5. bölüm / 34
KAVİLDEN KAÇIŞ4. Bölüm: Kod Adı Dahlia
Bölümler 34Şu an: 4. Bölüm: Kod Adı Dahlia
- 1 Prolog98 kelime
- 2 1. Bölüm: Çirkin Ördek Ve Kuğu2.116 kelime
- 3 2. Bölüm: Lucien İle Yüzleşme1.936 kelime
- 4 3. Bölüm: Ev Hapsi2.137 kelime
- 5 4. Bölüm: Kod Adı Dahlia2.125 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 5. Bölüm: Kabusum2.467 kelime
- 7 6. Bölüm: Geçmişin İzleri2.142 kelime
- 8 7. Bölüm: Yabancı3.240 kelime
- 9 8. Bölüm: Dük Arvel1.598 kelime
- 10 9. Bölüm: İlk Dans2.476 kelime
- 11 10. Bölüm: Hesaplaşma2.160 kelime
- 12 11.Bölüm: İstenmeyen Misafir2.019 kelime
- 13 12. Bölüm: Kılıçlar Ve Stratejiler2.483 kelime
- 14 13. Bölüm: kaderin iki ucu1.952 kelime
- 15 14. Bölüm: Merhem1.714 kelime
- 16 15. Bölüm: Kırmızı Bakış Açısı1.820 kelime
- 17 16. Bölüm :Kırmızı Bakış Açısı2.563 kelime
- 18 17. Bölüm: ateş ve kül1.984 kelime
- 19 18. Bölüm: Bilinmeyen Güven2.235 kelime
- 20 19. Bölüm: Gözler1.424 kelime
- 21 20. Bölüm: Efsaneler ve Geçmiş2.634 kelime
- 22 21. Bölüm: Yıkılan Sınırlar2.144 kelime
- 23 22. Bölüm: Soru & Cevap2.661 kelime
- 24 23. Bölüm : Yeni Düşman2.127 kelime
- 25 24. Bölüm: Fırtına ve Soytarı2.010 kelime
- 26 25. Bölüm: İhanet3.177 kelime
- 27 26. Bölüm: Yangın2.973 kelime
- 28 27. Bölüm: KAVİLDEN KAÇIŞ1.847 kelime
- 29 28. Bölüm: Karanlıkta Saklı Olan2.185 kelime
- 30 29. Bölüm: İhanete Uğrayan2.283 kelime
- 31 30.Bölüm: Karga2.850 kelime
- 32 31. Mağara2.607 kelime
- 33 32. Bölüm: Karanlıktaki Sığınak2.934 kelime
- 34 33. Bölüm: Çelişki1.852 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece gökyüzünü zapt ettiğinde ve ay güneşin tahtına oturduğunda, ben de heyecandan mı korkudan mı titrediğini bilmediğim ellerimle son bir kez pelerinimi düzelttim. Aynadaki görüntüme baktım.
Üzerime tam oturan pantolonum ve bol ipek gömleğim bana hareket özgürlüğü tanıyordu. Saçlarımı sıkıca toplayıp kapüşonun altına gizlemiştim. Sadece bir gölgeye benzeyen silüettim.
Odamın içinde bir o yana bir bu yana volta atıyordum. Uzaklarda , şehrin ortasında kibirli bir gururla yükselen çan kulesinin çalmasını bekliyordum. Bu askerler için nöbet değişimi, benim içinse kaçmak için bir boşluk anlamına geliyordu.
Ağır demirin güçlü sesi duyduğumda duraksadım. O kısa anda kalbimde çana eşlik etti. Duyulmayacak adımlarla kapıma yaklaştım. Az sonra koridorda kalın erkek sesleri duyuldu. Son bir kez üzerimi kontrol ettim. Küçük bıçağımın yerinde olduğundan emin oldum.
Nefesimi tuttum ve odamın kapısını araladım. Daha önce gizlice yağladığım kapı gıcırdamdan açıldı. Odamın dışına adım atar atmaz hemen bir gölgeye saklandım.
Attığım adımlar tıpkı bir suikastçilınınki gibi sessizdi. Bir zamanlar Lucien ile oynadığımız sessizlik oyunlarından kalma bir beceriydi. Kafamı salladım ve düşüncelerimi topladım. Bunu düşünmenin yeri değildi.
Koridorun ucunda bir ışık huzmesi görememle saklanmak için etrafa kısa bir bakış attım. Uzun gümüş asker zırhın arkasına girdim. Adeta gölgeyle bir olmuştum. Gece nöbet sırası gelen askerler tatlı uykularından uyanmanın sersemliğiyle önümden geçtiler. Onların bu mahmurluğu işime yaramıştı. Saklandığım gölgeden çıktım ve koridorda koşarcasına ilerledim. Doğu kanadında terası olan tek odaya girmeliydim.
Kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine atarken odanın önündeydim. Bir zamanlar önemli misafirleri ağırlamış bu yer barış çağının yaşandığı şu günlerde tamamen unutulmaya yüz tutmuştu. Kilitli kapının deliğine sokmak için cebimden uzun ince bir tel çıkardım.
Her an biri gelebilirdi. Sürekli etrafı kontrol edip bir yandan da kapıyı açmaya çalışmak zaten kolay değilken ellerimin titremesi işimi daha da zorlaştırıyordu.
Aniden konuşma sesleri gelince donakaldım. Şu an kaçamazdım, kahretsin ki saklanacak bir yer de yoktu. Bakışlarım deliğe döndü.
"Açıl artık, açıl!" Koridordan gelen sesler gitgide yaklaşıyordu. Son bir kez teli çevirdiğimde kapı açıldı. Nerdeyse sevinçten çığlığı basıp her şeyi mahvedecektim. İçeri girdim ve kapıyı sessizce kapattım. Askerler ben birkaç nefes aldıktan sonra kapının önünden geçti.
Sonunda güvende hissettim ve teras kapısına yöneldim. Oda çoktan küf tutmuş, rutubet kokuyordu. Burada biri uyusa sabaha sağ çıkar mıydı acaba? Odayı görmezden geldim ve kapının kolunu aşağı çektim. Kapı açılınca derin bir nefes aldım, neyse ki kilitli değildi. Uzun bir süre de bu kapıyı açmak için çaba sarf etmeme gerek yoktu. Hizmetçilerin liyakatsizliği bir kere olsun işime yaramıştı.
Açık kapıdan geçtim ve soğuk geceye adım attım. Geniş beyaz teras, kuş pisliği ve çeşitli ağaç yapraklarıyla kaplanmıştı. Paslı demir korkuluklara yaklaştım. Aşağıya baktım ve gözlerimle kabaca bir hesap yaptım.
Bahçe duvarı çok aşağıda değildi. Yaklaşık bir buçuk , iki metre metre kadar yüksekteydim. Duvarın üst yüzeyinin bir metre kadar geniş olması ise bir nebze güven vericiydi. Yine de üzerine atlamak çok tehlikeliydi. En ufak bir ayak kayması aynı zamanda hayatının kaymasına neden olabilirdi.
Yutkundum. Risk almak zorundaydım. Zaten buraya kadar gelmişken başka çarem yoktu. Başımı kaldırdım ve aya baktım. Dolunay sanki orada olduğunu açıkça söylercesine parlıyordu. Gizlice yaptığım her şeye şahit olduğunu kulağıma fısıldıyor, sessiz bir tehdit gibi orada duruyordu.
Bir tanık insanda tedirginlik yaratırken ben garip bir şekilde rahatladım. Ellerimin titremesi geçti. Parmaklarım paslı demiri sardığında kendimden emindim. Sol bacağımı demirin üzerine attım, sonra da diğerini. Ellerim korkuluğub üzerinden kaydı ve son anda sıkıca tutundum.
Ayak topukalarımı birkaç santim kadar olan çıktının üzerinde durdum. Kalçamı demire yasladım ve gözlerimi doğrudan bahçe duvarına diktim. Tek seferde yapmalıyım, hiçbir tereddüt olmadan. Yoksa başaramazdım. İçimden saydım.
1, 2, 3...
Ayaklarım terastan ayrıldı. Kuş misali bir kaç saniye havada kaldım. Atlamanın etkisiyle pelerinim geriye düştü, saçlarım açıldı. Bu his tehlikeliydi, bu his çok güzeldi.
Doğrudan duvarın üzerine düştüm. Yere düşmemek için duvarın üzerindeki sütunlardan birine tutundum. Başarmıştım ama sevinmek için vakit yoktu. Duvarın ötesi sert kayalıklardı. Dik ve yüksetiler. Zaten bu yüzden bahçenin diğer tarafına nazaran burası daha alçaktı. Hiçbir aptal bu kayalıkları geçmeye çalışmazdı. Ben dışında.
Duvardan aşağı indim. En azından inmesi kolay olmuştu. Kayalar dik olsa da beni durduramazdı, kılıç kullanmak için geliştirdiğim becerilerim burada devreye girecekti.
Dövüşürken illa erkek rakiplere denk geliyordum. Fiziksel farkın devasa olduğu kişilere karşı tek silahım ise hızdı. Bunu geliştirmek için bacak kaslarımı çok fazla çalıştırmıştım, kaçarken sıçramak ise hız ve ivme için güçlü bir avantaj sağlardı. Tüm bunlar bir araya geldiğinde ortaya çekirge gibi kabileyetli bir insan çıkıyordu.
Taşların üzerinde kolaymış gibi sıçrayarak hızla ilerledim. Oysa değildi. Günlerce süren antrenmanların, kan , gözyaşı ve acının birer ürünüydü. Sona kayayı de geçip düzlüğe ulaşınca derin bir nefes aldım. Vaktim daralıyordu. Gecenin karanlığına doğru adım attım. Sokaklar, tehlike vadediyordu. Başkente uykuda olabilirdi ama kötülük hala ayaktaydı.
***
Eski bir meyhaneye girdim. Tütün içmekten bıyıkları saramış meyhane sahibi beni görünce gözleri parladı. Bir şey demeden sarhoş, küfürbaz adamları, onlardan para koparmaya çalışan hayat kadınlarını, kirli masaları geride bırakıp bar kısmının arka tarafına geçtim. Adam da az sonra arkamda belirdi.
Bu oda da leş gibiydi, kirli fıçılardan alkol damlıyor, paslı tencererlerde yemekler fokurduyordu. Burda bir şeyler yemek intihar etmek gibi bir şeydi. Bu görüntü midemi bulandırsa görmezden geldim. Ben buraya başka bir amaçla gelmiştim. Adama döndüm.
"At hazır mı?" Adam kararmış dişlerini göstererek sırıttı.
"Evet." İki altın parayı yüzüne doğru fırlattım.
"Ben gidiyorum." Paraları havada yakaladı. Arkamı dönüp çıkmadan önce kapının yanındaki erzak çuvallarından bir elma çıkardım.
Meyhanenin arkasına yöneldim. Eski , hurdaya dönmüş faytonların istiflendiği yığının yanında bir at ağaca bağlanmıştı. İpini açtım ve elmayı ona uzattım.
Hayvan elmayı iştahla tek bir ısırıkta ağzına alırken bana alışması için bakımsız yelesini okşadım. Hayvan elmayı bitirip elimi yaladığında ayağımı üzengiye koyup üzerine çıktım.
İyi bir at olduğu söylenemezdi ama en azından cılız değildi. İki ayağımı yan tarafına vurup harekete geçmesini sağladım. At ivmeyle öne atıldı. Gecenin sessizliğini bozan sarhoş seslerine nal sesleri karışırken meyhaneyi geride bıraktım.
At dörtnala sokakları geçip başkenti geride bıraktı. Ay tapınağı bir zamanlar tanrıça rahatsız olmasın diye yüksek bir tepeye yapılmıştı. Evler de ondan uzağa yapılmıştı ki , tanrıça geceleri ninnilerini kimse bozmadan söyleyebilsin. Şimdilerde yıkıntı olan tapınak , gerçek tanrının lanetinden korkulduğu için uzak durulan bir yerdi. Atımdan inip sağlam bir yere bağladım. Soğuk gece daha yeni başlıyordu.
Yer yer çatlamış bazense tamamen kırılmış merdivenleri çıktım. Eski kapıyı ittim. Kapı gıcırdayarak açılırken tanırçanın yıkılmış heykeliyle göz göze geldim. Tapınağın tavanının büyük bir kısmı çökmüş, deliklerinden sızan ay ışığı enkazın üzerine düşüyordu.
İçeri girdim. Kim bilir kaç insan dua etmişti burada. Parçalanmış sıralarda oturup tanrıların lütfu için göz yaşı dökmüşlerdi. Belki Umutla belki de çaresizlik...
Unutulmuş olan sadece ay tanrıçası Selen değildi, güneşin tanrısı Solaryn , su tanrısı Narell, Ateş tanrısı Kharos ve daha niceleri ...İnsanlar pek çoğu için tapınaklar yapmış sonra kendi elleriyle yıkmışlardı. Hepsi tarihe gömülmüştü. Sadece benim gibi mitolojiye ilgi duyanların ara sıra andığı isimler haline gelmişlerdi. En büyük tanrı ise Ay tanrıçasıydı. Diğer tanrılar onun etrafında toplanmıştı, o hepsinin anasıydı.

Tıpkı önünde durduğum heykelde olduğu gibi. Tanrılar büyük ay tanrıçası heykelinin ayaklarının dibinde duruyorlardı. Kiminin başı yoktu, kiminin kolu, kiminin sadece ayakları kalmıştı koca yıkıntıda. Tanrıça ise başını göğe dikmişti, ayı izliyordu. Kucağında ise bir bebek vardı, o bebek bendim, o bebek bizdik, o bebek insanlıktı.
"Yanlış kişiye dua ediyorsun." Gelen sesle arkama hızla döndüm. Elim pantolonun kemerine sakladığım bıçağa gidemeden sesin sahibi elimi tuttu. Gri pelerinin bile gizleyemediği gri gözler karanlıkta parıldadı.
"Benim." Kapüşonunu indirdiğinde sarı saçları ortaya çıktı. Veliaht prens Leonard
"Görüşmeyeli epey hırçınlaşmışsın Mia,"Elimi bir tehdit gibi sıktı. Bıçağı bıraktım.
"Kaç kere gizlice yaklaşma dedim!" Kalbim kulaklarımın içinde atıyordu adeta.
"Sen fazlasıyla dalgındın Mia ya da Dahlia mı demeliyim?" Derin bir nefes alıp kendimi topladım. Leonard, namı diğer veliaht prens. Karina ticaret loncasının başıydı.
"Ne için çağırdın beni?" Dedim üzerimdeki gerginliği bir kenara bırakıp. Nadiren doğrudan iletişime geçerdik. Bu ciddi bir şey olduğun göstergesiydi.
"Ne bu acele? Gören de evden kaçtığını zanneder." Tatsız şakası karşısında ters ters baktım. Alayla kıvrılmış dudaklarının aksine gözlerinde tehlikeli bir parıltı vardı.
Eski sıralardan birine oturdu. Ellerini birleştirip gözlerini kapadı. Ay ışığı saçlarına ve pürüzsüz yüzüne vurdu. Güzel görünüyordu. İnançlı bir adam gibi dua ediyordu. Oysa o şeytanın ta kendisiydi.
Gözleri tekrar açıldığında irkildim. Gri gözleri hırsla yanıyordu. Kesinlikle normal biri değildi. Dikkatli olmam gereken biriydi, bense onunla tek başına buradaydım.
"Otur", dedi yanında biraz boşluk bırakarak. Diretmeden yanına oturdum. Teninden yayılan koku baş döndürücüydü.
Karina Leonard'ın cennettiydi. Görünürde ticaretle uğraşan bir tüccar topluluğu, gizli perdeler arkasında ise bir bilgi ağıydı. Yüksek paralar karşılığında bilgi satar, en iyi ailelerin bile içine ajan yerleştirebilirdi ve tüm bunların arkasındaki beyin ise prensin ta kendisiydi.
"Seni buraya neden çağırdığımı merak ediyorsundur," bir süre tanrıça heykeline baktı. Kim bilir ne düşünüyordu, kim bilir yine hangi hayatları karartacak planlar yapıyordu.
"Yakın zamanda Karven'den önemli biri gelecek." Sırtım Karven adını duyduğun dikleşti. Karven tehlike demekti, Karven düşman demekti.
"Ne için?" Sebebini az çok tahmin ediyordum, yine de teyit etmek istedim.
"Bildiğin gibi Karven ile ilişkilerimiz son elli yılda olumlu ilerliyor," özlerimi devirmek istedim. Beş yaşındaki herhangi bir Erendel'li bile bilirdi bunu.
Elli yıl kadar önce kuzeyden gelen barbar kabile göçlerini bastırmak için Erendel ve Karven çatısı altında kıtadaki çoğu krallık bir araya gelmişti.
"Bunu herkesin bildiğini ben de biliyorum, öyle bakma," dedi. Bazen bu kadar nokta atışı yapması beni tedirgin ederdi. Derin bir nefes aldı. Şaşırdım çünkü yüzünde gerçekten endişe benzeri bir duygu vardı.
Karven ile ilişkiler iyi gitse de her şey ince bir ip üzerindeydi. Kırılgan yapıya sahip bu ittifak hala geçmişteki savaşların izini taşıyordu.
"Heyetin başındaki kişi Alexander Arvel," Gözlerim şaşkınlıkla aralandı.
"Arvel dükü? Karven'nin kılıcı?" Karven'de Kraldan sonra en güçlü kabul edilen kişinin doğrudan başkente gelmesi alışılmış bir durum değildi. Leonard'ın endişesini anlıyordum. Bu kesinlikle sıradan bir dostluk ziyareti olamazdı.
"Evet o adam buraya gelecek ve asıl garip olan ne biliyor musun?" Dudakları kıvrılmıştı. Gözlerinde içimi ürperten tehlikeli bir bakış vardı. Bir şey istediği gibi ilerlemezse böyle bir ifade takınırdı. Leonard her şeyi elinde tutmaya çalışırdı. Bu yüzden planlar yapar, insanlar harcadı.
"Ne?" Korkarak sordum.
"Onu ağırlayacak olan kişi Valmont dükü," Aniden kahkaha attı. Duyduğum şey karşısında affalladım.
"Babam mı?" Emin olmak için sordum. Karven'nin kılıcı Arvel ve Erendel'in kalkanı Valmont. Yıllarca bu iki dükalık yapılan her savaşta karşı karşıya gelmişti. Haliyle bu nesillerce aktarılan bir düşmanlığa dönmüştü. Barış geldiğinde bile bu iki dükalık yan yana gelmemişti.
"Evet Mia, baban,"
"İmkansız,"
"Ama oldu. Alexander Arvel bunu mektubunda bizzat istedi, baban da bakanlar kurulunda sorunsuzca kabul etti." Konuşmayacak kadar şaşkındım. Babamın dedesi bizzat o dönemki Arvel dükü tarafından öldürülmüştü. O zamanlar daha anne karnında olan dedemden bize bu kin miras kalmıştı. Biz bu nefretle büyümüştük.
"Şaşkınlığın geçtiyse asıl konuya gelelim Mia." Sanki az önce deliren o değilmiş gibi sakindi.
"Evet," dedim ben de kendimi toparlayıp. Leonard karşısında gardımı yeterince düşürmüştüm.
"Ona yaklaş ve her adımını rapor et," dedi. Onun için hiç tereddüt etmeden söylemesi kolaydı. Dolaplarımın gizlice karıştırıldığı, kendi anneme bile güvenmediğim bir evde yaşayan bendim sonuçta.
"Ailem benden şüpheleniyor Leonard. Öylece yakınlık kuramam." Sanki duvara konuşmuştum. Hiç umursamadı.
"Nasıl yaptığın umrumda değil Mia." Sözleri havayı bıçak gibi kesti. Sanki ortam daha da soğumuştu.
"O adamın yaptığı her şeyi rapor edeceksin, babanın neyin peşinde olduğunu bulacaksın," Sinirle ayağa kalktım.
"Fazla oluyorsun!" Benim ardımdan o da kalktı.
"İsteklerinin de bir sınırı var! İstersen gidip direkt babama köstebek olduğumu söyleyeyim." Leonard'ın gri gözleri yüzümde dolaştı. Bana doğru bir adım attı. Geri çekilemedim. Uzanıp bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı.
"Ne dediysem o Mia. Sorgulama." Aniden saçlarımı sıkıca kavradı. Acıyla yüzümü ekşittim. Elini tuttum ve tırnaklarımı etine sapladım.
"Çek ellerini Leon," gözleri parladı. Sanki içinde olduğumuz an ona gerçekten zevk veriyordu.
"Mia, benim tatlı kuşum. Hala uçmak için bana ihtiyacın var değil mi?" Yutkundum ve içimden küfrettim. Evet. Lanet olsun ki evet.
Tamamen onun avuçlarındaydım. Onun pisliğine bulaşmıştım. Çünkü istediğimi bana verebilirdi. Çünkü onda çok fazla sırrım vardı.
İkimizin de sırları vardı. Birbirmize muhtaçtık. Sinirle elimi çektim. O da saçlarımı bıraktı. Hafifçe sızlayan kafa derimi ovdum. Aramızdaki kısa bakışma sözsüz iletişimdi. Ben kabul etmiştim o ise kazanmış.
"Ne zaman geliyor?" Leonard ellerini cebine koydu.
"Mektuba göre yarın yola çıkması gerekiyor. Bir haftaya burada olur," Prens ve patronum olması gerçeğini bir kenara bırakıp onu iyice dövesim geldi. Bu kadar kısa bir sürede benden ne yapmamı bekliyordu. En azından daha erken haber verse bir şeyler düşünebilirdim.
"Bir gün beraber antrenman yapalım Leon," ona şiddet uygulamak böylece meşru bir eylem olabilirdi. Sesim öfkeden kısılmıştı.
"Beni paspas yap diye mi Mia?" Üzerime eğildi.
"Kalsın. Yeniliceğim hiçbir işe girmem," Gri gözleri ay ışığında sanki ayın devamı gibiydi.
Onun zafer dolu ifadesini daha fazla görmemek için tapınaktan dışarı çıktım. İçinde olduğum durumu önce hazmetmem gerekiyordu. Taş merdivenlere oturdum. Bedenim öfkeyle yanıyordu. Tamamen batırmıştım, seçimlerinden pişmanlık duyuyordum ama yine de... Yine de sanki geçmişe dönsem aynı aynı yola saparmış gibi hissettim.
Başımı geriye atıp sağa sola eğdim. Elimi oraya atıp oradaki kasları sıktım. Oturduğum soğuk zeminden kalktım. Pelerinimi kafama geçirdim ve atıma doğru yürüdüm. Hayvan soğuktan titriyordu. Bir anlık kalbim sızladı. Uzanıp boyunu kaşıdım.
"Özür dilerim... Fazla uzun sürdü." At sanki anlamışcasına burnunun ucunu yüzüme sürttü. Gülümsedim ve sırtına bindim. Uzaktaki şehre, evime geri dönme vaktiydi.
Bölüm sonu
Bölüm etkileşimi
