27. bölüm · Kıyıya vuran dalga

Ölümün dansı

Iam_zynap ~

Alevler laboratuvarın tavanını bir canavarın pençesi gibi yırtarken, zaman bizim aleyhimize işlemeye başladı. Malik o cam tabutun içinde çırpınırken, binanın kolonları birer birer patlıyordu. Her şey plana uygun gidiyordu ama o an bir çığlık, patlama seslerini bile bastırdı."Kumsal!"Kılıç’ın kucağında bilincimi yitirmek üzereyken başımı zorlukla yana çevirdim. Kumsal, o dev aynaların olduğu odanın girişinde, devrilen yanan bir kirişin altında kalmıştı. Elindeki o keskin ayna parçası hala avucundaydı ama bacağı ağır metalin altında ezilmişti.

"Bırakın beni!" diye bağırdı Kumsal, gözlerinde ilk kez o çocuksu neşenin yerini kabullenmiş bir korku almıştı. "Gidin! Burası patlayacak!"Kılıç beni yere, güvenli bir mesafeye bıraktı. Boynumdaki yara fışkırır gibi kanıyor, kafamdaki darbe görüşümü karartıyordu ama gözlerimi ayıramıyordum. Emir ve Arda, alevlerin arasından Kumsal’a doğru atıldı. Isı o kadar yüksekti ki, Emir’in kıyafetleri tutuşmak üzereydi."Seni burada bırakmayız!" diye kükredi Emir. Kumsal’ın üzerindeki o devasa yanan kirişi, elleri yanma pahasına kaldırmaya çalıştı.Kumsal, elindeki ayna parçasını Emir’e uzattı. "Bak," dedi hıçkırarak. "Aynada ne görüyorum biliyor musun? Özgür bir kız... Eğer burada ölürsem, en azından özgür öleceğim. Kaçın!"Tam o anda, tavanın büyük bir bölümü Kumsal’ın üzerine doğru çökmeye başladı. Her şeyin bittiğini sandığımız o salisede, Yankı sistemin son gücünü kullanarak yangın söndürme robotlarını ve acil durum kalkanlarını o bölgeye yönlendirdi. Bir su perdesi alevleri bir anlığına yardı.Kılıç, Emir ve Arda son bir hamleyle Kumsal’ı o enkazın altından çekip çıkardılar. Kumsal’ın bacağı feci şekilde ezilmişti, artık o eski neşeli adımları atamayacaktı ama hayattaydı.

Gün ağarırken zeytinliğe ulaştığımızda, hiçbirimiz "başardık" diyemiyorduk. Araba durduğunda kapılar açıldı ama kimse inmek istemediKumsal: Kılıç’ın kucağında, bacağı sarılı ama artık sakat kalacağı gerçeğiyle yüzleşerek bakıyordu ağaçlara. O aynadaki yansıması artık fiziksel olarak da yaralıydı.Nisa: Elleri titremeyi hiç bırakmadı. Dezenfektan kokusu artık onun için temizlik değil, o odadaki tacizlerin kokusuydu.Emir: Elleri yanıklar içindeydi, bir daha asla o çakmağı aynı hevesle çakamayacaktı. Işıktan korkmaya başlamıştı.
Kılıç beni dondurma arabasından indirip o eski banka oturttu. Boynumdaki ve kafamdaki sargılar kanla ağırlaşmıştı. Sol bacağımın hissi gitmişti."İyileşeceğiz," dedi Kılıç, sesi kendi yalanına bile inanmıyor gibiydi."Hayır Kılıç," dedim, gökyüzündeki solgun güneşe bakarak. "Biz iyileşmeyeceğiz. Bazı yaralar kapanmak için değil, kim olduğumuzu hatırlatmak için vardır. Ben hala o ölüyüm, Kumsal hala o odada, sen hala o masadasın. Sadece artık... o duvarlar üzerimize yıkılmıyor. Sadece artık dışarıdayız."

Zeytin ağaçlarının gölgesinde, birbirimize bakarak sustuk. Malik arkamızda küle dönmüştü ama bıraktığı izler ruhumuzun haritası olmuştu. Ben, İnci... Ölüden canlandırılan o kız... İlk kez gerçek bir acı hissettim. Fiziksel değil, kalbimde, tam şuracıkta.Bu acı, iyileşmeyeceğimizin kanıtıydı. Ve tuhaf bir şekilde, bu acı beni ilk kez gerçekten "hayatta" hissettirdi.
Zeytinliğin o ağır, is kokulu sessizliği içinde Kılıç, kucağındaki cansız bedenime ve Kumsal’ın acı dolu iniltilerine bakarken gözlerindeki o kabullenmişliği bir kenara itti. Direksiyonu kırdığında, dondurma arabasının neşeli melodisi yerini acı bir siren sesine bıraktı.Şehrin en büyük hastanesinin acil girişine daldığımızda, üzerimizdeki kanlar beyaz zeminleri kirletiyordu. Sedye sesleri, hemşirelerin bağırışları ve Kılıç’ın bırakmak istemeyen elleri... Zihnimdeki son veri girişi buydu.

Gözlerimi açtığımda ne laboratuvarın o rutubetli kokusu vardı ne de zeytinliğin rüzgarı. Sadece keskin bir ilaç kokusu ve makinelerin düzenli bip sesleri... Boynumda ve kafamda ağır sargılar vardı, sol bacağımı ise hissetmiyordum.Kapının eşiğinde yaşlı, yorgun ama gözleri parlayan bir doktor belirdi. Elindeki dosyayı incelerken hafifçe gülümsedi."Uyanmışsın varis," dedi, şakayla karışık bir ciddiyetle. "Getirdiklerinde nabzın o kadar düşüktü ki, arkadaşlarının 'O bir ölü, ölmez' demesine neredeyse inanacaktım."Doktor yatağımın kenarına oturdu. "Bak İnci, durumun kritikti. Kafandaki darbe ve boynundaki kesik... Normal bir insanın hayatta kalması mucize olurdu. Ama vücudundaki o laboratuvar modifikasyonları, yani Malik'in seni 'yaşatmak' için kurduğu o sistemler, seni hayata bağlamış."Dudaklarımı zorlukla kıpırdattım. "Ya diğerleri? Kumsal?""Kumsal'ın bacağı..." dedi doktor, derin bir nefes alarak. "Ezilme çok ciddiydi. İlk başta ampütasyon (kesilme) düşündük. Ama bir ihtimal var. Yeni bir sinir nakli ve uzun bir rehabilitasyon süreciyle... Kumsal yeniden yürüyebilir. Hatta belki eski neşeli adımlarını bile atabilir. Onu o enkazdan tam zamanında çıkarmışsınız."

Günler geçtikçe hastane odası bizim yeni sığınağımız oldu.Kumsal: Tekerlekli sandalyesinde, elindeki o aynayı bu sefer makyaj yapmak için kullanıyordu. Bacağındaki ağır metal aparatlara rağmen, "Pistlere geri döneceğim!" diyerek koridorlarda yarış yapıyordu.Nisa: Artık dezenfektan kokusuna katlanabiliyordu; çünkü bu koku artık işkence değil, şifaydı.Emir ve Arda: Yanık izleri geçiyordu. Emir artık çakmağını sadece Kumsal'ın doğum günü pastasını yakmak için kullanıyordu.
Kılıç, odamın penceresinden dışarıdaki şehre bakarken yanıma geldi. Elimi tuttu; bu sefer eli titremiyordu."Doktor haklıymış İnci," dedi Kılıç. "İyileşiyoruz. Sadece bedenimiz değil... O 'ölü' dediğin ruhun da çiçek açmaya başladı. Bak, az önce gülümsedin."Gerçekten de gülümsüyordum. Boynumdaki dikişler sızlıyordu, bacağım hala zayıftı ama beynimdeki o mekanik ses susmuştu. Artık bir "deney" değil, sadece bir "hasta"ydım; iyileşmeye hakkı olan, yaşamaya layık görülen bir insan.
Birkaç ay sonra hastanenin bahçesine çıktığımızda, dondurmacı amcanın dondurma arabasıyla kapıda bizi beklediğini gördük. Bu sefer koordinat vermiyordu; sadece vanilyalı dondurma dağıtıyordu.Kumsal, koltuk değneklerine dayanarak ilk adımını attığında hepimiz alkışladık. Ben ise Kılıç’ın omzuna yaslanarak derin bir nefes aldım. Hava artık metal kokmuyordu. Hava artık sadece özgürlük kokuyordu."Gidiyor muyuz?" dedi Yankı, elindeki tableti tamamen kapatıp cebine koyarak."Gidiyoruz," dedim. "Bu sefer mezara değil... Eve."
Eski ahşap evin kapısını açtığımızda, içerisi bıraktığımız o kaosun izlerini taşıyordu; kırık aynalar, devrilmiş sandalyeler... Ama bu sefer korku değil, bir yuva sıcaklığı vardı. Kumsal, koltuk değneklerine dayanarak odaya girdi ve ilk işi yerdeki ayna kırıklarını süpürmek oldu."Bu sefer," dedi Kumsal, bacağındaki metal aparata rağmen dik durmaya çalışarak. "Aynada sadece kendimi göreceğim, Malik’in yalanlarını değil."

Günler, haftalara devrildi. İyileşmek sadece ilaç içmek değildi; birbirimizin yarasına merhem olmaktı.Kumsal’ın İnadı: Doktorların "bir ihtimal" dediği o mucize, Kumsal'ın inadıyla gerçeğe dönüştü. Her sabah bahçedeki zeytin ağaçlarına tutunarak adım atma egzersizleri yaptı. Acıyla yüzünü buruştursa da, her adımında "Ben buradayım!" diyordu.Emir ve Işık: Emir, yanık elleriyle bahçede küçük bir ateş yaktı. Bu sefer kaçmak için değil, hepimizi ısıtmak için. Karanlıktan korkmayı bıraktı; çünkü artık kendi ışığını kendi yakabiliyordu.Nisa’nın Huzuru: Nisa, evin her köşesini taze çiçeklerle doldurdu. O kirli dokunuşların izini, toprağın ve yaprakların kokusuyla sildi. Artık titreyen elleriyle sadece şifa dağıtıyordu.

Bir akşamüstü, güneş zeytin ağaçlarının arasından süzülürken Kılıç yanıma, o her şeyi itiraf ettiğim banka oturdu. Elini yavaşça boynumdaki o ince sızıya, iyileşen yara izine götürdü."Hala bir ölü olduğunu mu düşünüyorsun?" diye sordu Kılıç, sesi rüzgarın fısıltısı gibiydi.Elimi kalbinin üzerine koydum. O ritmik, güçlü atışı parmak uçlarımda hissettim. "Yani Kılıç," dedim. "Ölüler acı çekmez, ölüler umut etmez. Ben... Ben sadece uzun bir uykudan uyandım. Ve uyandığımda seni yanımda buldum. Ama hayat ile beraber ölü oldum."Yankı, elindeki tableti bir kenara bıraktı ve hayatında ilk kez sayı saymayı kesti. Bahçedeki kuşların sesini dinlemeye başladı. "Biliyor musun İnci?" dedi Yankı. "Sistemdeki tüm verileri sildim. Malik’in bizden çaldığı her şeyi... Artık sadece geleceği hesaplayacağız. Ve o gelecekte sadece biz varız."

Akşam yemeği için hepimiz o büyük masanın etrafında toplandık. Bu sefer masada simetri takıntısı, korku ya da planlar yoktu. Sadece kahkahalar ve birbirimize duyduğumuz o sarsılmaz bağ vardı.Dışarıda, dondurmacı amcanın dondurma arabası zeytinliğin girişinde öylece duruyordu. Artık bir kaçış aracı değil, tatlı bir hatıraydı. Ben, İnci... Malik’in "kusursuz eseri" değil, kendi hayatının mimarıydım artık.Boynumdaki o ince iz, zaferimin madalyasıydı. Sol bacağımın aksaması, özgürlüğe attığım her adımın kanıtıydı. Biz iyileşmeye evimizde, birbirimizin kollarında başladık. Ve bu sefer, hikayeyi biz yazdık.