22. bölüm · Kıyıya vuran dalga

Son yol

Iam_zynap ~

Zeytin ağaçlarının gölgeleri, namluların ucundaki o soğuk metal parıltısıyla birleşiyordu. Kılıç, önümde bir duvar gibi dururken; Arda, Nisa’nın elini bırakmadan silahını Malik’e doğrultmuştu. Emir, düğün çiçeğini bir kenara fırlatmış, Beren'i arkasına alarak gardını almıştı.
Malik Soylu, hayatı boyunca yönettiği o korku imparatorluğunun, bu zeytinlikte hiçbir hükmü olmadığını anlamış gibiydi.

Kılıç, silahını yavaşça beline taktı ve bana döndü. Gözlerindeki o savaşçı ifadesi, yerini derin bir boşluğa ve sonra muazzam bir huzura bıraktı. Elalarımı onun gözlerine diktim; artık kaçmamıza gerek yoktu. Artık Fransa’ya sığınmamıza, kilerlerde saklanmamıza gerek kalmamıştı.
"Bitti mi gerçekten?" diye sordu Arda, silahını indirirken sesi titreyerek.
"Bitti evlat," dedi Hikmet Amca, elindeki zarfı sıkıca tutarak. "Artık sadece Yılmazlar var. Artık sadece bu toprak var."

Güneş, zeytinliğin üzerine doğarken; Emir ve Beren’in yarım kalan düğün pastası yeniden masaya geldi. Ama bu sefer tadı başkaydı. Bu sefer özgürlüğün tadı vardı.
Kılıç, elimi tutup beni o meşhur zeytin ağacının altına götürdü. "Söz vermiştim İnci," dedi. "Seni eve getireceğim demiştim. Hoş geldin evine."
Zeytinliğin o huzurlu sessizliğinden sonra, okulun bahçesindeki o uğultulu kalabalık kulağıma bir savaş alanı gibi geliyordu. Üzerimizde o jilet gibi ütülenmiş okul üniformaları... Kılıç’ı kravat takarken görmek, dünyadaki en tuhaf ama en karizmatik manzaraydı.
"Bu kravat beni bir mermiden daha çok boğuyor İnci," dedi Kılıç, okulun o büyük demir kapısının önünde dururken. Gözleri hala etrafı bir koruma içgüdüsüyle tarıyordu.
"Alışacaksın Kılıç," dedim gülümseyerek. Elalarım, okulun gri duvarlarına inat umutla parlıyordu. "Artık hedefimiz Malik Soylu değil, üniversite sınavı."

Arda ve Nisa: Arda, sırt çantasını tek omzuna asmış, Nisa’nın elini tutarak bahçeye girdi. "Abla, kantinde dondurma var mıdır? Hikmet Amca’nınkiler gibi olmaz ama idare ederiz!" Nisa ise elindeki test kitabıyla Arda’nın kafasına hafifçe vurdu. "Dondurmayı bırak Arda, ilk ders fizik!"
Emir ve Beren: Yeni evli çiftimiz (okul müdürü bu duruma hala alışmaya çalışıyordu ama onlar zaten 23- 24 yaşındaydılar.) bahçenin en popüler ikilisi olmuştu. Emir, "Beyler, hanımlar! Evlilik teklifi nasıl edilir, Paris’te makaron nasıl yenir; ders çıkışı seminer veriyorum!" diye bağırarak sınıfa girdi.
Rüzgar ve Kumsal: Kumsal, okulun voleybol takımına adını çoktan yazdırmıştı bile. Rüzgar ise kütüphanenin en sessiz köşesini kendine mesken tutmuş, malikten kalan o kötü anıları kitap sayfalarıyla örtmeye çalışıyordu.

Sınıfa girdiğimizde herkes bize bakıyordu. Kim olduğumuzu, neden bir anda ortaya çıktığımızı merak ediyorlardı. Ama bizim aramızdaki o görünmez duvar, o "Yılmaz" bağı, kimsenin aramıza sızmasına izin vermiyordu.
Kılıç, en arka sıraya oturdu ve yanındaki sandalyeyi benim için çekti. Tam öğretmen içeri girip tahtaya elementleri yazmaya başladığında, Kılıç kulağıma eğildi:
"İnci, bu elementlerin çoğu bizim laboratuvarlarda üzerinizde denendi... Şimdi bunları tahtada görmek çok garip değil mi?"
Elimi sıranın altından onun eline koydum. "Artık onlar sadece birer harf Kılıç. Bizim üzerimizde hiçbir hükümleri kalmadı."

Zil çaldığında, Arda kapıdan kafasını uzattı. "Abla! Kılıç Abi! Kantinde biri Nisa’ya yan bakmış, operasyon başlasın mı?"
Kılıç tam ayağa fırlıyordu ki, kolundan tuttum. "Hayır Arda! Operasyon yok, sadece gidip tost yiyoruz!"
Hepimiz kahkahalarla kantine doğru koşarken anladım ki; bizim en büyük zaferimiz Malik’i yenmek değil, bu normal hayatın içinde birbirimizi kaybetmeden yaşayabilmekti.
Artık o şaaşalı okulda olmadığımız için kimse 1 veya 2 yaşı kafaya takmiyordu yani bizimkilerle aynı sınıftaydık.
Huzur aile olmuştuk. aile, sadece kan bağı değildi.
Okulun o gri koridorlarında yankılanan ders zili, bizimkiler için bir savaş alarmı kadar dikkat kesilme sebebiydi. Kimya dersinin ortasında, tahtadaki periyodik tabloya boş boş bakarken sınıfın kapısı aniden, hiç de alışık olunmayan bir sertlikle çalındı.
İçeri giren kişi, bizim ekibin "aklı", her zaman bir adım sonrasını planlayan Yankı’ydı. Üzerindeki okul üniforması bile onun o dahi havasını bozmamıştı. Elinde bir dosya, gözlerinde ise o meşhur "bir şeyler dönüyor" bakışı vardı.

Öğretmen tam "Elementlerin bağları..." derken, Yankı doğrudan bizim sıraya, Kılıç ve benim önüme dikildi. Sınıftaki tüm gözler —ve okulun o meşhur zorba grubu— merakla ona döndü.
"Hesaplamalarım tutmadı," dedi Yankı, sesi sınıfta buz gibi yankılanarak.
Kılıç kaşlarını çattı. "Hangi hesaplamalar Yankı? Yine mi bir tehdit var?"
Yankı, masanın üzerine okulun kantininden aldığı bir fişi bıraktı. "Hayır, kantindeki dondurmanın içeriğini analiz ettim. Hikmet Amca'nın dondurmasındaki mutluluk hormonunu taklit etmeye çalışmışlar ama sadece glikoz basmışlar. Bu sınıfta bu dondurmayı yiyen herkesin kan şekeri aniden yükselecek. Hazırlıklı olun."
Sınıf bir an sessizliğe gömüldü. Bizimkiler Yankı’nın bu "bilimsel" çıkışına alışık olsa da, arka sıradaki okulun o meşhur "Zorba Grubu" —başlarında okul müdürünün oğlu Tolga vardı— yüksek sesle gülmeye başladı.

Tolga, sandalyesini geriye doğru itip ayağa kalktı. "Vay be, okulun yeni çocukları çok 'bilimsel' çıktı. Lan züppe, ne anlatıyorsun sen? Dondurma falan... Burası anaokulu mu?"
Kılıç yavaşça yerinden doğrulurken elimle kolunu tuttum. "Kılıç, sakin ol. Burası okul."
Ama Tolga durmadı, Yankı’nın omzuna sertçe çarparak geçmeye çalıştı. "Çekil önümden dahi çocuk, kantine gidip o glikozlu dondurmadan yiyeceğim."
Yankı, omzuna çarpılmasına rağmen istifini bozmadı ama gözlüğü hafifçe aşağı kaydı. "Glikozun beyin hücrelerine verdiği zararı gözlemlemek için iyi bir denek olacaksın," dedi sakince.
Bu laf Tolga’yı çıldırttı. Tam Yankı’nın yakasına yapışıyordu ki, Arda kapıdan içeri daldı.
"Aloo! Operasyon mu var? Niye çağırmıyorsunuz?" Arda, elindeki basketbol topunu doğrudan Tolga’nın ayaklarının dibine fırlattı. "Bak koçum, biz Fransa’dan yeni geldik, jetlag var üzerimizde. Sinirlerimiz de biraz bozuk. Arkadaşımın yakasını bırak, yoksa sana atom altı parçacıklarını uygulamalı gösteririm!"

Tam sınıfın ortasında ipler gerilmiş, Kılıç yumruklarını sıkmışken okulun hoparlöründen müdürün sesi duyuldu:
"Dikkat, dikkat! Bugün okulumuzun Kariyer Günleri kapsamında, bölgenin en saygın esnaflarından ve hayırseverlerinden Sayın Hikmet Karadağ, tüm öğrencilere dondurma dağıtmak ve başarı hikayesini anlatmak üzere okulumuza gelmiştir. Tüm sınıflar bahçeye!"
Sınıftaki o gergin hava bir anda dağıldı. Tolga ve çetesi "Bedava dondurma mı?" diyerek bahçeye koşarken; biz birbirimize bakıp gülümsedik.
Bahçeye çıktığımızda, malikanenin önündeki o kırmızı dondurma arabası okulun ortasındaydı. Hikmet Amca, üzerinde tertemiz beyaz önlüğü, başında kasketiyle devasa dondurma kaşığını sallıyordu. Yanında ise Annem, yüzünde o huzurlu gülümsemeyle çocuklara külah uzatıyordu.
"Gelin bakalım Yılmazlar!" diye bağırdı Hikmet Amca bizi görünce. "Kariyerimi merak ediyorsanız söyleyeyim; benim kariyerim bu çocukları hayatta tutmaktı! Şimdi ise dondurmayla tatlandırmak!"
Tolga ve grubu, dondurma sırasına girmeye çalışırken Hikmet Amca onlara birer külah uzattı ama kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Tolga’nın yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu ve bir daha bizim ekibe yan bakmaya cesaret edemedi.

Hikmet Amca’nın dondurması sadece tatlı değildi; o gün o okul bahçesinde herkesin kalbine "bizim" olduğumuzu mühürlemişti. Zorbalar pusmuş, dahi Yankı kantin analizini yapmış, Arda yine şovunu yapmıştı.
Okul çıkış zili çaldığında, bahçedeki dondurma şenliğinin neşesi hala havada asılıydı. Tolga ve çetesi, Hikmet Amca’nın o meşhur "bakışından" sonra yanımızdan geçerken başlarını bile kaldıramıyordu. Arda ve Nisa, dondurma külahlarıyla şakalaşarak uzaklaşırken, Yankı bir ağacın gölgesine çekilmiş, tabletinin başında kaşlarını çatmıştı.

Kılıç’la okul kapısından çıkmak üzereyken Yankı önümüzü kesti. Gözlüğü burnunun ucuna düşmüş, parmakları ekranda şimşek gibi hareket ediyordu.
"Durun," dedi Yankı, sesi fısıltı gibi ama bıçak kadar keskindi. "Okulun ana sunucusuna sızmış. Malik’in Provence’ta kullandığı o eski şifreleme protokolüyle gönderilen bir paket yakaladım."
Kılıç’ın vücudu bir anda gerildi, elimi daha sıkı tuttu. "Hani bitti demişti? Yine mi bir oyun?"
Yankı tableti bize çevirdi. Ekranda sadece koordinatlar ve tek bir cümle yanıp sönüyordu:
"Zeytinliğin en yaşlı ağacının altına bir emanet bıraktım. Bu son, İnci. Gerçek özgürlüğün anahtarı orada."
"Bu bir tuzak olabilir," dedi Yankı. "Ya da gerçekten bir veda... Ama koordinatlar bizim zeytinliğin tam kalbini gösteriyor."

Kılıç, Yankı’ya "Eve git ve her yeri kontrol et," dedikten sonra bana döndü. Bakışları yumuşamıştı. "Yankı halleder İnci. Ama biz... biz bugün o zeytinliğe hemen dönmeyeceğiz."
Şaşırmıştım. "Nereye gidiyoruz?"
"Randevuya," dedi Kılıç. "Silahsız, kaçışsız, Malik’siz... Sadece bir kız ve bir erkek gibi."
Okulun hemen yanındaki o eski sahil kasabasına yürüdük. Kılıç, o sert 'korumacı' kimliğini okul kapısında bırakmış gibiydi. Küçük bir çay bahçesine oturduk; masa örtüsü pötikareli, çaylar ince belli bardaktaydı.
"İnci," dedi Kılıç, denizin tuzlu kokusu saçlarımızı uçururken. "O gece kilerde, mermilerin arasındayken sana bir gün böyle bir masada oturacağımızı söylesem, bana gülerdin."
"Nefret ederdim," dedim gülümseyerek. "Ama şimdi... Bu basit çay, Paris’teki o en pahalı şampanyadan daha lezzetli geliyor."
Kılıç, masanın üzerinden elimi tuttu. "O ağacın altındaki emanet her neyse, yarın bakarız. Ama bu akşam sadece biz varız. Senin elaların ve benim bitmek bilmeyen bu hayranlığım..."

Eve döndüğümüzde, tüm ekip zeytinliğin o en yaşlı, bin yıllık ağacının etrafında toplanmıştı. Hikmet Amca elinde fenerle bekliyordu. Kılıç’la yanlarına gittik.
Arda, ağacın dibindeki toprağı çoktan kazmıştı. Küçük, metal bir kutu çıktı ortaya. Kılıç kutuyu açtığında, içinden ne bir silah ne de bir dosya çıktı. Sadece eski, paslı bir laboratuvar anahtarı ve babamın on yıl önce yazdığı o kayıp mektubun orijinali vardı.
Mektubun sonunda Malik’in el yazısıyla bir not düşülmüştü:
"On yıl boyunca bu anahtarı sakladım çünkü sizin gücünüzden korktum. Ama artık biliyorum; sizin gücünüz bu laboratuvarlarda değil, birbirinize olan bağınızda. Bu anahtar, geçmişi kilitlemeniz içindir. Artık tamamen özgürsünüz."

Kılıç anahtarı aldı ve zeytinliğin derinliklerindeki o eski kuyuya doğru fırlattı. Suyun yankısı, bir devrin kapanış sesizdi.
"Artık sadece biz varız," dedi Kılıç, alnını alnıma yaslayarak.
Zeytinliğin üzerinde dolunay yükselirken; Emir ve Beren içeride şarkı söylüyor, Hikmet Amca ve Annem verandada kahve içiyor, Arda ve Nisa ise yarınki matematik sınavına (hala şikayet ederek) çalışıyorlardı.
Biz Yılmazlar, küllerimizden doğmuştuk.