13. bölüm · Kıyıya vuran dalga

Dağılan sırlar

Iam_zynap ~

Mutfaktaki o gergin kahvaltı ve kilitli kapılar sanki asırlar önce kalmış gibiydi. Arda, ihalenin verdiği o ani neşeyle "Bu gece evde durmak yok, sahile iniyoruz!" dediğinde, telefonlar zincirleme bir reaksiyonla çalmaya başladı.
Bahçe kapısı açıldığında ilk giren Emir oldu, elinde bir paket kömürle sırıttı. Hemen arkasından Rüzgar ve Kumsal yan yana belirdiler; mahallenin en sakin çifti bile bu akşamki enerjiye kapılmıştı. Beren ve Nisa ise yanlarında koca birer kâse salata ve içeceklerle neşeyle içeri süzüldüler.
Kılıç, bahçedeki o eski mangalı kaptığı gibi önden yürüdü. Ben ise en sevdiğim sarı hırkamı omuzlarıma atıp peşlerine takıldım. Sahile indiğimizde güneş çoktan batmış, gökyüzü lacivert bir kadifeye dönmüştü.
"Hadi beyler, bu ateş kendi kendine yanmaz!" diye bağırdı Emir, Rüzgar’a takılarak.
Kılıç ve Arda, yan yana çömelmiş mangalı tutuşturmaya çalışırken aralarındaki o sabahki buz dağı erimiş gibi görünüyordu. Ama Kılıç’ın ara sıra dönüp bana attığı o korumacı bakışlar, gerçeğin hâlâ orada, közlerin altında beklediğini hatırlatıyordu.
Mangalın dumanı sahilin serin havasına karışırken, Beren yanıma sokuldu. "İnci, bu akşam bir başkasın. Bakışların... Daha sert, daha bir 'buradayım' diyor sanki," diye fısıldadı.
Gülümsedim, ama bu seferki gülümsemem sadece dudaklarımda değil, gözlerimdeydi. "Belki de artık sadece izlemekten sıkılmışımdır Beren," dedim, dozunda bir sertlikle.
Yemekler yendi, kahkahalar dalga seslerine karıştı. Arda, neşesinin zirvesindeyken ayağa kalktı. "Eee, bu kadar yemekten sonra bu suyun tadına bakmayacak mıyız?"
Herkes birer birer kıyafetlerinden sıyrılıp denize doğru koşmaya başladı. Emir ve Nisa çoktan suyun içinde birbirlerine şakalar yapıyordu. Ben kıyıda durmuş, ay ışığının suyun üzerinde çizdiği o gümüş yolu izlerken Kılıç yanımda belirdi.
"Korkuyor musun hâlâ?" diye sordu, sesi sadece benim duyabileceğim bir tondaydı.
"Korkmuyorum Kılıç," dedim, denize doğru cesur bir adım atarak. "Sadece... On beş yıl önce bu sular ikimizden birini almaya çalıştığında ne kadar küçük olduğumuzu düşünüyordum. Arda o geceyi senin kahramanlığın sanıyor ama ben asıl gerçeğin suyun altında saklı olduğunu biliyorum."
Kılıç duraksadı, bakışları denizin derinliklerine kaydı. "O zaman gel," dedi elini uzatarak. "Gerçeğin sahibi olduğunu o dalgalara beraber kanıtlayalım."Emir, Rüzgar, Kumsal, Beren ve Nisa çoktan kumsalda yerlerini almışlardı. Mangalın dumanı, denizin tuzlu kokusuyla karışırken kahkahalar dalga seslerini bastırıyordu.
Kılıç, ateşin başında tek başına dikilmiş, maşayla kömürleri karıştırıyordu. Ateşin turuncu ışığı yüzündeki o sert hatları daha da belirginleştiriyordu. Yanına gittim. Sessizce közleri izlemesini bozmak ister gibi tam karşısında durdum.
"Hâlâ herkesin kahramanı gibi davranmaya devam mı edeceksin?" dedim, sesimdeki o yeni kazandığım sertlik Kılıç’ı bir anlığına duraksattı.
Kılıç başını kaldırmadan, "Sadece işimi yapıyorum İnci," dedi kısık bir sesle.
"İşin, abimin uydurduğu o masalda başrol oynamak mı?" diye sordum, bir adım daha yaklaşarak. "O gece kumsalda dalgalar seni altına aldığında, Arda kıyıda donup kalmıştı Kılıç. Seni o sudan çıkaran eller benimkilerdi. Ama sen on yıldır, sanki Arda seni kurtarmış gibi onun minnet borcu altında ezilmesine izin veriyorsun. Neden?"
Kılıç maşayı sertçe bıraktı ve nihayet gözlerime baktı. Yeşil gözleri ateşin yansımasıyla parlıyordu. "Çünkü abinin yıkılacak bir kahramanlık hikayesine değil, güvenecek bir dosta ihtiyacı vardı. Benim sana olan borcum ise, senin gücünü saklayarak seni korumaktı."
Sırıttım, bu bir meydan okumaydı. "Beni korumak için mi odama kilitlenmeme izin veriyorsun? Çocukluk oyunları bitti Kılıç. Artık o kumsaldaki küçük kız değilim. Eğer sen abimle aranı düzeltmek istiyorsan, önce kendi yalanlarından kurtulmalısın."
Tam o sırada Nisa, neşeyle yanımıza koştu ve ikimizin arasındaki o elektrik yüklü havayı bir anda dağıttı.
"Hey! Siz ikiniz neyi bekliyorsunuz?" dedi Nisa, sırılsıklam saçlarını geriye atarak. "Mangal pişti, köfteler bitti bile! Arda ve Emir çoktan suya atladı. Hadi, İnci, Kılıç! Bu su kaçmaz, buz gibi ve harika!"
Nisa’nın ısrarıyla yemeğimizi hızlıca yiyip denize doğru yürüdük. Kumsalda üzerimizdekileri fırlatıp dalgalara doğru koşmaya başladık. Su önce ayak bileklerimi dondurdu, sonra dizlerime kadar çıktı. Beren ve Kumsal’ın kahkahaları geceyi şenlendiriyordu.
Su belimize geldiğinde Kılıç yanımda durdu. Ay ışığı suyun üzerinde gümüş bir yol çiziyordu. O meşhur sözleri fısıldadı:
"Biliyorsun denizlerden korkuyorsun... Ama bak şu an kıyıdayız ve bu dalgalar seni alamayacak kadar güçsüz."
Hafifçe gülümsedim, artık o eski İnci değildim. "Belki de korkulacak yer derin sular değil kıyılardır Kılıç. İnsan denizin hemen yanında kendini en çaresiz hisseder ama bak buradayım" dedim o konuşmayı tekrar ederek
***
Hepimiz suyun içindeydik. Ay ışığı suyun üzerinde gümüş bir yol çizmişti ve biz o yolun tam ortasında, on yıllık bir yalanın ağırlığıyla duruyorduk. Arda aniden durdu, suyun içindeki Emir ve Rüzgar’ın kahkahaları bir anda kesildi. Herkes Arda’nın yüzündeki o tuhaf, çarpık gülümsemeye odaklanmıştı.
"On beş yıl..." dedi Arda, sesi dalgaların uğultusunu yırtıp geçti. "On beş yıl boyunca bana bu kahramanlık masalını anlatmanızı bekledim. Kılıç, senin o minnet borcu altında ezilmeni; İnci, senin o küçük ellerinle birini hayata döndürmenin sırrını saklamanı izledim."
Kılıç’ın vücudu suyun içinde kaskatı kesildi. "Arda, ne diyorsun sen?"
Arda kahkaha attı ama bu sesin içinde neşe yoktu, sadece yıllanmış bir kırgınlık vardı. "O gece kıyıda uyandığımda tek kişi ben değildim Kılıç! Gözlerimi açtığımda, İnci’nin seni kıyıya çektiğini, nefes nefese senin başında ağladığını gördüm. Kendi kız kardeşimin, en yakın dostumu ölümden çekip alışını izledim ama hiçbir şey yapamadım. Donup kaldım."
Beren ve Nisa şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Mahalleli donup kalmıştı. Arda bir adım daha yaklaştı, su göğsüne kadar gelmişti.
"Sizin bana yalan söylemenizi değil, bana güvenmenizi bekledim!" diye bağırdı Arda. "Seni o odalara niye kilitledim sanıyorsun İnci? O geceki o cesur kızın, bu yalanın altında ezilip gitmesini istemediğim için! Ama siz... Siz birbirinizin elini o yalanın içinde tuttunuz."
Kılıç öne çıktı, göğsünü Arda’nın öfkesine siper etti. "Sana söylemedik çünkü senin o gece bir şey yapamadığın için hissedeceğin ezikliği düşündük Arda! Biz seni korumaya çalıştık!"
"Beni korumak mı?" dedi Arda, sesi artık fısıltı gibi çıkıyordu. "Beni korumak için on yılımı bir yalan üzerine kurmanıza izin mi verdiniz? Kılıç, o mor kurdeleyi kilerde ben bırakmadım. Sen bıraktın. İnci’ye o dondurmayı ben almadım, o dondurmacıyı oraya her sabah ben çağırttım! Sırf biriniz çıkıp da 'Abi, o gece İnci seni de, beni de kurtardı' desin diye!"
Denizin ortasında bir sessizlik oldu. Limonlu dondurmanın o tatlı tadı şimdi boğazımda acı bir tuzu andırıyordu. Dozunda bir sertlikle Arda’nın gözlerine baktım.
"Madem biliyordun abi," dedim, sesim sarsılmaz bir netlikteydi. "Neden o gece bizimle beraber o suya girmedin? Neden on yıl boyunca o sahte kahramanlığın arkasına saklandın? Eğer biz yalan söylediysek, sen o yalanı yöneten kişiydin."
Arda’nın gözleri doldu. Elindeki mor kurdeleyi yavaşça suyun yüzeyine bıraktı. Kurdele, gümüş yolun üzerinde sürüklenmeye başladı.Mor kurdele, ay ışığının vurduğu dalgaların arasında küçük bir karaltı gibi süzülüp gözden kayboldu. On yıldır her gece yastığımın altında, her sabah saçımın ucunda taşıdığım o bağ, şimdi ait olduğu yere, o karanlık sulara dönmüştü. Kalbimden bir parça kopup gitmiş gibi hissettim ama aynı zamanda omuzlarımdaki o devasa yükün hafiflediğini de...
"Gitti..." diye fısıldadı Nisa, sesi titreyerek. Mahalleli şaşkınlıktan donup kalmıştı. Arda’nın her şeyi bildiği gerçeği, mangalın dumanından daha ağır bir şekilde üzerimize çökmüştü.
Arda, kıyıya doğru tek bir kelime etmeden yürümeye başladı. Suyu yararken çıkardığı ses, sanki on yıllık o sessizliği parçalıyordu. Kılıç yanıma gelip elimi suyun altında, o gümüş yolun tam ortasında sıkıca kavradı. Parmakları buz gibiydi ama tutuşu her zamankinden daha kararlıydı.
"Bitti mi?" diye sordum, sesimin titremesine engel olamayarak. Gözlerim hâlâ kurdelenin kaybolduğu o noktadaydı.
Kılıç denize doğru, ufka baktı. "Hayır İnci," dedi sesi sarsılmaz bir derinlikle. "Asıl şimdi başlıyor. Arda artık sadece abin değil, bu sırrın asıl yönetmeniymiş. On yıl boyunca bizi bu tiyatronun içinde oynatmış."
"Ama neden?" dedim dozunda bir sertlikle. "Neden bizi bu kadar acı bir yalanın içinde tuttu?"
"Çünkü," dedi Kılıç, gözlerimin içine bakarak. "Gerçeği söyleseydik, o gece donup kaldığı için hissettiği utançla yaşayamazdı. Ama şimdi o utancı öfkeye dönüştürdü. Artık kaçacak hiçbir yerimiz kalmadı."
Tam o sırada kumsaldan gelen dondurma arabasının melodisi acı bir gıcırtıyla kesildi. Dondurmacı amca, elindeki eski feneri denize, tam bize doğru tuttu. Işık gözlerimi kamaştırdı.
"Deniz her şeyi geri verir çocuklar!" diye bağırdı ihtiyar dondurmacı. "Sırları, yalanları ve hatta o mor kurdeleyi bile! Ama huzuru geri vermez!"
Arda kumsala çıkıp ayakkabılarını bile almadan arabasına doğru ilerlerken, mahalleli sessizce dağılmaya başladı. Emir ve Rüzgar birbirlerine bakıp başlarını öne eğdiler. Kumsal ve Beren ise sanki bir cenaze törenindeymiş gibi yavaş adımlarla uzaklaştılar.

Kurdele gitti, sırlar döküldü ve Arda’nın 'büyük oyunu' her şeyi mahvetti! On yıl süren o sahte huzur, tek bir gece denizinde küle dönüştü. İnci ve Kılıç şimdi bu enkazın altından nasıl kalkacak? Dondurmacı amcanın getirdiği o saat neyin habercisi? Yorumlarınızı ve kurdelenin gidişinden sonraki yas süreciniz hakkındaki teorilerinizi bekliyorum!
M. Ye sevgiyle
Huzurla~Z
Spoilerrr
"Bitti abi," dedim, yüzüne karşı. "On yıldır bizi sırlar ve tehditlerle yönettiğin o dönem bitti. Eğer Kılıç’ın bir suçu varsa, buna adalet karar verir; senin şantajların değil. Eğer benim bir suçum varsa, o da seni on yıl boyunca kahraman sanmamdır."