48. bölüm · KİRAZLI TURTA -Yaz Kurgusu-

48 🥧 - FİNAL- Vedalar Her Zaman Ağlatır Mı?

Maysa Pıtır

E o zaman... Final 😭

Bu, sizden Kirazlı Turta için son defa oy ve yorum isteyişim olacak.

Finalin hürmetine lütfen tüm okurlarım minik bir yorum atabilir mi? Ben sizlerle başka hikayelerde buluşmaya devam edeceğim ama bu hikayede vedalaşalım istiyorum.

Keyifli okumalar ❤️

🍒

Bir şarkı; yeni bir şarkı başlasın diye susar.

Bir güzel anı; yeni güzel anıları yaşaman için biter.

Ve bir hikaye; yeni sayfaları aralaman için sonlanır.

Fakat benim hikâyem sonlanmıyordu, yaşamaya devam ediyordum. Yalnızca yeni bir sayfaya geçmiştim. Arka sayfalarda edindiğim tecrübe ve sağlam ilişkilerle birlikte yoluma devam edecektim.

Zaten yaşam defterinin noktalanması, ölüme toslamak demekti. Ölmediysen her sayfanda virgülde olurdu ünlem işaretide, soru işaretide.

Elimdeki fotoğraf albümünü sıkıca tutarken koltukta oturan eşimin yanına geçtim. Kapağını aralayıp ilk sayfasına baktım. Sahte sözümüzün samimi görüntüleri vardı. Arka sayfasında gerçek sözümüzden ve sevgiliyken çekildiğimiz fotoğraflardan vardı.

Paten yarışmasına hazırlanırken çekildiğim komik bir fotoğrafta duraksadım, bu günü asla unutamıyordum. Yorgunluktan hıçkıra hıçkıra ağlamıştım, akşamına Fetih'le birlikte yol kenarında akan bir dereye gitmiştik ve gece yarısına kadar suyu izlemiştik.

"Kalk Kiraz! Çabucak pes etmek yok, sık dişini!" Sare Hoca tiz ve genzinden gelen kulak tırmalayıcı sesiyle bağırdığında düştüğüm yerden zorda olsa kalktım. Buz üstünde paten kayarak dans etmeye yeni başlamıştım fakat bu tempoya alışmak bir hayli imkansız görünüyordu. Dizlerim mosmor, göz altım çökük, psikolojim ise berbattı.

Bir yandan dükkana yetişiyor diğer yandan tek bir gün bile fire vermeden kursa geliyordum.

Buzdan Hayaller kursuna.

Tek başıma dans ederken hiç sıkıntım yoktu ama senkronize olmam gerektiğinde işler kızışıyordu. Onları mı takip edeceğim, dans mı edeceğim? Bir anda her şey altüst oluyordu. Zaten zihnim tıka basa doluyken aynı anda çok fazla şeyin sorumluluğunu sırtlanmak akıllıca bir fikir değildi.

Yaren'in yanındaki yerimi alıp hocama baktım, müziği yeniden başlattığında günlerdir çalıştığımız o kareografiyi tekrarladık, ama bu defa daha azimli, daha başarılıydık.

Ekipte ki herkesin kendine güveni tamdı. Ben hariç.

Aklım hep dükkandaydı. Yavaş yavaş kadınlara ulaşıyorduk buna seviniyordum, fakat sosyal medyada acımasızca beni linç eden bir tayfa vardı ki onların yorumlarına bakıldığında zorlu bir süreçten geçeceğimi anlıyordum.

Elimin tersiyle alnımdaki teri sildim, zıplayarak kendi etrafımda dönme hamlesini artık sayamadığım kadar çokuncu kez denedim, yine olmadı. Dizlerimin üstüne düştüğümde etrafımdakilerin Memnuniyetsiz bakışları altında ezildiğimi hissettim.

Bir şeye ulaşmak için ne kadar çabalıyorsam o kadar başarısız oluyordum.

Herkes tek seferde yaparken benim yüz defa çalışmam gerekiyordu.

Belkide gerçekten bu iş için ideal değildim.

Anlık bir sinirle ayağa kalkıp kolluklarımdan ve dizliklerimden kurtuldum, onları pistin üzerine fırlattıktan sonra kaskımıda çıkarttım. Kursu hızla terkedip az ötedeki kaldırımın ortasına çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Sinirlerim bozulmuş olabilirdi, yada ben komple bozuktum. Tam bir umutsuz vakaydım, yerimde sayıklayıp duruyordum ve asla ilerleyemiyordum. Boyumdan büyük işlere kalkışmıştım ve şimdi ne yapacağımı bilmiyordum.

Tek bildiğim şey hala var olduğumdu o kadar.

Sağanak yağmur öyle şiddetliydi ki gözyaşlarımı ustalıkla saklıyordu. Tabii sokakta kimse yoktu, gözlerimden akan damlaları benden saklıyordu.

Artarda çakan şimşekler sesimi bastırmaya çalışınca kendilerini hiç yormadan ağzımı kapatıp içime içime ağlamaya devam ettim.

Bazen herkes dibe çökerdi, bazen sıfırın altına inerdik. Kimi zamanda zirvedeki tahtımızda otururduk.

Pes etmezsen başarmış sayılırsın derdi anneannem.

Pes etmeyi o kadar çok istiyordum ki... Her şeyi arkamda bırakıp kaçmak istiyordum, hayatı kendi kendime zehretmiş gibiydim.

Başımı gökyüzüne kaldırıp gözlerimi yumdum. Ağlamanın geride bıraktığı acıyı yutkunup burnumu çektim. Orada bekledim, bekledim. Yağmur dindiğinde ise ayağa kalktım.

Biraz başım dönüyordu ama halledecektim. Kimseye değil, kendime tutunarak ayağa kalktım. Yine bastım o patenin üstüne, inadına daha çok kaydırdım tekerlekleri.

Köpek gibide o kursa geri döndüm. O ıslak halimle buz gibi piste girdim. Yere fırlattığım eşyalarım; tıpkı takım arkadaşlarım gibi aynı yerinde duruyordu.

Hocanın masasına ilerleyip bilgisayardan müziği başlattım, titreye titreye o keraografiyi yeniden yaptım, yeniden ve yeniden. Her seferinde yere düştüm, gözlerimden şarıl şarıl yaşlar aksada, rezil olsam da durmadan devam ettim.

Bir noktadan sonra ne yaptığımın farkında bile değildim. Ta ki Fetih, elinde bir plaj havlusunu titreyen bedenime sarıp sarmalayıncaya kadar. İşte o zaman gözlerimi yeniden açtım ve mucize gibiydi ama ayaktaydım. Bir şekilde düşmememeyi başarmıştım. Etrafıma bakındım, burada kimse kalmamıştı.

Sadece biz vardık. Yolun başındaki kadın ve her halükarda onu destekleyen adam olarak sadece biz vardık.

Başka bir fotoğrafı açtım, burada dükkana bizden yardım istemeye gelen liseli genç bir kız vardı. Bana o kadar güzel sarılmıştı ki fotoğrafı görmek burnumun direğini sızlatmıştı.

"Teşekkürler," diyordu coşkulu ses. "Beni o pislikten kurtardınız, sonsuz teşekkürler!" Zeliha avukat bize gururla bakıyordu. Ailem hep bir adım arkamdaydı ve her başarımda beni alkışlayor, her başarısızlığımda sırtımı sıvazlıyorlardı.

Başka bir fotoğrafa daha baktım. Fetih'le ikinci yıl dönümümüzü kutlamak için bir yemeğe çıkmıştık ve dans ediyorduk.

"Ben dans etmeyi pek bilmem ki," Dans teklifini kabul etsemde çok cahildim. Adımımı nereye atacağımı dahi bilmiyordum. Fetih gayet nazik bir tavırla telaşımı gidermişti. "Sağ ayağımı geriye çektiğimde sende oraya doğru bir adım at," dediğini yaptıktan sonra geri gittik ve ardından aynı şeyi sol ayağımla da yaptım.

"Anlayabildin mi? Bir ve iki ve üç." Başarmışlığın verdiği gururla gülümsedim. "Anladım, bir ve iki ve üç ve dört. Dans ederken yalnızca iki kere kendi etrafımda döneceğim." Müzik devam ederken öğrendiklerimi o anda pekiştirdim.

"Hızlı öğreniyorsun," Sesinde halimi onaylar bir tını vardı. "Öğretmenim öğretmeye çok hevesli."

Bu defa sonuncu dans yarışmamıza, yani üç ay öncesine ait bir fotoğrafa baktım. Provalar bittiğinde ekipçe çekilmiştik.

Ve malum gün. Türkiye çapındaki en gösterişli yarışmada hünerlerimizi sergilemiştik.

Hani dünyada birinci olmak kadar ikinci olmakta vardı ya, biz de bunu kazanmıştık. Gümüş kupayı kaldırmıştık. Belki altın kupayı kaldıranlar gibi hileyle hurdayla da olsa gururdan göğüsümüzü yeterince kabartamamıştık ama alnımızın akıyla kursumuzun baş köşesine yetleştirmiştik o kupayı.

Ardından düğün konvoyum da evlenme teklifi alan Damla'nın Demirle olan fotoğrafı vardı. Burki ise konfetiyi patlayırken mutluluktan ağlıyordu.

Nikâh salonuna vardığımız o an aklımdan asla silinmiyordu.

Sevdiğimin elini var gücümle sıkarken sandalyeye kadar zor yürümüştüm. Yolda az kalsın bir arabanın bize çarpmasını ve lastiğimizin patlamasını saymazsak aksilik olmadan sağ salim varmıştık buraya.

Memur bey bir kaç bilindik soruyu sorduktan sonra asıl soruya gelmişti. "Sayın Kiraz Kumsal, hiç kimsenin etkisi ve baskısı altında kalmadan, kendi hür iradenizle sayın Fetih Mumcu'yu eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?" Mikrofona doğru eğilip sözlümün gözlerine bakarken "Evet!" diye bağırdığımda sesim tüm salonda yankılandı.

Sevdiklerim beni alkışlarken annem ağlıyordu. Beni ellere vermeyeceğini söyleyen babam ise buruk bir tebessümle izliyordu bizi.

"Peki siz, sayın Mumcu? Kiraz Kumsal Hanımı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?" Suratı kağıt gibi beyazlayan sözlüm boğazını temizleyip "Evet!" diye bağırdı, hemen ayağına basıp işimi garantiye aldım. "O zaman bende Fethiye belediye başkanının bana verdiği yetkiye dayanarak sizi karı koca ilan ediyorum."

Aile cüzdanını almak için ayağa kalktığımızda Fetih yeri boyladı. Bayağı bayıldı, düştü kaldı. Tabii herkes şok!

Sahneye çıkıp etrafımıza doluşan her bir kişi gülerek ayrılıyordu yanımızdan. Cüzdanı memurun elinde alıp Damla'ya emanet ettiğimi zar zor hatırlıyordum.

"Daha dini nikâh kıyılacaktı be adam! Sırası mıydı şimdi?" İmam beyimizin bugün çocuğu doğduğu için ancak yanımıza gelebilmişti. Fetih ayıldığında bu defa Allah'ın huzurunda bir ömrü beraber geçirmeye evet demiştik.

"Bayıldığını hatırlıyor musun? Akşam hastaneye gidip serum yiyene kadar şaftın kayık gezmiştik." Hatırladığım şeyin etkisiyle gülmekten katılırken Fetih'in morali bozulmuştu. "Zorbalayıp durmasana beni, çok heyecanlıydım diyorum, güzelim. Sen dua et evet diyecek kadar ayık kalabildim."

Albümü kapatıp kocama sarılarak gönlünü almaya çalıştım. "Seni asla zorbalamıyorum, aşkım. Aksine kocam benimle evlenmek için can atıyordu diye övünüyorum her yerde." Bana olan kırgınlık süresi beş saniye falan olduğu için kollarımdan tutup beni gövdesine yaslayarak alnımdan öptü. "Neresiymiş o her yerler?"

Aniden gıdıklamaya başlayınca kendimi geriye atıp kaçmaya çalıştım ama beni yakalayıp yatırdıktan sonra gıdıklamaya devam etti. "Dur, Fetih! Yapma!" Gıdıklanmaktan nefret ettiğimi iki hafta önce boş boğaz Asel'den öğrenmişti ve fırsatını bulduğu her an bu saçma şeyi yaparak işkence çekmemi sağlıyordu.

Sesimizi duyan Balkız, miyavlayarak koltuğa çıktığında babası beni rahat bırakmaya karar verdi. O artık kocaman bir kadın olmuştu ama benim gözümde hala ilk günkü halindeydi. Kedimi tutup yüz hizama kadar kaldırdım. "Sen annene mi geldin ya?" Bir tane öpüp bağrıma bastırdım. "Anasının kuzusu!" Popişine vurup seviyordum ama nankör, pislik, hain evladım benden kurtulup babasına gitti. Bacağının üstüne kıvrılıp gözlerini kapattı.

Bende yattığım yerden kalkıp sirke satan suratımı daha da asarak onlara baktım. Üç aydır benden daha çok birbirleriyle vakit geçiriyorlardı. Bensiz gezmeye bile gitmişti bunlar! Hatırlayınca yine sinirlerim tepeme vurmuştu. "Seni evlatlıktan reddediyorum!" Çokta umurundaydı sanki. "Senide kapının önüne koyacağım, ikinizde sevmiyorum artık, yeter!" Asabi bir tavırla ayağa kalkıp yatak odamıza doğru ilerlemeye başladım.

"Benim ne suçum var? ben mi dedim gel bacağıma yat diye." Kapıyı çarpıp gardırobun önüne adımladım. Kapağını açıp içine şöyle bir göz gedirdikten sonra bavulumu açıp kıyafetlerimi katlamaya başladım. Yarın sabah uçağımız vardı ama hala aylak aylak oturuyorduk.

Koştur koştur içeriye giren kocam bavulumu topladığımı görünce yok artık der gibi baktı. "Karıcığım?"

"Kocacığım?"

Bavul ile benim aramda gidip gelen gözleri en son gözlerimde durdu. "Salaklık etme Fetih. Yarın sabah uçağa bineceğimiz için topluyorum."

Evlendiğimizden beri çok garip davranıyordu, sanki her an çekip gidecekmişim gibi tedirgindi. Ufacık hatalarında bile bunaltacak kadar çok özür diliyordu, her gece gitme diye bağırarak kabuslarla boğuşuyordu. Hele ki dış kapıya yaklaştığımda dibime girip evimize geri döneceğimden emin olmaya çalışıyordu.

Rahatlamış bir şekilde yatağımıza otururken yorgunca bana baktı. "Sen boş ver kıyafeti, o halledilir." Bavulumu yere koyup yanındaki yerimi aldım. Başlığa sırtını yaslayınca bende ona başımı yasladım, saçlarımı uzun uzun okşayıp beni uyutmaya çalışıyorsa az sonra gözlerim kapanabilir, çünkü gecenin 01:16'sında uykuya direnemezdim.

"Sen emin misin? Hazır mısın onu söyle bana." Zerre tereddüt etmeden "Hazırım," dedim. "Asıl sen hazır mısın? Bugünden itibaren şirket yönetmiyorsun, şefte değilsin. Orada gitar çalarak geçireceksin kalan ömrünü." Sol elindeki yüzük parmağına takılı olan alyansla oynamayı bırakıp omzumdan öptü. "Senin olduğun her yerde güzel geçer ömrüm."

🍒

Havalimanına doğru ilerlerken kucağımda uyuyan kedimin başını okşuyordum. Araba ortalama bir hızla giderken radyonun sesini olabildiğince kısmıştık. Sabah 05:25 uçağına yetişmek için yeteri kadar vaktimiz vardı.

Zaten gideceğimiz ülkede temelli kalmayacaktık, burada bir dükkanım olduğu için sıklıkla Muğla'ya gelecektik, ben yokken dükkan Zeliha Avukata emanetti.

"Pasaportları bir daha kontrol etsene güzelim, sana zahmet." Sıkkınlıkla burnumdan nefes üfleyip Fetih'e dik dik baktım. "Aşkım, on dört kere baktım. Fermuarlı çantamdan nereye düşebilir ki?" İnatla diretmeye devam etti. "Olsun, sen yinede bak."

Çantamı açıp içinden pasaportlarımızı çıkarttım. Gözünün önüne getirip tamamen gördüğünden emin oldum. "Bak bak, dikkatli bak. Buradalar, ayaklanıp uçmuyorlar." Sonra elimdekileri dikkatlice çantama koydum, ona göstereceğim diye arabada unutmak istemezdim.

Havalimanına vardığımızda arabayı emaneten bir yere park ettik, zaten anahtarını babama emanet edecektik. Hemen arkamızdan bizi yolculamak için gelen ailemi beklerken Balkız'ı çantasına koydum.

Herkes karşımıza geçtiğinde çoktan gözlerim dolmuştu. Vakit, vedâ vaktiydi.

Vedalar hep ağlatır mıydı? Bazen de güldürseler şaşırırdım zaten.

İlk önce babamın elini öptüm, sıkıca sarılıp "Elin memleketinde kendinize dikkat edin ha," dedi. "Birbirinizi koruyun, kollayın." Yanağından bir tane öpüp sıradaki kişiye, yani anneme sarıldım. "Kuzum benim. " Sesi titriyordu. "Allah'a emanet olun." Tebessüm ederek söylediğine karşılık verdim.

Çilek ablama sarılırken karnına dikkat etmeye çalıştım, penguen gibi sarılıyorduk. "Yeğenime iyi bak." Dalgayla karışık sitem ettiğimde sırtıma bir tane şaplattı. Ardından Şeker ablama sarıldım, kucağındaki yeni yeğenim olan Ahmet'in de yanaklarını öptükten sonra eniştelerimle de tokalaştım.

Sıra Meriç'e geldiğinde beni bile geçen sırığın yüzüne bakmak için kafamı iyice geriye attım, gözleri kıpkırmızıydı ama ağladığını çaktırmamaya çalışıyordu. "Gel lan buraya." Kolundan tutup kendime çektim ve sıkıca sarıldım. En uzun onunla vedâlaştıktan sonra Efnan Hanımla karşı karşıya geldik.

Yani kayınvalidemle.

Onunla olan vedâm sessizdi. Elini evlatlarına bile öptürmediği için yalnızca baş selamıyla görüştük, ardından kayınbabamın elini öptüm. Funda abla ve ailesi maalesef ki yanımızda değildi.

Damla ve Demir ise bu sıralar çok yoğun oldukları için dün yanıma gelip benimle vedalaşmışlardı. Yalnızca Burki vardı burada. "Ben şimdi kiminle iki tavuk dürüm gömeceğim?" Vah vah, derdine bakın paşamın. "Görüntülü ararım seni koçum, ben tako gömerim, sen dürüm." Elini omzuma dostane şekilde yaslayıp "Olmaz öyle şey," dedi. "Aynı tadı alamayız, yeğen." Bende aynı şekilde düşünüyordum. "Tekrar görüşene kadar dürümlere küs o vakit." dedikten sonra ondan da ayrılıp Fetih'le birlikte bir kaç adım geri çekildik. Herkes bavullarımızı ve bir kaç yükümüzü alıp arkamızdan gelmeye başladı.

Bir noktadan sonra yalnızca ikimiz yolumuza devam edeceğimiz için son kez arkamızı dönüp sevdiklerimize el salladık. Öpücük attıktan sonra son sözümü söyledim.

"Gelecek yaz görüşürüz!"

Uçağa adım adım yaklaşırken aşkımın elini daha sıkı kavrayıp sekiz buçuk saatlik uzaktaki yeni maceramızın başlayacağı ülkeye, yani Meksika'ya gitmenin heyecanıyla dolup taştım. Orada bir müzik grubuna katılacaktık. Fetih gitarist, ben ise dansçı olacaktım.

Gelecek yaza kadar orada kalacaktık. O müzik grubuyla çalışmak için sabırsızlanıyordum.

Nihayet uçağa binip koltuklarımıza oturduğumuzda kedimin çantasını kucağıma alırken Fetih yukarıya sırt çantamı koymak için ayakta dikilip sırasını beklemeye başladı. Bu sırada sağ tarafta kalan koltuklarda ki bir genç kız başını uzatıp meraklı gözlerle bana baktı. Aniden ne olduysa kalkıp yanıma yaklaştı.

"Siz, Kiraz Kumsal Mumcu'sunuz değil mi?" Türkiye'de üç defa daha magazine çıktığımız için beni tanıyan birileri her yerde illaki oluyordu. "Evet, benim." Nazikçe gülümseyip cevabını verdiğimde parmağımdaki yüzüğe baktı.

"Gerçekten evlenmeniz çok güzel, herkes sizin için yaz aşkı diyordu." Böyle manasız söylentiler kulağıma defalarca kez gelmişti. "Bizimkisi yaz aşkı değil," derken konuşmamızı dinleyen eşime baktım. "Yazgı aşkıydı." Genç kız telefonunu açıp "Ne güzel dediniz. Fotoğraf çekilebilir miyiz?" Başımla onayladığımda bir kaç fotoğraf çektikten sonra teşekkür edip yerine geçti.

Beş dakika sonra tüm yolcular yerine oturmuştu. Hostesler gerekli bilgilendirmeleri yaptığında uçak kalkışa geçmişti.

Mumcu ailesi olarak yeni ve güzel bir başlangıcın kapısını aralamak üzere yolculuğa çıkmıştık.

Bu hikayenin sonsuza kadar kulağınızdan sarkan kirazdan bir küpe olması dileğiyle...

SON.

VE VE VE, SON.

😭😭😭

Bir hikayenin sonuna geldik, kirazlı turtalarım. Yeri geldi güldük, yeri geldi aşık olduk, yeri geldi hüzünlendik ama bütün duyguları beraber yaşadık.

Hayatıma 23 Nisan depreminden sonra iz bırakarak giren bu hikaye yine bir depremden, bir iz bıraktıktan sonra son buluyor.

Açıkçası bu satırlara içimi dökmeye ilk başladığımda bir amacım yada hedefim kalmamıştı, yalnızca mutlu olmak için, kendi kendimi güldürmek için yazmıştım çünkü kitaplarım zaten kimsenin umurunda değildi.

Ama Kirazlı Turta'nın bana kattığı en güzel özellik görünür olduğumu, yeri geldiğinde sesimi duyurabileceğimi ve mutlu olmaya küsmemem gerektiğini anlamak oldu.

Kendimi geliştirdiğim, güzel okurlarımla tanıştığım, sürprizlerle dolu bir hikayeydi benim için. Sıkıldıkça buralara gelip okuyacağım bir kitap oldu. Yuvam oldu, ailem oldu, ağladığımda güldüren, güldüğümde kahkaha attıran bir kitap oldu.

Ben Kirazlı Turta'dan razıyım, bu evreni çok ama çok sevdim. İnşallah sizde sevmişsinizdir.

Vedalar hep ağlatır mı diye sormuştum bölümün başında. Bu kitaba vedâ etmek bile buruk bir şekilde gülmeme neden oluyor. Ağlatmadığı kadar güldüren bu evrene sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Hepinizi dünyalardan daha çok seviyorum ve başka hikayelerde görüşmek üzere Allah'a emanet ediyorum.

Elbette özel bölümler gelecek ama öncesinde biraz özleşelim değil mi? 🙃

Kocaman kocaman öpüyorummmm siziiiii

Hoşça kalınnnnn