29. bölüm · Kıyıya vuran dalga
Şeytanla el sıkışmak
Kıyıya ayak bastığımızda, bizi bekleyen şey bir ordu değil, sadece tek bir siyah limuzin ve önünde duran, bembeyaz takımıyla denize karşı purosunu tüttüren bir kadındı. Rehber (Dondurmacı Amca) botu durdurduğunda eli belindeki silahına gitti ama sonra duraksadı."Gölge hanım," diye fısıldadı Rehber. "Zamanlaması hiç şaşırmaz."
Kadın, yani Gölge, Malik’in en büyük rakibi ve dünyanın en karanlık bilgi ağının başındaki isimdi. Bize doğru yürüdü, topuklu ayakkabılarının kumsaldaki sesi, okyanusun dalgalarını bastırıyordu. Gözleri her birimizin üzerinde tek tek gezindi; yaralarımıza, kanlarımıza ve o "muadilimiz olmayan" duruşumuza baktı."Malik’in en büyük hatası sizi yaratmaktı," dedi Gölge, sesi ipek gibi yumuşak ama bir o kadar zehirliydi. "Benim ise en büyük başarım, sizi ondan önce bulmak olacak."Kılıç öne çıktı, simetri takıntısıyla kadının üzerindeki broşun yamukluğunu fark edip kaşlarını çattı. "Biz artık kimsenin deneyi değiliz," dedi buz gibi bir sesle.Gölge gülümsedi. "Deney değilsiniz, artık birer güçsüzsünüz. Ama Malik ölmedi. O batan gemiden kurtuldu ve şu an Avrupa'nın kalbinde yeni bir ordu kuruyor. Onu durduracak tek şey, elinizdeki o veriler ve sizin 'kusurlu' yetenekleriniz. Benimle çalışın; size sınırsız kaynak, dokunulmazlık ve Malik’in kellesini vereyim."
Ekip birbirine baktı. Yankı sayıları mırıldanmayı kesti, Kumsal elindeki ayna parçasını sıktı, Beren ise kadının kalp atışlarını dinleyip bana başıyla "Yalan söylemiyor" işareti yaptı.Sıra bendeydi. Grubun "Sıfır Noktası" olarak kararı ben vermeliydim. Gölge’ye bir adım yaklaştım, boynumdaki o derin dikiş izini saklamadan gözlerinin içine baktım."Anlaşma yapabiliriz," dedim, sesimdeki duygusuzluk kadını bile bir an duraksattı. "Ama şartlarımız var. Biz senin askerlerin olmayacağız. Biz kendi operasyonlarımızı yöneteceğiz. Sen sadece finansör ve bilgi kaynağı olacaksın. Eğer bizi kontrol etmeye kalkarsan...""Eğer sizi kontrol etmeye kalkarsam?" diye sordu Gölge merakla."O zaman dondurma arabasının melodisini son duyduğun şey yaparım," dedim alaycı bir gülümsemeyle.
Gölge elimi sıktı. O an, dünyanın en tehlikeli ajan grubu resmi olarak kurulmuş oldu. Artık sadece kaçmıyorduk; artık avcıydık."Güzel," dedi Gölge. "İlk göreviniz için uçak hazır. Malik, Paris’in altındaki tünellerde eski bir kimyasal depoyu kullanıyor. Kumsal, Nisa ve Beren... Oradaki havalandırma sistemini ve illüzyon ağını siz kuracaksınız. Kılıç ve Emir, temizlik sizde. İnci... Sen her zamanki gibi hepsinin zihni olacaksın."
Paris’in o romantik ışıklarının altında, şehrin kanalizasyon ve eski maden tünellerinden oluşan devasa bir yer altı labirenti uzanıyordu. Gölge’nin sağladığı yüksek teknolojili ekipmanlarla tünellere sızdığımızda, Beren aniden durdu ve kulaklıklarını bastırdı."Sesler..." dedi Beren, sesi tünelin nemli duvarlarında yankılandı. "Sesler üst üste biniyor. Kendi sesimi bile yanlış yerden duyuyorum."
İçeri girdiğimiz an, Malik’in bize hazırladığı o büyük sürprizi anladık. Burası sadece bir sığınak değil, devasa bir İllüzyon Labirenti’ydi. Duvarlar, tavan ve yerler; ışığı mükemmel şekilde kıran, derinlik algısını yok eden özel bir camla kaplıydı.
Kılıç, her zamanki gibi koridoru analiz etmeye çalıştı ama her yer o kadar simetrikti ki, neresinin gerçek neresinin yansıma olduğunu anlayamıyordu. "Her şey... her şey fazla düzgün," diye mırıldandı, elleri titremeye başladı. Tikleri tavan yapmıştı; bir milimetrelik sapma bile bulamadığı için zihni kilitleniyordu. Kumsal, yansımalardan korkan biriyken şimdi binlerce yansımasıyla karşı karşıyaydı. "Aynalar yalan söyler," diye fısıldadı kendine. Ama bu sefer aynalar ona Malik'in değil, kendi korkularının binlerce versiyonunu gösteriyordu.
Kendi ekranımda her birinin nabzını ve beyin dalgalarını izliyordum. Malik, bizim tiklerimizi bize karşı kullanıyordu. Onları bu karmaşadan sadece ben çıkarabilirdim çünkü benim duygusuzluğum, bu görsel illüzyonu birer "veri" olarak görmemi sağlıyordu."Sakin olun," dedim telsizden, sesim buz gibi bir netlikle her birinin kulağına ulaştı. "Gördüklerinize değil, hissettiklerinize odaklanın. Yankı, görsel veriyi kapat. Sadece Beren'in ses haritasını kullanarak ilerleyeceğiz."
Beren, cihazının frekansını en düşük seviyeye getirdi. Parmaklarını duvardaki camlara sürttü. "Ses... ses camdan sekmiyor. Şurada... sol taraftaki yansıma sahte. Orası bir kapı."Beren’in o eşsiz "yankı" yeteneği, Malik’in görsel tuzağını yerle bir etti. Beren fısıldadıkça, biz o illüzyonun içinde birer hayalet gibi ilerledik.Tam labirentin merkezine ulaştığımızda, havalandırmadan tatlı, meyvemsi bir koku yayılmaya başladı. Nisa anında maskesini taktı ve havayı analiz etti. "Halüsinojen gaz! Malik, illüzyonu kimyasallarla destekliyor. Eğer 30 saniye içinde filtreleri devreye sokmazsam, hepimiz kendimizi birer canavar olarak görmeye başlayacağız!"Nisa’nın temizlik ve sterilizasyon takıntısı, bu biyolojik saldırıya karşı en büyük kalkanımız oldu. Çantasından çıkardığı özel nötralize ediciyi havalandırmaya sıktığında, labirentin o puslu havası bir anda dağıldı.
Labirentin sonundaki büyük kapı açıldığında, karşımızda Malik'i değil, devasa bir ekran ve ekranın önünde oturan Gölge’yi gördük. Ama Gölge fiziksel olarak orada değildi; bir hologramdı."Tebrikler," dedi Gölge, hologramı etrafımızda dönerken. "Malik’in bu küçük testini geçtiniz. Ama gerçek sınav şimdi başlıyor. Malik bu tünellerin altına bir 'temizlik protokolü' yerleştirmiş. Paris'in bu bölgesini havaya uçuracak bir bomba... Ve bombanın şifresi, sadece İnci'nin çocukluk anılarında saklı."
Gölge’nin hologramı karşımızda dalgalanırken, kulaklarımda sadece bombanın ritmik, metalik tik takları vardı. Bu sıradan bir geri sayım değildi; bu Malik’in bana bıraktığı son bulmacaydı."İnci," dedi Gölge’nin görüntüsü, sesi tünelin derinliklerinde yankılanarak. "Bu bomba senin çocukluğunun en karanlık odasına kilitlendi. Şifre, senin asla hatırlamak istemediğin o anıda. Annenin sana söylediği son cümlede."
Gözlerimi kapattım. Kılıç yanıma gelip elimi tuttu; parmakları titriyordu ama desteği gerçekti. Sıfır Noktası’ndaki o duygusuz kale duvarlarımı ilk kez bilerek yıktım. Zihnimdeki "Anne" klasörüne, o paslı zincirlerle bağlı, üzerinde "GİRİLMESİ YASAK" yazan o dosyaya ulaştım.Yankı telsizden bağırdı: "90 saniye İnci! Nabzın yükseliyor, beyin dalgaların kaotik... Yapma, kendini yakacaksın!""Sustur her şeyi Yankı," dedim fısıltıyla. "Sadece o sesi duymam lazım."Beynimde bir görüntü belirdi. Henüz laboratuvara verilmediğim o son akşam. Annem, karşımda duruyordu. Ama hatırladığım o şefkatli kadın değildi. Elinde bir iğne tutuyordu, gözlerinde ise korkunç bir kararlılık vardı. Beni Malik'e teslim eden bir kurban değil, beni Malik'e hazırlayan bir iş ortağıydı.Beni o soğuk yatağa yatırdığında kulağıma eğilmiş ve o son şifreyi fısıldamıştı. Bu bir veda değildi, bu bir aktivasyon koduydu."İnci..." dedi annemin sesi zihnimde yankılanarak. "Gerçek elmaslar, sadece en yüksek basınç altında oluşur."
Gözlerimi açtım. Gözlerimden yaş akmıyordu ama ruhumun paramparça olduğunu hissedebiliyordum. Bombanın üzerindeki dokunmatik ekrana titreyen parmaklarımla o cümleyi girdim:"P-R-E-S-S-U-R-E" (BASINÇ)Bomba bir an duraksadı, kırmızı ışıklar söndü ve sistem yeşile döndü. Paris’in altındaki o devasa tüneller derin bir sessizliğe büründü.Gölge’nin hologramı gülümsedi. "Harika bir iş çıkardın İnci. Artık annenin kim olduğunu ve seni neden seçtiğimizi anladın. Sen sadece bir ajan değilsin, sen bizim en büyük yatırımımızsın."Kılıç, Kumsal ve diğerleri şok içinde bana bakıyordu. Annemin beni kurtarmaya çalışan bir kahraman değil, bu projenin mimarlarından biri olduğu gerçeği, patlayan bombadan daha büyük bir hasar bırakmıştı."Gölge," dedim, sesim artık bir insana değil, tamamen bir makineye aitti. "Annem nerede?"Gölge bir koordinat verdi. "Okyanusun dibindeki gemiden kurtulan tek kişi Malik değildi. Annen seni Paris’in dışındaki o eski şatoda bekliyor. Ama dikkat et... O hala seni 'şekillendirmek' istiyor."
"Ama.. ama annem,en son zeytinlikteydi! Siktir,malik yokken annemi-" bütün parçaları birliştirdiğimde gördüklerimle elimi şakaklarıma koydum. Delice küfürlerim havada savruluyordu. Pes etmiş gibi nefes aldım.
Kılıç yanıma geldi, elini omzuma koydu. "İnci, gitmek zorunda değilsin. Bu bir tuzak olabilir.""Gitmeliyim Kılıç," dedim, dondurmacı amcanın dondurma arabasının anahtarını cebimde sıkarak. "Bu sefer bir ölü olarak değil, annesinin yarattığı o 'elmas' olarak karşısına çıkacağım. Ve elmasların ne kadar keskin olabileceğini ona göstereceğim."
Kılıçın yüzünde gururlu bir tebessüm belirdi. Onaylayan bir mırıltı çıkardıktan sonra yüzümü incelemeye başladı. Gözleri teker teker bende bıraktığı yaralı yerlerimde dolaştı. Gözlerini kıstıktan sonra ona baktığımı farkedince gülümsedi.
"Her şey bitince..." dedi yavaşça bana yaklaşarak. Bir anda eli, yüzüme doğru düşen perçemi bulduğunda hafifçe irkildim. "Her şey bitince küçük hanım, beni cayır cayır yaktığın için yanacaksın." Eline aldığı perçemi kulağımın arkasına sıkıştırmıştı.
Benimde ezilen değil baş tutan, inatçı biri olduğumu bildiği için söylemişti bunu.
Gülümsedim. Uzun zaman sonra gülmüştüm. Bunu farkedince bir anda kaşlarım çatıldı. Bana daha fazla yaklaştığında ayakkabılarımız birbirine değmişti. O tok sesi umursamadan dikçe ona baktım.
" yanmasaydınız bay ukala." Dedim gözlerimi bir an bile kırpmadan. " ama madem tutuştunuz o yangını söndürmek için benden medet ummayın."
Gözlerini kısarak beni arabayla arasına aldı. Başım meydan okur gibi hala dik omuzlarım ise gergindi.
" 'bay ukala' demek... beğendim." Dedi çapkın bir şekilde. Dudağı alaylı bir biçimde kenara kıvrılmıştı.
Gitmem gerektiğini hatırladığında morali bozulmuş gibi geri çekildi. Sakince derin bir nefes aldı. O ara gözü ucunda taş olan kolyeme değdi. Sırıtarak onu deli edeceğini bilsemde pişman olacağım bir şey yaptım. Kolyemin ucundaki taşı yamulttum. Bunu gören kılıç kaşlarını çattı. Eli kolyemi değecekken onu durdurdum.
"Geri geldiğimde düzelteceksin." Dediğimde mantıklı düsündüğüme karar vermiş gibi başını salladı.
"Tamamdır küçük hanım."
"Zaten tamam bay ukala." Deyip arkamı döndüm.
Dondurma arabasının basamağımda bastığımda yara alan bacağım sızladı ama kılıçın dikkatli bakışlarını üzerimde hissettiğim için bir şey söyleyemedim. Sadece dişimi acıyla sıkmakla yetindim. O dik yokuşu, o soğuk şatoya doğru tek başıma tırmanmaya başladım.
Dondurma arabasının vitesini sertçe ileri ittim. Motorun homurtusu, sessiz zeytinliğinin sokaklarını delip geçerken dikiz aynasından arkama baktım. Kılıç orada, bıraktığım yerde duruyordu; ama onun gibi bir adamın sadece durup izlemeyeceğini biliyordum.Yokuşu tırmanırken bacağımın sızısı zihnime bir ritim tutturmuştu. "Bay Ukala," diye mırıldandım kendi kendime, "söz dinlemeyeceğini ikimiz de biliyoruz."
Tam o sırada, yolun kenarındaki ağaçların gölgesinde parlayan o tanıdık metalik griyi fark ettim. Kılıç’ın arabasıydı. O meşhur, her parçası milimetrik olarak temizlenmiş, simetri harikası aracı... Yolun kenarına pusuya yatmış, benim geçmemi bekliyordu. Beni takip edecekti, gölgem olacaktı."Demek beni takip edeceksin ha?" dedim, dudaklarımda o tehlikeli gülümseme yeniden belirdi. "O zaman takip etmenin bedelini ödeyelim."Dondurma arabasının direksiyonunu ani bir manevrayla sağa kırdım. Arabanın o ağır gövdesi sarsıldı. Frene basmak yerine gaza yüklendim. Kılıç’ın o pırıl pırıl parlayan, tek bir çiziği bile olmayan arabasının sol çamurluğuna pat diye geçirdim. Metalin metale sürtünme sesi kulaklarımda bir senfoni gibi yankılandı.Kılıç’ın o anki yüz ifadesini hayal edebiliyordum: Simetri bozulmuştu. Mükemmellik paramparçaydı.O şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışırken, dondurma arabasının tekerleklerini asfaltta ağlatarak gaza abandım. O durmuş, arabasındaki hasara ve kaçan dondurma arabasına bakarken ben çoktan şatonun sisli yokuşunda izimi kaybettirmiştim.
Şatonun devasa kapısına ulaştığımda arabadan neredeyse fırlayarak indim. Bacağımın acısı artık bir sızı değil, bir yangındı ama durmaya niyetim yoktu. Kapılar, sanki bir canavarın ağzı gibi ağır ağır açıldı. İçerisi laboratuvar soğukluğu ve eski bir şatonun küf kokusuyla doluydu.Annem, o görkemli merdivenlerin tam ortasında duruyordu. Beni gördüğünde yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir öfke vardı; sadece o ürpertici sakinlik."Tek başına gelmen cesaret mi yoksa aptallık mı, hala karar veremedim İnci," dedi annem aşağı doğru süzülerek."Kendi yangınımı kendim söndürmeye geldim," dedim soluk soluğa.Annem yanıma kadar geldi, aramızdaki o birkaç santimlik mesafede durdu. Az önceki hırçınlığımdan eser kalmamış gibi görünüyor olsam da içimdeki fırtına dinmemişti. Annem birden eğildi ve sadece benim duyabileceğim o fısıltıyla konuştu:"Kılıç arkanda, biliyorum. Onu ve seni korumak için bunca zaman Malik'in yanında nefes aldım. Ben bir ajanım İnci. Malik'in sistemlerine sızdım, tüm verilerini kopyaladım. Senin 'muadilim yok' dediğin o an, benim planımın zaferiydi. Şimdi, o elimdeki verileri ana sisteme yüklemek için senin o anahtarına ihtiyacım var."Tam o anda, kapıda bir gölge belirdi. Kılıç... Arabasındaki o devasa çiziğe ve bozulan simetrisine rağmen, öfkeyle ama bir o kadar da endişeyle içeri süzülmüştü. Elindeki silahı anneme doğrulttuğunda gözleri benim üzerimdeydi.
Kılıç, "Küçük hanım, bu sefer fazla ileri gittin," dedi sesi titreyerek. "Hem arabamın canına okudun hem de bu kadının yalanlarına mı inanıyorsun?"Annem elini kalbine koydu. "Yalan değil Kılıç. Malik'in zihni şu an bu şatonun duvarlarında yaşıyor. Eğer İnci o anahtarı bana vermezse, hiçbirimiz buradan sağ çıkamayız."
Kılıç’ın gözlerindeki o karmaşayı görebiliyordum; bir yanda simetrisi darmadağın olmuş arabasının verdiği o çocuksu öfke, diğer yanda benim için duyduğu o derin, saklanamaz endişe. Silahı tutan elleri gergindi, bakışları annemle benim aramda mekik dokuyordu."Ona güvenme İnci!" diye bağırdı Kılıç, sesi şatonun taş duvarlarında yankılanarak. "Arabamın canına okudun, buraya tek başına daldın... Şimdi de bu kadının seni kandırmasına izin mi vereceksin?"Annemin gözlerinin içine baktım. O buz gibi laboratuvar parıltısının altında, ilk kez gerçek bir insanın korkusunu ve umudunu gördüm. Elimi yavaşça cebime attım, dondurmacı amcanın o mat siyah anahtarını parmaklarımın arasında sıktım.
"Sakin ol Bay Ukala," dedim, sesimdeki o sarsılmaz netlik Kılıç’ın bir an duraksamasını sağladı. "Arabandaki o çizik, hayatta olduğunun ve hala mükemmel olmadığının kanıtı. Şimdi silahını indir. Annem yalan söylemiyor; çünkü yalan söyleyecek kadar vakti kalmadı."Kılıç, dişlerini sıkarak silahını yavaşça aşağı indirdi ama tetikte kalmaya devam etti. Anneme yaklaştım, anahtarı onun titreyen avucuna bıraktım. Ellerimiz birbirine değdiğinde, aramızdaki o yılların soğukluğu sanki bir anlığına kırıldı."Eğer bizi satarsan anne," dedim fısıltıyla, "okyanusun dibine gömülen o gemiden daha beter bir son hazırlarım sana."
Annem hızla ana kumanda paneline yöneldi. Anahtarı yuvasına soktuğu an, şatonun tüm duvarlarından kulak tırmalayıcı bir çığlık yükseldi. Bu bir insan sesi değildi; bu Malik’in şatonun sistemine yüklenmeye çalışan dijital zihninin, verilerle çarpışma sesiydi.Ekranlarda milyonlarca kod satırı akmaya başladı. Annem, Malik’in zihnini şifreli bir döngüye hapsediyordu.kapılar kilitlenmeye, güvenlik robotları uyanmaya başladığında Kılıç önüme geçti. "Ben burayı tutuyorum küçük hanım, sen o işi bitir!" dedi, silahını yeniden doğrultarak.
Annem son komutu girdiğinde, tüm sistem bir anda karardı. Birkaç saniye süren o mutlak sessizlikten sonra, merkeze yerleştirilen devasa ekranda Malik’in yüzü belirdi. Ama bu sefer güçlü değil, parçalanmış ve çaresizdi."Beni hapsedemezsiniz!" diye gürledi Malik’in dijital sesi. "Ben sizin yaratıcınızım!""Hayır," dedim ekrana yaklaşarak. "Sen sadece bizim hikayemizdeki kötü bir anısın. Ve anılar, sadece hatırlanmadıkları sürece yok olurlar. Biz seni unutmayı seçiyoruz"
Annem anahtarı çevirdi ve sistem tamamen çöktü. Şatodaki tüm ışıklar söndü, yerini acil durum kırmızılarına bıraktı. Bina sarsılmaya başlamıştı; Malik’in son hamlesi şatoyu havaya uçurmaktı."Gitmelisiniz!" diye bağırdı annem. "Ben burada kalıp veri imhasını tamamlamalıyım. Kılıç, onu götür!"Kılıç kolumdan tuttu, beni dışarıya doğru sürüklerken arkama baktım. Annem, dumanların arasında bana bakıp gülümsedi. O an, onun gerçekten bir anne mi yoksa sadece son görevini yapan bir ajan mı olduğunu hala bilmiyordum.
Şato, temelinden sarsılırken taş duvarlardan tozlar yükseliyor, Malik’in son dijital çığlıkları hoparlörlerden cızırtıyla yayılıyordu. Koridorlar alev almaya başlamıştı. Kılıç, beni dumanların içinden çekip çıkarırken her adımda şatonun bir parçası daha arkamızda gürültüyle çöküyordu.Dışarıya, o soğuk Paris gecesine kendimizi attığımızda, ciğerlerim baygınlık verecek kadar temiz havayla doldu. Ama durmaya vaktimiz yoktu; saniyeler sonra koca bina devasa bir ateş topuna dönecekti.
Tam o anda, başımızın üzerinde rüzgarı yırtan bir ses duyuldu. Gecenin karanlığını yaran devasa bir projektör bizi buldu. Bu, Rehber (Dondurmacı Amca) ve ekibimizin bulunduğu helikopterdi. Kapıda Yankı ve Kumsal’ı görebiliyordum; aşağıya doğru sarkmış, endişeyle bize el sallıyorlardı. Kurtardığımız diğer çocuklar, helikopterin içinden güvenle bize bakıyordu."Hadi küçük hanım!" diye bağırdı Kılıç, helikopterden sarkan halat merdivene doğru beni iterek. "Zamanımız doldu!"Halata tutunduğum an, şatonun merkezinde devasa bir patlama gerçekleşti. Annem, Malik ve o karanlık geçmiş, alevlerin içinde okyanusun dibine gömülen o gemi gibi tarihe karıştı.
Helikopter yükselirken, rüzgar saçlarımızı dağıtıyor, aşağıdaki yangının sıcaklığı yüzümüze vuruyordu. Kılıç ile helikopterin kapısında, yan yana oturuyorduk. Bacağımın sızısı yavaş yavaş diniyor, yerini garip bir hafifliğe bırakıyordu.Kılıç, o gürültünün ve kaosun ortasında aniden bana döndü. Gözleri, boynumda hala yamuk duran o kolyeye takıldı. O meşhur simetri takıntısı, o "Bay Ukala" tavrı geri gelmişti."Sana bir söz vermiştim," dedi sesi rüzgarı delip geçerek.Yavaşça yaklaştı. Parmakları, saatlerdir yamuk duran o kolyenin ucundaki taşa dokundu. Bu sefer irkilmedim. Kılıç, büyük bir titizlikle, milimetrik bir hesapla taşı eski, kusursuz yerine getirdi. Taş düzeldiğinde, Kılıç’ın yüzünde dünyadaki en büyük savaşı kazanmışçasına rahatlamış bir ifade belirdi."Şimdi oldu," dedi gülümseyerek. "Simetri geri geldi ama...""Ama?" dedim, tek kaşımı kaldırarak."Ama senin o yamuk halindeki inadını özleyeceğim sanırım," dedi ve elini saçlarımın arasından geçirip yine o perçemi kulağımın arkasına sıkıştırdı.
Helikopter Paris’in ışıklarına doğru süzülürken, Rehber kokpitten arkaya seslendi:"İnci! Kılıç! Helikopterin buzdolabında bir şey bıraktım, bakmanızı öneririm!"Kılıç’la birbirimize bakıp dolabı açtığımızda, içinde iki tane dondurma bulduk: Biri vişneli (benim gibi sert ve ekşi), diğeri ise sade ama kusursuz görünümlü bir vanilyalı.Kılıç dondurmasını havaya kaldırdı. "Muadili olmayanlara?"Gülümsedim. Bu sefer kaşlarımı çatmadan, saklanmadan, tüm "Sıfır Noktası" maskelerimi bir kenara atarak dondurmamı onunkine tokuşturdum."Bize, Bay Ukala. Sadece bize."Aşağıda Paris yanıyordu, içimizde ise yeni bir hayatın ilk serinliği vardı. Artık kaçmıyorduk, artık avlanmıyorduk. Biz sadece, kusurlarıyla mükemmel olan o "Kusursuz Kaos" ekibiydik.
