31. bölüm · Kıyıya vuran dalga

Sessiz çığlık

Iam_zynap ~

Geminin burnu karanlık sulara gömülmeye başlarken, Kılıç’ın ağır gövdesini omzuma aldım. Attığı her adımda acıyla inliyor, kanı kıyafetlerime bulaşıyordu. Güverteye, filikaların olduğu o son çıkış noktasına ulaşmamıza sadece metreler kalmıştı.Tam o sırada, geminin dört bir yanındaki hoparlörlerden gelen cızırtılı bir ses, dalga seslerini ve patlamaları bastırdı. Bu ses dijital bir kayıt değildi; canlı, kanlı ve buz gibi bir otoriteye sahipti.

"Zamanlama duygun hala mükemmel Kılıç," dedi ses.Kılıç, adımlarını bir anda durdurdu. Sanki o devasa kiriş tekrar üzerine düşmüş gibi sarsıldı. Gözleri boşlukta bir noktaya sabitlendi, nefesi boğazında düğümlendi. Bu ses, yıllarca rüyalarında duyduğu, toprağın altında sustuğunu sandığı sesti."Baba?" diye inledi Kılıç. Sesi, az önceki o savaşçı adamın değil, küçük bir çocuğun çaresizliğiyle titriyordu."Beni hayal kırıklığına uğrattın oğlum," dedi Yavuz Soykan. Sesinde en ufak bir pişmanlık ya da sevgi kırıntısı yoktu. "Bir deney uğruna, kendi kanını, Soykan adını silmeye mi çalıştın? O kız için kendini feda etmen... Seni bir asker olarak yetiştirmiştim, bir kurban olarak değil."Kılıç, hoparlörlerin olduğu tavana doğru başını kaldırdı. Yaralı koluna rağmen yumruklarını sıktı. "Neredesin?" diye bağırdı, ağzından kanlı bir tükürük fırlarken. "Karşıma çık! Neden o çocukları topluyorsun? Neden yaşıyorsun?""Yaşıyorum çünkü dünya hala benim gibi mimarlara ihtiyaç duyuyor," dedi Yavuz Soykan, alaycı bir tonla. "Çocuklar ise geleceğin Pusatları, Soykanları olacak. Onları harcamıyorum Kılıç, onları 'evrimleştiriyorum'. Tıpkı Malik’in sana yaptığı gibi, ama daha kusursuzca."

Hoparlörden gelen bir gülüşün ardından ses kesildi ve gemi büyük bir gürültüyle yana yattı. Sular artık ayak bileklerimize ulaşıyordu. Kılıç’ın gözlerindeki o vicdan azabı, yerini saf, katıksız bir yıkıma bıraktı. Babası sadece yaşıyor olmakla kalmıyor, uğruna savaştıkları her şeye karşı bir canavar gibi duruyordu."İnci," dedi Kılıç, bakışlarını bana çevirerek. Gözleri artık yaşlı değil, simsiyah bir kararlılıkla doluydu. "Beni filikaya bırak ve git. Onu bulmam lazım. O hala bu gemide olabilir.""Saçmalama!" diye bağırdım, onu daha sıkı kavrayarak. "Gemi batıyor Kılıç! O ses gemiden değil, bir uydudan geliyor olabilir. Seni burada ölüme terk etmeyeceğim!""O benim babam!" diye gürledi Kılıç, acısını unutmuş gibi beni itmeye çalışarak. "Onunla ben yüzleşmeliyim!""O senin baban değil!" dedim, tam gözlerinin içine bakarak. "O, senin ve o çocukların geleceğini çalan bir suçlu. Ve şu an ölmene izin verirsem, o kazanacak."Tam o anda, üzerimizdeki devasa projektör yanıp sönmeye başladı. Rehber’in helikopteri tepemizdeydi. Halat aşağı sarkarken, Kılıç son bir kez geminin karanlık koridorlarına baktı. Babasının hayaleti her köşe başındaydı.

Kılıç’ı halata bağladığımda bilincini kaybetmek üzereydi. Helikoptere çekilirken gemi büyük bir gürültüyle sulara gömülmeye başladı. Yavuz Soykan’ın sesi hala kulaklarımda yankılanıyordu:
"Beni hayal kırıklığına uğrattın."Helikopterin içine çekildiğimizde, Kılıç kanlar içinde yere uzandı. Elimi sıkıca tuttu."Onu bulacağız değil mi?" diye fısıldadı."Bulacağız," dedim, helikopterden batan geminin yarattığı o devasa anaforu izlerken. "Ve bu sefer, onu gerçekten toprağa biz gömeceğiz."

Helikopterin pervaneleri gecenin karanlığını döverken, Kılıç’ın bilinci yavaş yavaş kapanıyordu. Ancak dudaklarından dökülen sayıklamalar, fiziksel yaralarından daha derindi. Sürekli aynı şeyi mırıldanıyordu: "Eski bahçe... Kırmızı kapı... Anahtar zeytinin altında."Kılıç hastanede yoğun bakıma alındığında, Rehber (Dondurmacı Amca) ve ekibin geri kalanıyla birlikte operasyon odasında toplandık. Yavuz Soykan’ın hayatta olması, tüm oyunun kurallarını değiştirmişti.

"Kılıç’ın sayıklamalarını kaydettim," dedim, masaya dijital ses dosyasını bırakarak. "Yavuz Soykan bir sonraki hamlesini Kılıç’ın çocukluğuna gizlemiş olabilir. Kılıç’ın büyüme sürecine dair her şeyi deşifre etmemiz lazım."Yankı, Kılıç’ın eski aile kayıtlarını ve silinmiş dijital ayak izlerini ekrana yansıttı. Karşımıza çıkan görüntüler, Kılıç’ın neden bu kadar disiplinli ve simetri takıntılı olduğunu açıklar nitelikteydi: Kılıç daha yedi yaşındayken, babası Yavuz Soykan tarafından ağır bir askeri disiplinle eğitiliyordu. Videoda Yavuz’un sesi duyuluyor: "Bir Soykan hata yapmaz Kılıç. Eğer o taş yerinden oynarsa, tüm dünya yıkılır." Kılıç’ın çocukluğunun geçtiği yer, aslında şu an sığındığımız zeytinliğin çok uzağında olmayan eski bir aile mülküydü. Ama o mülk, kayıtlarda "yangın sebebiyle yok oldu" olarak görünüyordu.

"Kılıç 'kırmızı kapı' dedi durdu," dedi Kumsal, görüntülerdeki eski bir fotoğrafı büyüterek. "Bakın, bu fotoğraftaki evin bodrum katında kırmızı bir kapı var. Ve bu kapı, Kılıç’ın babasıyla en son görüldüğü yer."Anladım ki Yavuz Soykan, oğlunun zihnine bir "tetikleyici" yerleştirmişti. Kılıç’ın simetri takıntısı aslında bir şifreleme yöntemiydi. Eğer eşyaların yerini belli bir düzene göre değiştirirse, babasının gizli sığınağının koordinatlarına ulaşabilirdi.

Kılıç gözlerini açtığında başında ben vardım. Kolundaki serumlara ve sargılarına rağmen hemen kalkmaya çalıştı."Sakin ol Bay Soykan," dedim, elini yatağa sabitleyerek. "Babandan kaçamazsın ama onu yakalayabilirsin. 'Eski bahçe' neresi Kılıç? O kırmızı kapının ardında ne var?"Kılıç bir an sustu, gözleri uzaklara daldı. O sert yüz ifadesi, yerini büyük bir hüzne bıraktı. "O kapı... benim çocukluğumun bittiği yer İnci. Babam beni oraya kapatır, saatlerce karanlıkta bir nesnenin yerini ezberletirdi. Eğer milimlik bir hata yaparsam...""Eğer milimlik bir hata yaparsan, canın yanardı," diye tamamladım cümlesini. "Simetri takıntın bir hastalık değil Kılıç, o senin hayatta kalma mekanizmanmış."Kılıç derin bir nefes aldı. "O evin altında babamın gizli bir sunucusu var. Malik'ten bile sakladığı 'Gölge Protokolü'. Eğer o sunucuya ulaşırsak, Yavuz Soykan'ın tüm çocuk pazarını ve bir sonraki hedefini bulabiliriz."

Tam o sırada Kılıç’ın kalp monitörü hızla ötmeye başladı. Kapıdaki güvenlik görevlileri bir anda yere yığıldı. Hastane koridorunda o tanıdık, ağır ve duygusuz adımlar duyuldu.
Kaya...
Gemi patlamasından sağ kurtulmuştu ve yüzünde, yarım kalmış bir işin soğuk kararlılığı vardı. Yavuz Soykan onu, yarım bıraktığı işi geri alması ya da tamamen susturması için göndermişti.

Kaya hastane odasının kapısını o devasa gövdesiyle yıkar gibi girdiğinde, odadaki hava bir anda buz kesti. Kılıç yatakta hareket etmeye çalıştı ama acıyla inledi."Yat yerinde Bay Soykan," dedim, sesimdeki o Sıfır Noktası soğukluğunu geri çağırarak. "Bu dans benim."Masadaki cerrahi makası kaptığım gibi Kaya’nın üzerine atıldım. O duygusuz, yara izleriyle dolu yüzüne, tam gözünün ortasına nişan aldım. Ama Kaya, insanüstü bir refleksle bileğimi yakaladı. Eli çelik bir kelepçe gibiydi."Seni o gemide bitirmeliydim, küçük deney," dedi Kaya. Sesi mekanik bir hırıltı gibiydi, acı hissetmiyordu ama öfke duyabiliyordu. "Müzayedeci senin için iyi bir fiyat biçecekti.""Müzayedeci şu an balıklara yem oluyor Kaya,"
diyerek bileğimi kurtarmaya çalıştım ama milim kıpırdatamadım. Diğer elimle nabız ölçer cihazını kapıp kafasına geçirdim. Cihaz paramparça oldu ama Kaya’nın başı bile dönmedi."Hırslısın..." dedi Kaya, aniden yüzüme doğru eğilerek. O boş bakışlarında tuhaf, ürpertici bir pırıltı belirdi. Bileğimi tutuşunu biraz gevşetti ama beni duvara yasladı. "Bu hırsını takdir ediyorum. Belki de Yavuz Soykan seni bana 'ödül' olarak verir, ne dersin? Benimle savaşmak yerine, benimle 'tanışmak' istemez misin?"Kaya, yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı, dudaklarında çarpık, midesi bulandırıcı bir gülümseme vardı. Bu bir flört değildi, bu bir canavarın avıyla oynamasıydı.
O an midem bulandı ama Sıfır Noktası analizim devreye girdi. Duygusuz bir adamın flört etmeye çalışması, onun en büyük zayıflığıydı: Kontrolü kaybetmek."Seninle tanışmak mı?" dedim, sesimi kasıtlı olarak yumuşatarak ve gözlerinin içine bakarak. "Belki de haklısın Kaya..."Kaya’nın gardı saniyelik bir gafletle düştü. O anı kaçırmadım. Boştaki elimle duvarda asılı duran, içi dolu oksijen tüpünü kaptım ve tüm gücümle suratına geçirdim. Metalin kemiğe çarpma sesi odada yankılandı.
Kaya sendeleyerek geriledi. Burnundan ve ağzından kan fışkırıyordu ama hala ayaktaydı ve acı hissetmiyordu."Süslü lafların sökmez bana pislik!" diye gürledim, oksijen tüpünü fırlatıp üzerine atlarken. "Benimle flört etmeye çalışmak, hayatının en büyük hatasıydı!"Kaya'yı sert bir hamleyle yere serdim. Üzerine çıkıp, bacağımdaki yarayı unutarak, cerrahi makası boğazına saplamak için hamle yaptım. Ama Kaya, o devasa gücüyle beni üzerinden atıp, odadaki tıbbi cihazların üzerine fırlattı.Sırtım elektroşok cihazına çarptığında nefesim kesildi. Kaya, yüzündeki kanı silmeden üzerime gelmeye devam etti.
Kaya, oksijen tüpünün darbesiyle burnundan akan kanı umursamadan, üzerime bir karabasan gibi çöktü. Elektroşok cihazının kablolarına dolanmış halimle kaçacak yerim kalmamıştı. Beni, odanın köşesindeki çelik ecza dolabına sertçe yapıştırdı. Dolabın camı çatladı, sırtıma batan cam kırıklarını hissetmedim bile; çünkü Kaya’nın devasa gövdesi tüm nefesimi kesiyordu.

O boş, cerrahi müdahaleyle hissizleştirilmiş gözlerini yüzüme dikti. Aramızda milimler vardı. Ter ve kan kokusu, hastanenin o keskin dezenfektan kokusuna karışıyordu. Sol eliyle boğazımı sıktı, ama nefesimi tamamen kesmedi; sadece beni sabitledi. Sağ eliyle ise, az önce oksijen tüpünü vurduğum yanağımı, kanlı parmaklarıyla yavaşça okşadı. Bu hareket, sert bir darbeden çok daha ürperticiydi. Ardından kendisini bana bastırdığında onun görebileceğibir şekilde dişlerimi sıktım."Ne oldu, küçük deney?" diye fısıldadı Kaya. Sesi, kulaklarımda uğuldayan bir mekanik gürültü gibiydi. "Az önce çok cesurdun. Şimdi neden kalbin bu kadar hızlı atıyor? Korku mu... yoksa başka bir şey mi?"Kaya, yüzünü boynuma doğru eğdi. Hissiz dudakları cildime değmek üzereydi. Bu, onun "flört" anlayışıydı; avını tamamen köşeye sıkıştırıp, iradesini kırmak. "Yavuz Soykan senin için 'kusurlu' dedi, ama ben kusurları severim. Belki de seni burada bitirmek yerine, bana itaat etmeyi öğretmeliyim."

O an, midemdeki bulantı, "Sıfır Noktası" analizimin en tepe noktasına ulaştı. Korkmuyordum; sadece iğreniyordum ve bu iğrenme, kaslarıma inanılmaz bir güç pompaladı."Sana itaat etmek mi?" dedim, dişlerimin arasından tıslayarak. "Rüyanda bile göremezsin pislik!"Kaya’nın gardı, benim bu direncimle saniyelik bir gaflet yaşadı. O anı kaçırmadım. Boğazımı sıkan elinin altından sıyrılmaya çalışırken, bacağımdaki yarayı unutarak tüm gücümle dizimi, onun en hassas noktasına, apış arasına geçirdim.Kaya, acı hissetmiyordu ama bu darbe dengesini bozdu. Boğazımdaki baskı hafiflediği an, kendimi ecza dolabından geriye doğru fırlattım.

Kaçmaya çalışacağımı sandı; yanıldı. Kaçmıyordum; sadece daha iyi bir vuruş açısı arıyordum. Yerde duran elektroşok cihazının pedallarını kaptım. Kaya, dengesini toplayıp tekrar üzerime atılmak için hamle yaptı. Odev gibi gövdesi, tam üzerime ivme kazanmışken, elektroşok cihazının pedallarını, tüm gücümle ıslak, kanlı göğsüne yapıştırdım."Bu senin 'tanışma' hediyen olsun Kaya!" diye bağırdım ve cihazın düğmesine bastım.Yüksek voltajlı elektrik, Kaya’nın hissiz bedeninden geçerken, odada et kokusu yayıldı. Dev adamın kasları istem dışı kasıldı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Acı hissetmiyordu ama sinir sistemi bu devasa yükü taşıyamadı.Kaya, bir çınar ağacı gibi gürültüyle yere devrildi. Bedeni hala elektrik şokuyla titriyordu.Yerde yatan devasa gövdenin üzerine çıktım. Elimdeki cerrahi makası tekrar boğazına nişan aldım. Nefes nefeseydim, her yerim kan içindeydi ama kazanmıştım.

Kaya yerde elektrik şokuyla sarsılırken, elimdeki cerrahi makası boğazına saplamak için tüm ağırlığımı üzerine verdim. Ancak o devasa cüsse, bilinci kapanmasına rağmen hala bir kaya parçası kadar sertti.Tam o sırada, odanın içindeki o ağır sessizliği yatağın gıcırtısı ve birinin acıyla inleme sesi bozdu."İnci... Çekil oradan!"Başımı çevirdiğimde kanım dondu. Kılıç Soykan, kaburgalarındaki parçalanmış dokuya ve kolundaki askıya rağmen yataktan doğrulmuştu. Yüzü, acıdan çok saf bir nefretle griye dönmüştü. Serum hortumlarını tek bir hamleyle söküp attı; elinden akan kan yere damlarken o her zamanki "Pusat" disipliniyle ayağa kalktı.Kaya, sistemine giren yüksek voltajın etkisinden çıkmaya başlamıştı. Dev elleriyle boğazıma yapışmak için hamle yapacaktı ki, Kılıç bir aslan gibi üzerimize atıldı.

Kılıç, yaralı kolunu umursamadan Kaya'nın arkasına geçti. Sağlam kolunu dev adamın boynuna bir kement gibi doladı. Omuzlarındaki sargılar patlamış, dikişlerinden kan sızmaya başlamıştı ama o an Kılıç acıyı hissetmiyordu. O sadece, babasının gönderdiği bu canavarı yok etmeye odaklanmıştı."Babam seni benim üzerime mi saldı?" diye kükredi Kılıç, Kaya'nın boynunu milim milim geriye doğru esnetirken. "Ona söyle, Soykan adı senin gibi bir köleye değil, bana ait!"Kaya, Kılıç'ın yaralı kaburgalarına dirseğiyle sert darbeler indiriyordu. Her darbede Kılıç'ın ağzından kanlı bir hırıltı çıkıyordu ama kolunu bir an bile gevşetmedi."Bırak onu Kılıç! Öleceksin!" diye bağırdım, Kaya'nın bacaklarını kilitlemeye çalışarak."Hayır!" dedi Kılıç, dişlerinin arasından. "Bu herifin simetrisini ben bozacağım!"Kılıç, tüm vücut ağırlığını geriye vererek Kaya'nın boynunu öyle bir açıyla çevirdi ki, odada korkunç bir kemik kırılma sesi yankılandı. Çıt. Kaya'nın o devasa, hissiz bedeni bir anda boşaldı. Kılıç'ın kollarının arasında cansız bir yığın gibi yere yığıldı.

Kılıç, zafer kazanmış bir komutan gibi değil, tükenmiş bir savaşçı gibi Kaya'nın üzerine çöktü. Nefes nefeseydi, gözleri kararıyordu. Yanına diz çöktüğümde başını omuzuma yasladı."Yine... yine çok dağınık bir iş oldu," diye fısıldadı, yerdeki kan gölüne bakarak. Dudaklarının kenarından sızan kana rağmen o hafif, ukala gülümsemesini yüzüne yerleştirdi. "Simetri mahvoldu Küçük Hanım. Ama en azından... seni o pislikten kurtardım.""Sen bir aptalsın Bay ukala," dedim, yaşlar gözlerimden süzülürken. "Kendini öldürüyordun.""Zaten ölüydüm küçük hanım," dedi, bilinci kapanmadan hemen önce. "Sen beni laboratuvardan çıkardığın gün nefes almaya başladım."Kılıç kucağımda bayılırken, hastanenin koridorlarında siren sesleri ve operasyon timinin ayak sesleri yankılanmaya başladı. Yavuz Soykan'ın ilk hamlesini savuşturmuştuk ama savaşın asıl şimdi başladığını biliyordum.

Kaya’nın cansız bedeni odanın ortasında, Kılıç ise kucağımda baygın haldeyken kapı bir anda sertçe açıldı. İçeri girenler, gemiden kurtardığımız o on iki çocuk ve onlara rehberlik eden bizim ekipti (Yankı, Kumsal ve Rüzgar).Çocukları güvenli bir yere yerleştirdiklerini sanıyordum ama gürültüleri duyup peşimizden gelmişlerdi. Kapıdan içeri adım attıklarında gördükleri manzara karşısında hepsi donup kaldı. Duvarlar kan içindeydi, tıbbi cihazlar parçalanmış, Kılıç ve ben ise birbirimize dolanmış, kan revan içindeydik."Aman Tanrım..." diye mırıldandı Kumsal, çocukların gözlerini kapatmaya çalışarak. "Siz ne yaptınız?"
"Sadece... simetriyi düzelttik," dedim güçlükle nefes alarak. Ekip hemen duruma el koydu. Çocuklar hızla güvenli bir araca bindirildi, Kılıç ise gizli bir ambulansla kasabadaki güvenli evimize sevk edildi.

Kaya ile olan o kanlı boğuşmanın ardından eve döndüğümüzde ekip bizi her zamanki gibi karşıladı. Kılıç hemen tedavi altına alınırken, benim içim içime sığmıyordu. Yankı’nın annesinin o binanın altında kaldığını, cansız bedenini gördüğümü ona nasıl söyleyecektim? Bu yükle aynı evde duramadım ve kendimi kasabanın sessiz sokaklarına attım.

Dar sokaklarda yürürken zihnimde sürekli aynı cümleleri kurup bozuyordum: "Yankı, annemizin... o bina çöktüğünde..." Ama kelimeler boğazımda düğümleniyordu. Tam kasaba meydanındaki eski ahşap bankın önüne geldiğimde kalbim duracak gibi oldu.Bankta, üzerinde tozlu hırkasıyla, yorgun ama dimdik bir kadın oturuyordu.
Annemiz?...
Gözlerime inanamadım. "Sıfır Noktası" analizim bile hata verdi; ben o kadını enkazın altında görmüştüm, emindim! Yanına gittim, ellerini tuttum. Sıcacıktı. Yaşıyordu. Onu koluma takıp eve doğru yürürken sanki bir rüyanın içindeydim.Eve girdiğimizde Yankı neşeyle annesine sarıldı. Ekibin geri kalanı için bu çok normal bir manzaraydı; çünkü onlar annesinin öldüğünü hiç düşünmemişlerdi. Sadece Kılıç ve ben o binada ne gördüğümüzü biliyorduk. Kılıç, koltuğundan başını kaldırıp kadına baktığında gözlerinde şimşekler çaktı. Bana baktı, sonra kadına... Tek bir kelime etmedi ama o "simetrik" zihninin içinde fırtınalar koptuğunu biliyordum
Kılıç’ın odasında, ay ışığının altında birbirimize bu kadar yakınken, kalbim sadece flörtün heyecanıyla değil, gördüğüm imkansızlığın ağırlığıyla çarpıyordu. Kılıç, sağlam kolunu belime dolayıp beni kendine çektiğinde, dudakları kulağıma yaklaştı."Bana bak Küçük Hanım," dedi Kılıç, o her zamanki ukala ama korumacı tavrıyla. "O alt kattaki kadın... Yankı ona 'anne' diye sarıldı ama sen o kadını enkazda gördüğünü söyledin. Ve senin yüzündeki o ifadeyi tanıyorum. O kadın anneniz ama sen hiç öyle gibi hissetmiyorsun değil mi?"Başımı yavaşça salladım. "Kılıç, ben onu o binanın altında gördüm. Ölmüştü. Ama şimdi aşağıda çay içiyor. Annemizin öldüğünü sadece sen ve ben biliyoruz. Bu durum hiç simetrik değil, değil mi?"Kılıç tam cevap verecekken, elimi boynuna götürdüm. Aramızdaki gerilim tırmanırken, Kılıç hafifçe gülümsedi. "Hiç değil... Ama bu gizemi çözene kadar seni yanımdan ayırmayacağım."Tam o sırada odanın köşesindeki gölgeler kıpırdadı.

Karanlığın içinden siyahlar içinde bir siluet süzüldü. Gölge. Kılıç anında beni arkasına alıp masadaki bıçağı kaptı. "Gölge? Buraya nasıl sızdın sen?"Gölge, yüzündeki maskeyi yavaşça yana kaydırdı. Bakışları doğrudan bana, sonra Kılıç’a döndü."Kılıç Soykan... Ve annesini mezarda sanan İnci," dedi Gölge. Sesi bir mezar kadar soğuktu. "Aşağıdaki kadın bir mucize değil, bir mesaj. Yavuz Soykan size bir hediye gönderdi. Ama o hediyenin içinde bir bomba mı yoksa bir anahtar mı var, buna siz karar vereceksiniz."Gölge, cebinden siyah bir zarf çıkarıp masanın üzerine bıraktı. "O kadın... Anneniz... Yavuz Soykan’ın elindeki en büyük kozdu. Onu size geri verdi, çünkü artık ona ihtiyacı yok. Artık elinde çok daha büyük bir oyuncak var."Kılıç dişlerini sıktı. "Ne saçmalıyorsun sen? Babamın derdi ne?"Gölge kapıya doğru geri geri giderken son sözlerini söyledi: "Aşağıdaki kadına dikkatli bakın. O, hatırladığınız kadın olmayabilir."
Gölge odanın karanlığında bir sis bulutu gibi dururken, Kılıç’ın eli masadaki bıçağı daha sıkı kavradı. Arda’nın da bu sırra dahil olması, evin içindeki istihbarat ağını iyice karıştırmıştı."Aşağıdaki kadın..." dedi Gölge, sesi odadaki ay ışığını bile titreterek. "Yavuz Soykan’ın size iade ettiği tek şey değil. İnci, Arda senin ve Yankı’nın arasındaki bağı biliyor. Ama asıl soru şu; annen senin kim olduğunu hatırlıyor mu?"Gölge, masaya bıraktığı siyah zarfın üzerine uzun, siyah eldivenli parmağıyla dokundu. "Yavuz Soykan, çocukları sadece 'pazarlamıyor', onları 'yeniden yazıyor'. Anneni de öyle yaptı."

Tam o anda odanın kapısı sertçe açıldı. İçeri giren Arda’ydı. Nefes nefeseydi, gözleri bir bana bir de Kılıç’ın arkasındaki Gölge’ye kaydı."Gölge, buradan hemen git," dedi Arda. Sesindeki otorite, onun da bu karanlık dünyanın bir parçası olduğunu hatırlatıyordu. "İnci ve Yankı arasındaki gerçeği bilmem, senin burada olmanı haklı çıkarmaz. Aşağıdaki kadının kim olduğunu biliyorum ama o kadın... o kadın bizim tanıdığımız anne değil."Kılıç, Arda’ya buz gibi bir bakış attı. "Demek sen de biliyordun Arda. Bu evde simetriyi bozan ne kadar çok gizli ortak varmış."Gölge, bir kahkaha atmadan sadece dudaklarını büzdü ve pencereye doğru süzüldü. "Madem herkes her şeyi biliyor, o zaman annenizle yüzleşme vaktiniz gelmiş demektir. Ama dikkat edin; Yavuz Soykan bir şeyi geri veriyorsa, mutlaka karşılığında daha değerli bir şeyi alacaktır."Gölge, gecenin içine karışıp yok oldu.

Odada derin bir sessizlik hakim oldu. Kılıç yavaşça bıçağı bıraktı ama bakışları hala üzerimdeydi. "İnci," dedi, sesi bu sefer flörtten uzak, tamamen bir koruyucu gibiydi. "Aşağı inip o kadınla konuşmalısın. Arda ve Yankı seni izliyor olacak. Eğer o kadın gerçekten 'yeniden yazılmış' biriyse, bunu ancak sen Sıfır Noktası analizinle anlayabilirsin."Arda yanıma yaklaştı, elini omzuma koydu. "Kardeşim..." dedi ilk kez bu kadar net bir şekilde. "Hazır mısın?"
Alt kata, salonun o titrek ışığına doğru inerken kalbim, kaburgalarımı zorlayan bir kuş gibi çarpıyordu. Arkamda Kılıç’ın sargılı ama dik duruşu, yanımda Arda’nın gergin sessizliği... Merdivenlerin sonunda bizi bekleyen manzara, dışarıdan bakan biri için bir "yeniden kavuşma" sahnesi olabilirdi. Ama benim için bu, hayatımın en zor analiziydi.Yankı, annesinin dizinin dibine çökmüş, onun ellerini tutuyordu. Kadın, o bildiğim huzurlu gülümsemesiyle Yankı’nın saçlarını okşuyordu.

Adımlarım salonda yankılandığında kadın başını kaldırdı. Göz göze geldik. O bakışlarda bir annenin şefkatini, beni doğuran kadının sıcaklığını aradım. Ama bulduğum tek şey, boş bir kağıt kadar düz ve ifadesiz bir yabancılıktı."Anne?" dedim, sesim boğazımda bir cam kırığı gibi kaldı. "Ben geldim. İnci."Kadın elini Yankı’nın saçlarından çekmeden, bana nezaketle ama buz gibi bir mesafeyle gülümsedi. Bakışlarını üzerimde gezdirdi, sanki sokaktan geçen bir yabancıya bakıyormuş gibiydi."Hoş geldin kızım," dedi, sesi o kadar duygusuzdu ki odadaki herkes donup kaldı. "Yankı’nın bir arkadaşı mısın? Ne kadar güzel bir yüzün var. Ama ismini çıkaramadım... Sen kimsin evladım?"Yankı’nın elleri annesinin dizinde dondu. Arda, yumruklarını o kadar sert sıktı ki boğumları beyazladı. Kılıç ise hemen arkamda, elimi tutmak için uzandı ama ben bir adım geri çekildim. Şaşırmadım. Şaşıramadım. Gözlerim nasıl bakıyordu bilmiyorum ama şuan hiç bir şey hissedemiyordum.

Dünya etrafımda dönüyordu. Malik’in ya da Yavuz Soykan’ın yaptığı şey buydu; bir insanın sadece bedenini değil, ruhunu da silip atmışlardı.

"O değil," dedim fısıltıyla, Sıfır Noktası analizim ekranımda hata sinyalleri verirken. "Bu benim annem değil. Bu sadece bir kabuk."Kılıç yanıma geldi, kulağıma eğildi. "İnci, Gölge haklıydı. Onu 'yeniden yazmışlar'. Ama unutma, sen bir yazılım dehasısın. Eğer bir şey kodlanmışsa, deşifre de edilebilir."Hemen üst kattaki çalışma odasına geçtik. Arda, annesini uyutmak için ona sakinleştirici bir çay hazırlarken, biz Kılıç ve Yankı ile bilgisayarların başına geçtik."Onun beynine bir blok koymuşlar," dedim, ekranlardaki karmaşık veri akışını göstererek. "Yavuz Soykan, çocuk pazarındaki o 'pazarlama' tekniğini annem üzerinde denemiş. Anıları silmemişler, sadece erişimi kilitlemişler. Bir anahtar kelimeye ya da bir frekansa ihtiyacımız var."Yankı, "Nasıl düzelteceğiz onu?" diye sordu, gözleri kan çanağına dönmüştü."Onu tekrar 'formatlamamız' lazım Yankı," dedim. "Onunla konuşurken, çocukluğumuza dair sadece ikimizin ve Arda’nın bildiği o 'hatalı' anıları tetiklemeliyiz. Eğer duygusal bir sarsıntı yaratabilirsek, sistem korumaya geçer ve gerçek anılar su yüzüne çıkar."Kılıç, yaralı elini masaya vurdu. "O zaman işe koyulalım. Arda, o kırmızı kapıdan ve zeytinlikteki o eski şarkıdan bahsetmeye başla. İnci, sen de yazılımdaki o kilidi kırmak için sinyalleri takip et. Bu gece o kadını geri alacağız."

Salonda buz gibi bir hava eserken, Kılıç derin bir nefes aldı ve cebinden operasyon telefonunu çıkardı. Bu sadece bizim çekirdek kadronun meselesi olmaktan çıkmıştı; tüm ekibin, yani "ailenin" bir araya gelme vaktiydi."Herkesi topla," dedi Kılıç, sesi hastaneden çıktığından beri ilk kez bu kadar otoriterdi. "Dondurmacı Amca’ya haber ver. Bu gece bu evde sadece anılar değil, büyük sırlar da masaya yatacak."

Çok geçmeden, kasabadaki o sessiz evimizin önünde motor sesleri yankılandı. Kapı açıldığında içeriye rüzgarla birlikte bizimkiler girdi:
Hikmet amca: Her zamanki o babacan ama tetikte duruşuyla en öndeydi. Elindeki bastonu yere vurduğunda oda sessizleşti. Gözleri doğrudan bankta oturan kadına kaydı.
Emir ve Beren: Operasyonun keskin zekaları. İçeri girer girmez ortamdaki o ağır hüznü ve teknik gerilimi hissettiler. Beren hemen bilgisayar sistemlerinin başına geçti.
Rüzgar: Gemideki patlamadan sonra biraz hırpalanmış olsa da, "Çocuklar iyi, onları güvenli bölgeye bıraktım," diyerek ekibi rahatlattı.
Kumsal: Hemen yanıma gelip elimi tuttu. "İnci, her şeyi öğrendik. Yanındayız," dedi fısıltıyla.

Salonda herkes yerini aldığında, Yankı’nın annesi (yani benim de annem) boş gözlerle ekibe bakıyordu. Onu tanımayanlar için sadece "kurtarılmış bir rehine" gibiydi ama biz gerçeği biliyorduk.Dondurmacı Amca kadına yaklaştı, uzun uzun yüzüne baktı. "Yavuz Soykan..." dedi hırıltılı bir sesle. "En büyük sanatını, en sevdiğimiz insanların üzerinde icra etmiş. Bu bir yazılım değil, bu bir ruh hapishanesi."Emir, Kılıç’ın yanına gidip durum değerlendirmesi yaptı: "Abi, Gölge'nin bıraktığı o siyah zarfı inceledim. Kodların içinde gizli bir frekans var. Eğer bu frekansı evdeki hoparlör sistemine bağlarsak, annesinin bilincindeki o 'blokajı' sarsabiliriz."

Odanın ortasına büyük bir ekran kuruldu. Ben, Beren ve Emir bilgisayarların başına geçtik. Kılıç, koltuğuna yaslanmış, bir eliyle yaralı kaburgasını tutarken diğer eliyle masadaki silahını hazır tutuyordu; ne olur ne olmaz diye."Hazır mısın İnci?" dedi Beren, parmakları klavyede uçarken. "Bu kadını geri getirmek için onun en derin korkularına dokunmamız gerekecek."Sinyali vermeden önce anneme baktım. O ise hiçbir şeyden habersiz, önüne konan çayı yudumluyordu."Başlat," dedim titreyen bir sesle.Hoparlörlerden çok ince, derinden gelen bir frekans sesi yayılmaya başladı. Aynı anda ekranda eski fotoğraflar—zeytinlik, o kırmızı kapı, Yankı ve benim çocukluk fotoğraflarımız—hızla akmaya başladı.
Hoparlörlerden yükselen o kulak tırmalayıcı frekans sesi bir anda kesildi ve yerini derin, boğucu bir sessizliğe bıraktı. Annem, elleri hala kulaklarında, sanki zihninin içindeki devasa bir duvarın yıkılışını izliyordu.Göz bebekleri hızla büyüdü, vücudu şiddetle sarsılmaya başladı. O an "Sıfır Noktası" analizimde kodların parçalandığını, Yavuz Soykan’ın kurduğu o yapay barajın çöktüğünü gördüm.

Annem aniden derin bir nefes aldı, sanki boğulurken suyun yüzeyine çıkmış gibiydi. Bakışları o bomboş yabancılıktan sıyrıldı ve önünde diz çökmüş, gözyaşları içindeki Hikmet Amca’ya odaklandı. Titreyen ellerini uzattı ve Hikmet Amca’nın yüzünü avuçlarının içine aldı."Hikmet..." dedi. Bu sefer sesi robotik değil, tam hatırladığım o kadifemsi sıcaklıktaydı. "Yüzün... çizgilerin derinleşmiş. Benim yüzümden..."Hikmet Amca, annemin ellerini kendi ellerinin arasına alıp hıçkırarak öptü. "Leyla, buradasın... Buradasın değil mi?"Annem bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ve kendini Hikmet Amca’nın kollarına bıraktı. Ona öyle bir sarıldı ki, sanki aradaki o kayıp yılların acısını o tek bir sarılmada yok etmek istiyordu. "Beni kurtar Hikmet!" diye haykırdı. "Zihnimin içinde karanlık bir odadaydım, hepsini gördüm... Yavuz’u gördüm, çocukları gördüm... Beni bir kutuya koyup izlediler!"

Yankı ve Arda hemen yanlarına çöktü. Üç kardeş ve yıllar sonra geri dönen anne... Salondaki o ağır hava bir anda yerini hüzünlü bir huzura bıraktı. Kumsal ve Beren gözyaşlarını silemezken, Kılıç arkamda durup elini omzuma koydu. Kaburgasındaki acıyı unutmuş gibiydi; o bile bu "kusurlu ama gerçek" ana saygıyla bakıyordu.Ancak annem aniden Hikmet Amca’dan ayrıldı ve dehşet içinde bana baktı. Gözleri benim üzerimde, sonra arkamdaki Kılıç’ta gezindi."İnci... Güzel kızım," dedi sesi titreyerek. "Seni tanıyamadığım için beni affet. Ama bilmeniz gereken bir şey var. Yavuz... Yavuz sadece beni bir verici olarak kullanmıyor."

Annem ayağa kalkmaya çalıştı, Arda ve Yankı ona destek oldu. Bakışlarını Kılıç’a dikti. "Kılıç... Yavuz senin baban olabilir ama o zeytinlikteki kırmızı kapının altında bulacağın şey sadece bir sunucu değil. Orada senin 'ikizin' var."Salonda buz gibi bir sessizlik oldu. Kılıç’ın elinin omzumda sertleştiğini hissettim."Ne ikizi?" dedi Kılıç, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Ben tek çocuk olarak büyüdüm. Babam beni bir asker gibi tek başına eğitti.""Öyle sanıyordun," dedi annem, gözlerindeki korkuyla. "Yavuz, senin genlerini ikiye böldü. Biri 'Pusat' oldu, yani sen... Diğeri ise duygulardan tamamen arındırılmış, sadece yok etmeye programlanmış olan 'Gölge'. Gölge senin biyolojik kardeşin Kılıç."Kılıç bir adım geri sendeledi. Hayatı boyunca savaştığı o gizemli düşmanın aslında kendi kanı, kendi sureti olduğunu öğrenmek onu sarsmıştı