an durdu.Kılıç: Bir masaya bağlanmış, elleri kelepçeli. Önünde onlarca eğri büğrü duran nesne, yamuk tablolar ve asimetrik eşyalar var. Kılıç çıldırmış gibi debeleniyor, o yamukluğu düzeltemediği için nefes nefese kalmış, simetri krizi geçiriyordu.Nisa: Odanın bir köşesinde, üzerine pislikler ve iğrenç sıvılar boşaltılırken, Malik'in maskeli adamları ona o eski, kirli temaslarla yaklaşıyordu. Nisa çığlık atıyor ama temizlenemiyordu.Arda: Hoparlörlerden kulağına en ağır küfürler, en pis hakaretler binlerce desibel sesle veriliyordu. Arda kulağını kapatmaya çalışıyor ama başaramıyordu.
Yankı ise bir köşede diz çökmüştü. Gözleri boşluğa bakıyordu ama dudakları durmadan hareket ediyordu. Malik onun sadece sayı saydığını sanıyordu ama ben... ben onun ne yaptığını anladım."24-9-11... 3-1-13... 7-5-3-9..." diye mırıldanıyordu Yankı.Kameradan ona bakarken zihnimdeki o analiz motoru saniyeler içinde çalıştı. Bu sayılar rastgele değildi. Bu, Malik'in bana çocukken öğrettiği o eski koordinat ve frekans şifrelemesiydi.
24-9-11: Sandalyemin altındaki acil durum mandalı.
3-1-13: Camın sağ köşesindeki havalandırma boşluğu.
7-5-3-9: Sistemi çökertecek olan ana elektrik panosunun konumu.
Yankı sayıların arasına fısıltıyla bir kelime sıkıştırdı: "Analiz et İnci. Ölmediysen... bizi bu sayıların içinden çıkar."
Bileklerimdeki acıyı hissetmeyi bıraktım. Sol bacağımdaki kanama durmuştu ama içimdeki o intikam ateşi tüm laboratuvarı yakacak kadar büyümüştü. Yankı bana anahtarı vermişti. Şimdi o kilitli kapıları, Malik'in üzerine yıkma vaktiydi.
