Bölümler 35Şu an: 34. Bölüm: Kimlik
- 1 Prolog98 kelime
- 2 1. Bölüm: Çirkin Ördek Ve Kuğu2.116 kelime
- 3 2. Bölüm: Lucien İle Yüzleşme1.936 kelime
- 4 3. Bölüm: Ev Hapsi2.137 kelime
- 5 4. Bölüm: Kod Adı Dahlia2.125 kelime
- 6 5. Bölüm: Kabusum2.467 kelime
- 7 6. Bölüm: Geçmişin İzleri2.142 kelime
- 8 7. Bölüm: Yabancı3.240 kelime
- 9 8. Bölüm: Dük Arvel1.598 kelime
- 10 9. Bölüm: İlk Dans2.476 kelime
- 11 10. Bölüm: Hesaplaşma2.160 kelime
- 12 11.Bölüm: İstenmeyen Misafir2.019 kelime
- 13 12. Bölüm: Kılıçlar Ve Stratejiler2.483 kelime
- 14 13. Bölüm: kaderin iki ucu1.952 kelime
- 15 14. Bölüm: Merhem1.714 kelime
- 16 15. Bölüm: Kırmızı Bakış Açısı1.820 kelime
- 17 16. Bölüm :Kırmızı Bakış Açısı2.563 kelime
- 18 17. Bölüm: ateş ve kül1.984 kelime
- 19 18. Bölüm: Bilinmeyen Güven2.235 kelime
- 20 19. Bölüm: Gözler1.424 kelime
- 21 20. Bölüm: Efsaneler ve Geçmiş2.634 kelime
- 22 21. Bölüm: Yıkılan Sınırlar2.144 kelime
- 23 22. Bölüm: Soru & Cevap2.661 kelime
- 24 23. Bölüm : Yeni Düşman2.127 kelime
- 25 24. Bölüm: Fırtına ve Soytarı2.010 kelime
- 26 25. Bölüm: İhanet3.177 kelime
- 27 26. Bölüm: Yangın2.973 kelime
- 28 27. Bölüm: KAVİLDEN KAÇIŞ1.847 kelime
- 29 28. Bölüm: Karanlıkta Saklı Olan2.185 kelime
- 30 29. Bölüm: İhanete Uğrayan2.283 kelime
- 31 30.Bölüm: Karga2.850 kelime
- 32 31. Mağara2.607 kelime
- 33 32. Bölüm: Karanlıktaki Sığınak2.934 kelime
- 34 33. Bölüm: Çelişki1.852 kelime
- 35 34. Bölüm: Kimlik2.827 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
*
İçinde zamanımın aktığı kum saatinin bir şekli yoktu. Bir günüme karşılık gelen bu şekilsiz cam, zamanı hızlandırmak için bazen genişliyor; yavaşladığı yerde daralıyordu.
Ne zaman Alexander'ı düşünüp onu görmem gerektiğini hissetsem kum taneleri dökülmez oluyordu. Yolculuğun yaklaştığını düşündüğümdeyse kum, sudan bile hızlı akıyordu.
Bu odada iki gün çoktan geride kalmıştı. Alexander ve Kael geçen iki günde bir daha bu odaya uğramamıştı. Konuşmaları arasında bu hanın sahibi olduğunu öğrendiğim tombul kadın Anna, ikisinin eski bir yük arabasını tamir etmekle meşgul olduklarını söylemişti. Anna, kıvırcık kahverengi saçlı, beyaz tenli ve çilli bir kadındı. Meraklı kahverengi gözlerini üzerimden hiç çekmeyen kadın, benimle ilgilenen tek kişiydi. Alexander'ın emri ile olduğunu bilsem de tabağımdaki her lokmanın bittiğinden emin oluyor, ilaçlarımı özenle hazırlıyordu.
Anna iki günlük kısa tanışıklığımıza rağmen bana pek çok şey anlatmıştı. Parasını ödemeyen müşterilerden, soğuktan ve hanına uğrayanların çoğunun erkek olmasından yakınıyordu. Sohbet edebileceği, tatlı dilli bir kadının yokluğundan özellikle şikâyetçiydi. Çoğu zaman art arda sıraladığı cümlelere yetişemesem de burada olmasına minnettardım.
Üzerimde Anna'nın benim için getirdiği kalın, koyun yününden elbiseyle camın önünde duruyordum. Kuru ağaç dalları gördüğüm manzarayı kapatsa da küçük at arabasını ve onun yanındaki iki adamı seçebiliyordum. Kael'ın dediği gibi ikinci günün sonunda buradan ayrılacaktık. Odanın kapısı açıldığında bakışlarımı onlardan ayırıp arkama döndüm.
"Helena, henüz vaktin var. Ne diye ayaklandın?" Gelen Anna'ydı. Artık Mia ölü olduğu için Helena adını kullanıyordum. Daha doğrusu Alexander'ın söylediği yalanı devam ettiriyordum.
"Yatakta daha fazla kalmak istemedim." Kolunda asılı duran kürkü fark edip devam ettim "Bu ne?"
Anna kapıyı kapatıp yanıma geldi. Elindeki kahverengi, kalın ve eskimiş kürkü bana uzattı.
"Buradan ayrıldığım yok, sandıkta çürüyecekti." Minnettar olsam da kararsız bir şekilde elindekine baktım. Yolculukta çok işime yarardı yine de öylece almak doğru gelmiyordu ve benim ona verebileceğim hiçbir şey yoktu.
"Kabul edemem Anna, teşekkür ederim." Anna sözlerimi duymamış gibi bir adım öne attı, şaşkınlıkla bir adım geriye kaçamadan kürkü omzuma bıraktı. Bana göre oldukça kısa olduğundan parmak uçlarına kalkmıştı.
"Kocan karşılığında memlekete dönünce en parlak tilki kürkünden gönderecekmiş." Şaşkınlığımın yerini belli belirsiz bir sıcaklık alırken gülümsedim.
"Teşekkür ederim." Anna gülümsekle yetinip arkama baktı. Camdan neyi izlediğimi fark ettiğinde yüzünde haylaz bir gülümseme açığa çıktı.
"Onunla barışmalısın." Pencerenin yanında durup kollarını göğsünde birleştirdikten sonra duvara yaslandı.
"Anlamadım?"
"Aranızda ne geçti bilmiyorum ama ikiniz de birbirinizi özlüyorsunuz, belli." Camın ötesindeki tamamen siyahlar içindeki silüete baktım. Dudaklarım kıvrıldı.
"Özlemek mi?" Ben sadece bir mahkumdum. Oldukça merhametli bir Dükün esiri.
"Bana inanmıyor gibisin. Ama ben ne gördüğümü iyi biliyorum." Anna derin bir ah çekip duvardan ayrıldı ve ellerini önünde birleştirdi. "Erkekler dışarıdan taştan birer duvar gibi görünür kuzum, ama inatçılıkta üstlerine yoktur. Oysa seni ne kadar sevdiğini kendi gözlerimle gördüm."
Yanlış görmüşsün dememek için dilimin ucunu ısırdım. Severmiş gibi davranmakta onun üzerine yoktur. Birine sözler verirken bir diğerine yüzük takan bir adamdı o. Tam o anda içimden ettiğim küfürleri hissetmiş gibi Alexander başını kaldırdı. Arkadaki mesafeye rağmen bakışlarımız denk geldi. İki günlük sakinliğim onun bu belli belirsiz bakışları altında eridi. Anna hâlâ onun ne kadar sadık bir eş olduğunu anlatmaya devam etse de sesi bana ulaşmıyordu. Alexander önüne dönüp hana yöneldiğinde, derin bir nefes vererek pencereden uzaklaştım.
Az sonra koridorda adım sesleri duyuldu ve odanın kapısı tamamen açıldı. Soğuk hava içeri dolarken Alexander girdi. Anna anında sustu. Meraklı bakışları ikimiz arasında gidip geldi. Ellerini eteğine silip dirseğime dokundu.
"Sonra devam ederiz." Başımı hafifçe salladım. Anna bana göz kırpıp hızlı adımlarla odadan ayrıldı.
Tüm dikkatimi karşımdaki adama verdim. Pencereye yaslanıp kararlı görünmek için ellerimi göğsümde birleştirdim. Beni ayaklarımdan başıma kadar süzdü.
"Tırnaklarını çıkardığına göre, hazırsın." Onun gibi ben de onu tepeden tırnağa süzdüm. Siyahlar içindeki haliyle tam anlamıyla bir kargaydı.
"Hazırım ama ne için?" Sırtımı camdan ayırıp ona doğru kararlı adımlar attım. Karşısında durduğumda bunun ne kadar yanlış bir karar olduğunu anladım. Ellerim soğumuş hatta titremeye başlamıştı, parmaklarımı avucuma çekip sıkıca yumdum.
"Sana açıklama yapma zorunluluğum yok Mia." Eğilip göz hizama geldi. Bu adı bu kadar özgür bir şekilde söyleyebilecek bir o kalmıştı. Kulağıma doğru yaklaştığında nefesimi tuttum.
"Beni ardından sürüklüyorsan, zorundasın."
"Zorunda mıyım?" Dudaklarından gülme benzeri kısık bir ses çıktı. "Sana hiçbir borcum yok Mia, aksine alacaklarım birikti."
Geri çekilip tepkimi görmek ister gibi baktı. Haklıydı ve ben bundan nefret ediyordum. Gözlerim öfkeyle yandı. En başında ona canımı borçluydum ve bunu ödemek zorundaydım. Alexander çeneme uzandığında geri çekildim. Havada kalan eline soğuk bir bakış atıp indirdi.
"Karven'e gidiyoruz, Arvel Dükalığına." Sözlerini bir an idrak edemedim. Aklını kaçırmış olmalıydı. Başka bir şey demeden arkasını döndüğünde öylece çekip gideceğini sandım.
"Aşağı in, yola çıkıyoruz." Kapıyı ardına kadar açık bırakarak odadan çıktı. Karga yuvası, Arvel toprakları... Başıma saplanan ağrıyla elimi alnıma götürdüm. Bir esir olduğumu biliyordum ama gerçek bir zindana gireceğimi hiç düşünmemiştim.
Fark etmeden sıktığım dişlerimi serbest bıraktım. Odaya son bir bakış gezdirdim. Sahip olduğum her şeyi kaybetmiştim. Biriktirmek için yıllarımı harcadığım altınlar gözümün önüne geldiğinde gözlerim istemsizce doluyordu.
Leonard...
O şerefsize bunun bedelini ödetecektim. Beni kemiklerime kadar sömürmüştü, işi bitince ellerini kirletmek yerine Luca'nın önüne atmıştı. Ve Alexander... Onun kurduğum tuzaktan bu kadar çabuk sıyırılması mümkün değildi. Henüz emin değildim, ona sorsam cevap alamazdım muhtemelen ama bu da kesinlikle Leonard'ın işiydi.
Alt kata indiğimde kimse yoktu.
Hanın ahşap giriş kapısını açtığımda sert bir rüzgar yüzüme çarptı. Nefesim bu ani soğukla kesildi. Dışarıya çıktığımda gökyüzünü engeller olmadan görmeyeli asırlar olmuştu sanki. Gri , her an bir fırtına doğuracakmış gibi yüklü bulutların ardında kalan güneşin neye benzediğini bile unutur olmuştum. Başımı o şişkin grilikten çekip önümde duran at arabasına baktım.
Alexander tekerleklerin bağlantı noktalarını incelerken Kael atların eyerlerini düzeltiyordu. Beni fark etseler de bunu hiç belli etmediler. Ben ise ne yapacağımı bilemez halde bekledim. Bir süre sonra başımı yere eğdim.
Ayağımın altındaki kuru otlar ezilip çamura bulanmıştı. Güzel bir bahçedeki yabani bir ot gibi hissediyordum. Üzerimde eğreti duran kürkü düzelttim. Alexander son tekerleğe ayağıyla baskı yapıp bana döndü.
"Sen ve Kael arabada olacaksınız, atları ben kullanacağım." Atların kontrolünü bitiren Kael ikimizin arasından geçip arabaya girdi.
Her an kar yağabilirdi. Gerçek bir fırtınada hiç kalmamıştım ama belli ki Alexander ve Kael bunun hakkında hiçbir endişe taşımıyorlardı. Arvel Dükalığı ne kadar buzlu toprağı ile bilinse de bu hallerini garipsiyordum.
"Bir mahkûmu cezalandırmak için fazla meşakkatli bir yol değil mi?"
"Ceza mı?" Alexander çoktan içeride yerleşmiş Kael'ı görmezden gelip aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapadı. Tam karşımda durduğunda başımı kaldırdım. "Seni cezalandırmak isteseydim, mağarada bırakırdım Mia. Seni sağ salim topraklarıma götürmek benim sorumluluğum."
"Sorumluluk," dedim soğuktan kısılmış bir sesle. Üzerimdekilere rağmen çoktan zangır zangır titriyordum. "Ya da yeni bir oyuncak."
Alexander beklemediğim anda üzerimdeki kürkü iki yandan tutup yukarı, burnuma kadar çekti. Nefesim kürke çarpıp sıcak bir şekilde tenime geri döndü.
"Ben oyuncaklarımı sağlam olanlardan seçerim Elena. Sen bu oyundaki en tehlikeli ve kırılgan şeysin." Beni bırakıp geri çekildi. Arkamı döndüğümde Anna ve kocasının birkaç adım ötemizde durduğunu fark ettim.
"Sizi uğurlamak istedik," dedi Anna. Sesi kişiliğine yakışmayacak kadar alçaktı.
"Hoşça kalın." Dedim beceriksizce. Sıcak vedalar nasıl olurdu bilmiyordum. Alexander arkamdan çıkıp ipleri eline aldı.
"Bizi ağırladğınız için teşekkür ederiz." Anna kocasının koluna girip sessizce başını salladı. Yutkunup gülümsedim.
Onların bakışları üzerimizdeyken arabaya bindim. Alexander ön tarafa geçip dizginleri çektiğinde araba sallana sallana yola koyuldu.
Kael penceresiz arabanın ön tarafında saman balyasının üstüne bir battaniye sermiş ve üzerine yatmıştı. Gözleri kapalı olsa da uyumamıştı. Ben arka tarafa, bohçaların olduğu kısma geçtim. Bedenimi iyice topladım.
Burası unutmak istediğim kötü anıları hatırlatıyordu. Yine bir yük arabasındaydım, yine Kuzeye ilerliyordum. Umarım bu defa savaşlarımızda taraf olmayan masum biri zarar görmezdi. Gözlerimin önüne gelen tüm yüzleri, sesleri geriye ittim. Geçmişi yanımda götürmeyecektim.
Başımı dizlerime koyup Kael'ı izledim. Göğsü sakince inip kalkıyordu.
"Ne aptal bir adam..." Dedim kendi kendime. Yaralı yüzündeki izler geçmemişti bile ya uyurken yine ona zarar versem, ne yapacaktı?
"Yine de içinizden düşünün genç leydi." Kael aniden gözlerini açınca geriye sıçradım.
"Pardon." Dedim yine kısık bir sesle. Kulakları yeterince iyi duyuyordu belli ki. Kael gözlerini yine kapayıp kendi dünyasına çekildi.
Araba çamurlu yolda bata çıka, çoğu zaman tüm sargılarımı zorlayacak sarsıntılarla ilerleyedursun ben çok sıkılmıştım. Anna'nın gürültüsünü şimdiden özlemiştim.
"Dük sence niye benim için bu kadar zahmete girdi?" Uyuduğunu sandığım bir sessizlik anından sonra konuştu.
"Bilmiyorum."
"Onun en yakın adamısın." Cevap gelmedi. İç çekip başımı geriye yasladım. Ben de gözlerimi kapadım. Ne kadar uğraşsam da soğuk ve yaralarım uyumama izin vermiyordu. Arabanın tekerleri çığlık benzeri bir sesle dönmeyi bıraktığında gözlerimi tamamen açtım.
Atlar kişnedi, önce ahşaptan sonra topraktan adım sesleri geldi ve en sonunda kapı açıldı. Yüzünü maskeyle kapatmış Alexander kapıda belirmişti. Bir şey demeden iyice kararmış içeriye girdi. Kapıyı ardından kapadı. Maskeyi çıkardı.
"Burada duralım, atlar dinlensin." Onun gelişi ile Kael ayaklandı. Ben ona kaçamak bir bakış atıp ellerimi izlemeye koyuldum. Arabayı sallandıran güçlü adımlar önümden geçtiğinden başımı kaldırmadım. Alexander arkadaki bohçaları karıştırdı. Tekrardan yürüyüp arabanın ortasında durduğunda metalik bir ses duyuldu içerisi soluk sarı bir ışıkla aydınlandı. Başımı kaldırdı. Alexander mum yakmıştı. Mumu arabanın direklerindeki mumluğa yerleştirip yere oturdu.
"Bir şeyler yiyelim." Kael elinden yiyecek bohçasını alıp açtı. İkisi dizlerinin üzerine bağdaş kurup mumun ışığının altına oturdular. Yemek için kurutulmuş et ve meyve çıkardılar. Alexander maskesini indirip bana döndü.
"Burada özel hizmetçin yok leydim, kimse davet etmeyecek." Alaycılığına gözlerimi kıstım ama gurur yapacak değildim. Alçak tavana çarpmayaya özen göstererek ikisine en uzak olacak yere oturdum. Eteğimi toplayıp kurutulmuş meyvelerden yemeye başladım. Bir süre çiğneme sesleri dışında üçümüzden de bir ses çıkmadı.
Bir parça elmaya uzandığımda Alexander bohçayı çevirdi ve kurutulmuş et önüme geldi. Yüzümü ekşitip elimi çektim.
"Soğuk bir iklimde güçlü kalmak için et yemek zorundasınız." Konuşan Kael'dı. Başımı kaldırıp kısa bir an yüzüne baktım, yaraları içimdeki huzursuzluğu körüklerken bir şey demeden bir parça kurutulmuş etten aldım. Başımı çevirdiğimde Alexander kaşlarını çatmış, bize bakıyordu. Eti gözlerine bakarak ağzıma tek seferde itme hatasına düştüm. Midem eski günlerimi hatırlatırcasına bulanırken birkaç kez çiğneyip hızla yuttum. İkisi artık bana dikkat etmiyordu yine de üzerimde korkunç bir baskı hissettim.
Bu yediğim son şeydi. Bohça ve içindekiler gözlerimin önünde dalgalanmaya başlamıştı. Yeniden eski yerime geçip sırtımı onlara döndüm. Midem ağrımaya başlamıştı bile. Gözlerimi kapadım ve başka şeyler düşündüm. Kusamazdım.
Dışarıdaki rüzgârın tahta gövdeyi döven uğultusu, midemdeki huzursuzluğu daha da artırıyordu. Arabanın tahtalarından yayılan gıcırtılar, Kael ve Alexander'ın kısık sesli konuşmalarına karışıyordu. Ne konuştuklarını tam olarak seçemiyordum ama aralarındaki gerilimin ve yolun zorluğunun her ikisini de yorduğu kesindi. İkisinin konuşması kesildi ve az sonra Alexander başımda bekliyordu.
"Mia."
"Öldüğünü söylemiştin. Elena demen gerekmez mi?" Midemdeki ağrı huysuz tavrımı körüklüyordu. Üstelik en yanlış kişiye karşı.
"Yaralarını kontrol edeceğim."
"İzin mi istiyorsun, şaşırtıcı."
"Mia, uzatma." Sesindeki o inatçı otorite karşısında omuzlarım çöktü. Haklıydı, yine haklıydı. Kürkün altından elimi çekip hareket etmesine izin verdim. Alexander geniş gövdesiyle beni neredeyse tamamen kapatacak şekilde önüme çöktü.
Eldivenlerine rağmen eli değdiğinde tenim ürperdi. Yüzümü diğer tarafa çevirip ahşap yüzeydeki bölgeleri izledim.
"Kaburgana merhem süreceğim." O, sessiz onayımla işe koyuldu. Kaburgamı dengeleyen tahta parçayı çıkardığında inledim ve dudağımı ısırdım. Alexander Nane kokulu, yapışkan merhemi oraya sürdüğünde buz değmiş gibi serinlik yayıldı. Yeniden tahtayı yerine koyup temiz bir bezle sardı.
"Kemiklerin sayılıyor, yine de yemek yemiyorsun." Acıya katlanmak için gözlerimi kapadım.
"Yediğimi gördün."
"Bir parça et ve biraz meyve." Sıcak nefesi yüzüme vuruyordu. Alaycı bir şekilde gülümsedim.
"İştahımla neden ilgileniyorsun?" Dudaklarım kıvrıldı."Yoksa tüm bu zahmete beni yemek için mi katlanıyorsun?" Arkadan gelen boğuk, bastırılmış kahkaha sesiyle gözlerimi açıp Alexander'ın gerisine baktım. Kendi yarasını tedavi eden Kael Alexander'ın ona dönen başı ile dondu. Önündeki malzemeleri hızla topladı.
"Ben atları kontrol edeyim." Arabadan çıktığında ikimiz baş başa kalmıştık. Alexander bana dönen yüzü yardımcısının aksine hiç eğlenmediğini ele veriyordu.
"Ne?" Dedim gülmemeye özen göstererek. Ellerini kaburgamdan çekip hiçbir uyarıda bulunmadan kolumu kaldırdı. Acıyla yüzümü buruşturdum.
"Bu yara daha iyileşmemiş."
"Ne kadar dikkatli bir gözlem. Dük olmanızın yanında hekimlik de mi yapıyorsunuz?" Sabrının sonlarında olduğunu belli eden derin bir nefes aldı.
"Biraz daha konuşursan seni Kael'a emanet edeceğim." Onun ismini ne diye gündeme getirdiğini anlayamadım.
"Belki de daha iyi ilgilenir." Alexander'ın parmakları bir an durdu. Başını kaldırdı.
"Öyle mi?" Sesi tehditkar çıkmıştı. Kolumu geri çekmek istediğimde acıtmayacak bir kararlılıkla tuttu.
"En azından benimle konuşurken yüzünü ekşitmiyor."
"Kael'ın sana karşı bu kadar nazik olmasının sebebi, henüz seninle yeterince vakit geçirmemiş olması." Cevap vermek için ağzımı açtığımda Kael içeri girdi. Soğuk yanaklarını saçları kadar kızartmıştı. Alexander ve bana bakmadan saman balyasının üzerine oturdu. Alexander elbisenin kolunu indirip benden uzaklaşmasıyla kürkü tekrardan omzuma attım.
Alexander malzemeleri topladı. Kael ona atların durumu anlattı, birlikte yolculuğu planladılar. Alexander kısa bir an bana baktı.
"Biraz daha devam ederiz, uygun bir yerde ateş yakıp geceyi geçiririz." Kael dönüşümlü sürmeyi teklif etse de Alexander kestirip attı.
Arabanın kapısı arkasından kapandığında içerideki dar ve boğucu hava yeniden üzerime çöktü. Kael mumu söndürdü. O gözlerini kapatıp uykuya hazırlanırken, ben sırtımı tahta duvara yaslamış, dışarıdaki rüzgârın sesiyle midemdeki çalkantıyı bastırmaya çalışıyordum. Alexander dışarıda, dondurucu soğuğa meydan okur gibi atları yönlendiriyordu. Onun bu demirden iradesi, benim içimdeki direnci her geçen dakika biraz daha tüketiyordu.
Zaman, o şekilsiz kum saatinin içinde ağır ağır erirken, göz kapaklarımın üzerindeki baskı da giderek artıyordu. Araba gecenin en karanlık vaktinde, kış uykusuna yatmamış yırtıcıların sesleri eşliğinde durdu.
Kapı gıcırtıyla açıldı. İçeriye dolan buz gibi hava yüzümü tokat gibi çarptığında irkilerek gözlerimi açtım. Alexander kapıyı hızla ardından kapatıp içeri girdi. Yerimden kalkıp ona baktım.
Soğuktu, canım acıyordu ve düşmanın tam karşımdaydı. Uyumak için daha güzel bir gece yoktu.
"Neden battaniye çıkarmadın?" Bir şey demek yerine Anna'nın kürküne daha da sokuldum. Suskunluğumu umursamadan erzaklarin olduğu yerden bir battaniye çıkarıp yanımda durdu.
"İstemiyorum." Dedim dişlerimin arasından.
"İsteklerinin umrumda olmadığını şimdiye kadar anlamış olmalıydın." Battaniyeyi üzerime bırakıp yanıma oturdu. O da battaniyenin altına girdiğinde omzu omuza değiyordu. Gururum içimde çığlık attı ama mantığım onu tek bakışıyla susturdu. Bu kadar yolu donarak ölmek için gelmemiştim.
"Yaklaşırsan daha çabuk ısınırız," dedi, sanki üzerine sinmiş ayazın bile kokusunu alacak kadar yakın değilmişiz gibi. Kaşlarımı çatmaya bile halim yoktu.
Alexander kolunu başımın altından geçirip beni kendine çekti. Başım göğüsüne düştüğünde kaldırmaya çalışmadım.
"Bana yaptıklarından nefret ediyorum." Dedim. Gözlerim çaresizliğime doldu. Eli darmadağın olmuş saçlarım okşadı ve başımı göğsüne biraz daha bastırıp battaniyeyi daha yukarı çekti.
"Biliyorum." Çenesini başımın tepesine yasladı. "Ama en çok bu kollarda rahat ettiğini de biliyorum."
Sözlerine itiraz edemedim. Saklambaç oynamak eğlencelidir, insanlar sizi unutup hayatına devam edene kadar. O benim peşimden gelen ilk kişiydi.
"Karşı koymak, tırmalamak yok mu?" Dudaklarımdan bıkkın bir gülüş kaçtı.
"Keşke önce ne istediğini bilseydin."
"Ne istediğimi biliyorum Mia." başımı kaldırıp ona baktım. "Ama sen bunu duymaya hazır değilsin."
Fısıltılı sesi dudaklarıma dökülmüştü. Yan taraftan gelen öksürük sesiyle irkildim. Başımı çevirdiğimde Kael yattığı yerde bize sırtımı döndü. Yüzüm utançla yanarken başımı tekrardan Alexander'ın göğsüne gömdüm.
Bedenimin derinliklerinde yanan o sinsi sızıya rağmen, onun göğsünden yayılan sıcaklık ve istemsizce sığındığım bu yabancı güven duygusu, direncimin son kırıntılarını da yok etti. Göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaştı ve karanlığın en dibine doğru kayarken düşündüğüm tek şey, bu adamın kollarında uyanmanın ne kadar tehlikeli olduğuydu.
Güneş doğarken arabadaki hareketlilikle gözlerimi açtım. Bir kundak gibi etrafımı saran battaniye yüzünden ilk birkaç saniye hareket edemedim. Alexander çoktan kalkıp gitmişti ve ben kolları arasında olduğum halde fark etmemiştim. Onun bu askeri disiplinine hayret etmemek elde değildi.
Yerden kalktım. Kapıyı açıp dışarıya adım attığımda sonsuza uzanan beyazlık beni karşıladı. Atların olduğu yerde ateş yanıyordu. Alexander ve Kael ayakta ellerini ateşe doğru uzatmışlardı. Karda izler bırakarak yanlarına vardım.
"Ne zaman varacağız?" Dedim Kael'a bakarak. Alexander bana cevap vermiyordu zaten. Kael tek kaşını kaldırıp Alexander'a baktı.
"Dük daha iyi bilir." Dedi, sesindeki buzlar ayağımın altında ezilen kardan daha soğuktu. Bakışları tekrardan ateşi bulduğunda Alexander yanıma yürüdü.
"Kael ile dönüşümlü kullanacağız, iki güne varmış oluruz."
"Anlıyorum." Derken ondan uzaklaşmak adına ateşe bir adım daha yaklaştım. Alexander elini önüme koydu.
"Yanacaksın." Cevap vermeyip çenemi dikleştirdim ve ellerimi alevlere doğru uzattım. Parmaklarımın ucundaki karıncalanma yavaş yavaş geçerken, zihnimdeki o tanıdık ve uğultulu ses yeniden baş göstermeye başladı.
"Helena yalanını devam mı ettireceğim?"
"Artık Mia olamazsın. Kimliğini tamamen silmek zorundasın." Yanan odunları seyrettim. Bunun için yola çıkmıştım. Kimliğimi silmek, bambaşka bir adla yeni bir hayattı istediğim ama bu şekilde değil. Gözlerimi ateşten çektim ve bir farkı olmayan Alexander'ın gözlerine diktim.
"Haklısın. Bunu en iyi şekilde yapmak istiyorum." Derin bir iç çektim. "Helena yerine, Helios olsam?"
Alexander kaşlarını çattı.
"Sen..?"
"Erkek kılığına girmek istiyorum."
Gözlerimi kısıp tepkisini bekledim. Kısa bir şaşkınlık anından sonra kendini hızla topladı. Elini çenesine atıp kısa sakalını kaşıdı.
"Bunu neden istiyorsun?" Oldukça sakindi. Dükün yanındaki yaralı kadın olarak fazla dikkat çekerdim, özellikle Dorothy Erendel'le olan nişan haberi ulaştıysa.
"Kılıç tutmak istiyorum."
"Bunu bir kadın olarak da yapabilirsin."
"Yargılanmadan, küçük görülmeden yapmak istiyorum."
Kael arkamızda ateşe odun attı. Alexander bakışlarını bir saniye bile üzerimden ayırmadan beni süzdü. Elbisenin içinden taşan sargıları, üzerimdeki o hantal kürkü ve rüzgardan kızarmış yanaklarımı incelerken zihninde hesaplar yaptığı çok açıktı.
"Peki." Dedi beklenmedik bir kolaylıkla.
"Ne? Ciddi misin?" Alexander gülümsedi.
"Evet, elbette. İstediğin kişi olabilirsin." Ona inanmadım. Özellikle yüzündeki o gülümsemenin beni düşürdüğü şüpheler vardı ama sorgulamaya devam edersem vazgeçeceğinden endişe ettim.
Arabanın yanındaki küçük mola yerinde çatırtıyla yanan ateşin sıcaklığı yüzümü ısıtmaya çalışırken, zihnim çoktan Arvel topraklarının soğuk ve bilinmez dehlizlerinde yol almaya başlamıştı. Alexander'ın teklifimi bu kadar kolay kabul etmesi içimdeki şüpheyi körüklese de, kılıç kuşanıp bir erkek adıyla o topraklarda var olma düşüncesi üzerimdeki esaret zincirini biraz olsun hafifletiyordu.
Kael sessizce atların suyunu tazelerken, Alexander'ın kararlı bakışları altında yeni kimliğimin ilk adımlarını atmaya hazırdım; çünkü bu buzlu diyarda hayatta kalmanın tek yolu, artık bir kurban değil, oyunun kurallarını değiştiren biri olmaktı.
Bölüm etkileşimi
