33. bölüm / 34
KAVİLDEN KAÇIŞ32. Bölüm: Karanlıktaki Sığınak
Bölümler 34Şu an: 32. Bölüm: Karanlıktaki Sığınak
- 1 Prolog98 kelime
- 2 1. Bölüm: Çirkin Ördek Ve Kuğu2.116 kelime
- 3 2. Bölüm: Lucien İle Yüzleşme1.936 kelime
- 4 3. Bölüm: Ev Hapsi2.137 kelime
- 5 4. Bölüm: Kod Adı Dahlia2.125 kelime
- 6 5. Bölüm: Kabusum2.467 kelime
- 7 6. Bölüm: Geçmişin İzleri2.142 kelime
- 8 7. Bölüm: Yabancı3.240 kelime
- 9 8. Bölüm: Dük Arvel1.598 kelime
- 10 9. Bölüm: İlk Dans2.476 kelime
- 11 10. Bölüm: Hesaplaşma2.160 kelime
- 12 11.Bölüm: İstenmeyen Misafir2.019 kelime
- 13 12. Bölüm: Kılıçlar Ve Stratejiler2.483 kelime
- 14 13. Bölüm: kaderin iki ucu1.952 kelime
- 15 14. Bölüm: Merhem1.714 kelime
- 16 15. Bölüm: Kırmızı Bakış Açısı1.820 kelime
- 17 16. Bölüm :Kırmızı Bakış Açısı2.563 kelime
- 18 17. Bölüm: ateş ve kül1.984 kelime
- 19 18. Bölüm: Bilinmeyen Güven2.235 kelime
- 20 19. Bölüm: Gözler1.424 kelime
- 21 20. Bölüm: Efsaneler ve Geçmiş2.634 kelime
- 22 21. Bölüm: Yıkılan Sınırlar2.144 kelime
- 23 22. Bölüm: Soru & Cevap2.661 kelime
- 24 23. Bölüm : Yeni Düşman2.127 kelime
- 25 24. Bölüm: Fırtına ve Soytarı2.010 kelime
- 26 25. Bölüm: İhanet3.177 kelime
- 27 26. Bölüm: Yangın2.973 kelime
- 28 27. Bölüm: KAVİLDEN KAÇIŞ1.847 kelime
- 29 28. Bölüm: Karanlıkta Saklı Olan2.185 kelime
- 30 29. Bölüm: İhanete Uğrayan2.283 kelime
- 31 30.Bölüm: Karga2.850 kelime
- 32 31. Mağara2.607 kelime
- 33 32. Bölüm: Karanlıktaki Sığınak2.934 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 33. Bölüm: Çelişki1.852 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
📌Uyarı: bu bölümde hassas okuyucuları etkileyebilecek cinsel istismar sahneleri vardır. Doğrudan ve anatomik bir dil asla kullanmadım ama iması mevcut. Bu yüzden okurken dikkatli olun lütfen.
*
Neden buradaydı? Kafamın içinde beliren sorular arasında en yüksek sesli olanı buydu. Alexander, ardımda bıraktığım enkazda kalan adam ne geziyordu tutsak olduğum yerde?
Sustum, dişlerimi perişan dudaklarıma saplayıp sustum. Acı her yandaydı, acı rüyanın ötesinde olduğumu fısıldıyordu ama ben buna inanmadım. Bu bir rüyaydı, belki birazdan kabus olacaktı. Zihnim yine bana oyunlar oynuyordu belli ki. Gözlerimi yumdum. Artık bilmiyorum, zihnimin sınırları nerede bitiyor, gerçeklik nerede başlıyor?
Göğsüm boğazımdan yükselen hırıltılı seslerle düzene girdi. Kaburga kemiği kalbin kalkanıdır, şimdi o kalkan kırılmış içimi acıtan bir kılıca dönmüştü. Etrafımda bir hareketlilik olduğunda gözlerimi açmak zorunda kaldım.
Başımda iri yarı, bana yemek veren adam duruyordu. Kirli sakallı, çürük dişli, ürkütücü bakışlıydı. Gözlerim geriye kaldığında az önce göz göze geldiğim ya da öyle olduğunu sandığım Alexander yerinde yoktu. Karşımdaki adam aniden çenemi tuttu.
"Nereye baktığını sanıyorsun?" Bakışlarımı tekrardan ona çevirdim. Gözlerindeki delirmiş ifade karşısında ürktüm.
"Bu yüze iyi bak, ormanda öldürdüğün adamın yüzüne." Söylediği sözlerin anlamsızlığı karşısında kaşlarımı çatmadan edemedim
"Onu hatırlamıyorsun bile değil mi," yüzü kasıldı. Gözleri doldu, bakışları bir an için buğulandı ama bana döndüğü an saf, katı bir kin bürüdü gözlerini.
"Onunla hiç ayrılamadım, ne doğarken ne yaşarken ama senin zehirli bıçağın onu karanlık bir ormanda benden ayırdı." Eli boğazımı bulduğunda sıkmadan, bir tehdit gibi öylece durdu.
"Seni öldürmek fazla merhametli olur, ben tıpkı benim gibi bir ömür kardeşimin ismini unutma istiyorum." Yüzüme doğru eğilip leş gibi kokan nefesini bıraktı.
Elini boynumdan çekip dizime koydu, eli kasıklarıma doğru uzanırken karanlıkta şeytani bir ışıkla parlayan gözlerindeki bakış bedenimi çamur dolu koca bir deliğe itmişti sanki. Sesler kısıldı, nefesim göğsümde bir ağırlık gibi durdu. Bedenim ve ruhum iki ayrı parçaydı sanki. İki ayrı parça ayrı ayrı kirlendi. Midem içindeki her şeyi dışarı atmak için kasıldı ama ağzımdaki kirli bez kusmamı engelledi. Ağlıyordum, gözlerimden yaşlar bir nehir gibi akıyordu.
Luca'ya baktım. Çırpınışlarım ona ulaşmalıydı. En azından bunu bana borçluydu ama Luca kıpırdamıyordu bile.
"Boşuna bakma, o güzel bir uykuda. Ona verdiğim ilaç bir atı bile uyutur..." Dizimi kırıp ona vurmaya çalıştım ama o hiçbir zahmete girmeden beni durdurdu.
"Gözlerini kapat," dedi adam, çürük dişlerinin arasından sızan hırıltılı bir fısıltıyla. "Karanlık senin tek sığınağın olacak."
Ellerimi kurtarmaya çalıştım. Hiçbir umut yok muydu? Kardeşini öldürdüğüm o zehirli bıçak... Hatırlamıyordum. Ama tam şu anda, aynı bıçağı onun da kalbine saplamak için ruhumu satabilirdim.
Tam o anda bir çınlama sesi duyuldu sonra, yüzüme sıcak damlalar düştü. İri beden üzerime düştü.
"O kadar özlediysen kardeşini ziyaret et." Tamamen siyahlar içinde, yüzü gözlerine kadar kapalı geniş cüsse karşımda duruyordu. Yakut gözleri, karanlığa rağmen belirgindi. Üzerimdeki bedeni ayağı ile itip eğildi.
Önce bileğimi sonra ayağımı çözdü, ağzımdan iğrenç bezi çıkarmasıyla kusmaya başladım. Eldivenli sert el saçlarımı toplarken baştaki eliyle rahatlatmak ister gibi sırtımı sıvazladı. Dokunuşu tenimi dağlamıştı sanki. Ondan uzaklaştım.
Boğazım yanıyor, gözlerim yerinden çıkmak ister gibi sonuna kadar açılıyordu. Kalbim bir kuş gibi göğsümde atıyor bu kafesten firar etmek istiyorumdu.
"Geçti Mia, geçti." Bana doğru bir adım attığında korkuyla geriye kaçındım. Alexander olduğu yerde durdu. Bedenim son kasılmalar ile içindeki safrayı bile dışını attı. Ellerimi zemine koyup kalkmaya çalıştığımda Alexander uzandı oldu. Bu defa kaçamama izin vermeden sırtımı duvara yaslayıp bir süre tüm yaralarımdan, kırık kemiklerimden daha çok acıtan kirliliği atmaya çalıştım.
Boğazımdan içli bir hıçkırık yükseldi, avuçlarımı gözlerime bastırdım. Midem tekrardan sızladı. Öğrüsem bile organlarım haricinde dışarı atabilecek bir şey kalmamıştı. Karşımda duran Alexander bana dokumadı hatta tek bir kelime etmedi. Eğer içimi kaplayıp bana bile yer bırakmayan aşağılık hisler olmasaydı ona minnet duyardım.
Dakikalar geçti ama içimdeki deprem geçmedi. Hala sarsıla sarsıla ağlıyordum. Alexander omzuma dokunduğunda irkilerek ona baktım.
"Mia, yeter." Yüzünü gizleyen bez parçasını aşağı çekti. Çehresinde ağır bir keder vardı. "Seni dışarı çıkaralım."
Başımı salladım. Alexander'ın yüzü daha de karardı. Kollarını bedenimin altından geçirip beni kolayca kaldırdı. Onun aksine ben kendi bedenimi bu kadar rahat taşıyamıyordum. Başım göğsüne düştü, kolum o adım attıkça boşlukta sallandı.
Mağaradan çıktığımızda bizi sarp kayalıklar karşıladı, ben yerin altında olduğumuzu düşünmüştüm ama demek ki bir dağın içinde saklanıyormuş Luca. Başımı yukarı çevirdim ve bulutları, bulutların ardında belli belirsiz duran ayı gördüm. Tekrardan ağladım ama bu defa karışık bir mutlulukla. Alexander bir şey söyleyecek gibi olduysa da gür bir erkek sesi onu durdurdu.
"Dük!" Güçlü adım sesleri, ayağının altında taşları eze eze yanımızda bitti. Başımı Alexander'ın göğsünden kaldırdığımda yüzü yara bere içinde olan Kael'ı gördüm. Kırmızı saçları pelerinin içinden çıkıp alnına düşmüştü. Bir bana bir de Alexander'a baktı.
"İstediklerinizi temin ettim." Sesi karanlık gecenin içinde bir kılıç çınlaması gibi yayıldı. Gözleri tekrardan beni bulduğunda sanki bana acımış, üzülmüş gibiydi. İçten içe bu duruma güldüm, benim yüzümden işkence görmüştü. Onun yüzüne daha fazla bakmayıp bakışlarımı kaçırdım.
"Tamam Kael, biraz bekle." Alexander'ın belimdeki eli sıkılaştı. Başını ağır ağır sallayıp büyük bir kayaya doğru yürüdü. Önünde durduğunda üzerine oturup beni iyice göğsüne çekti.
"Geçti." Dedi. Bir süre sonra kendi sözlerine inanmamış ekledi, "Geçecek."
"Nereden biliyorsun?" Dedim kısık bir sesle.
"Her zaman geçer." Hafif bir nefes verdim. Sanki Dünya üzerindeki son sığınakmış gibi başımı ona yasladım.
"Hayır, hiçbir zaman geçmez."
Herkes hayattan kendi dersini çıkarırdı. Ben de bunu öğrenmiştim. Geçmezdi, yüksek bir dağdan kayan bir avuç kar, çığa dönüşür insan altında kalırdı. Sözlerim insanın tenini bıçak gibi kesen ayazın içinde asılı kaldı. Alexander sessiz kaldı. Ne acı gerçeklerden bahsetti ne de süslü yalanlar söyledi. Sadece eli sırtımı okşadı.
"Geçicek mi?" Dedim. Sahte de olsa onun güven verici sesinden yalanlar duymak istedim.
"Geçer."
"Ne zaman?" Eli yumuşak bir şekilde yukarı çıktı, saçlarımı topladı.
"Sen uyuyup uyandığında." Hafifçe gülümsedim. İmkansızdı. Elbette biliyordum, her uyku daha kötü bir kabusla biterdi. Yine de onun sesinden duymak en imkansız rüyaları mümkün kılıyordu. Parmakları saçlarımın arasında gezinirken zihnimin karanlık köşeleri yavaşça silikleşti. Gözlerimi uzun süre sonra bir sıcaklığın içinde kapadım.
***
Alexander Bakış Açısıyla:
Gözleri kapandığında, nefesi düzüne girdi. Aldığı her solukta yüzü acıyla buruşuyordu. Onu kendime biraz daha çekip sardım. Bakışlarımı yukarı, gökyüzüne çevirdim. Yaralarla dolu soluk yüzüne, benim dokunmaya kıyamadığım dudağındaki derin kanlı yarıklara daha fazla bakamazdım.
Başlangıçta amacım sadece Mia'yı oradan söküp almaktı ama onunla mağarada göz göze geldiğim anda halini görünce, oradan oraya sürükleyenlerin pişman olduklarından emin olmalıydım.
Öfkemi kontrol etmek için dışarıya fırladığımda kayaların aradında gizlenmiş Kael dışarı çıkmıştı.
"Onları böylece bırakmam Kael." Dedim yüzümü sıvarken. Mağarada gördüklerimi ona anlattım. Yardımcımın düşünceli bakışları mağaraya kaydı. Sonra yüzünde ani bir heyecan belirdi ve arkasını dönüp, büyük bataklığa yakın olan kasabaya baktı.
"Ne oldu?" Kael bana döndü.
"Bir planım var ama..."
"Tehlikeli mi?" Dedim alayla. "Anlat"
Kael derin bir pişmanlık duysa da planını anlatmaya başladı.
İşte bu yüzden Lura dedikleri hastalıklı kasabaya kadar inmiştim.
Kasabanın etrafında kimse kaçmasın diye nöbet tutan muhafızlardan birini bayıltıp bir canavarı andıran kıyafetlerini almıştım. Uzun, siyah ve kalın bir cübbe ile bir karganın gagasını anıdıran sivri burunlu başlığı kafamdan geçirdim.
Köye girdiğimde ilk fark edilen şey ölümün leş kokusundan bile ağır olan örtü gibi serilmiş karanlık hissiyattı. Yanından geçtiğim insanlar korkunç manzaraya rağmen dönüp bana bakmıyorlardı bile. Onlar çoktan alışmıştı.
Köydeki evlerin hemen hemen hepsi küçüktü ve yıkılmıştı. En sağlam denecek, diğerlerine nazaran daha büyük olan bina; üzerindeki hacı kırılmış kiliseydi. Adımlarımı oraya çevirdim. Kapısının önünde insanlar yığılmıştı. Onlara bakmadan içeri girdim.
İçerde kısa boylu, bodur ve tıpkı benim gibi giyinmiş bir adam vardı. Üzeri kan lekeleri ile dolu yatakta yatan bir başka adamın üzerine eğilmiş, tedavi ediyordu. Varlığımı hissetğimde doğrulup bana döndü.
"Doktor." Dedim sert bir sesle.
"Ne istiyorsunuz yine!" Dedi hırçın bir sesle. "Bizi ölümle baş başa bıraktınız bari bırakın kendi yaralarımızı saralım!"
Sözlerinden hiç etkilenmeden onu duymazadan geldim.
"Özel bir yerde konuşmamız lazım, hemen." Yatakta uzanan kendi gibi kısa boylu adama döndü.
"Dışarda bekle," hasta yataktan güçlükle kalkıp bana nefret dolu bir bakış atmaktan çekinmeden dışarı çıktı.
"Ne istiyorsun?"
"Özel bir şeyler. Ve zamanım yok," dedim sesime tehlikeli bir ton katarak. Cübbemin altından çıkardığım ağır altın kesesini masanın üzerine, adamın tam önüne bıraktım. Çınlayan metal sesi, kilisenin soğuk ve rutubetli duvarlarında yankılandı.
"Sen... Muhafız değilsin."
"İsteğimi yerine getirebilir misin?" Bir bana bir de ağzı açılmış keseden görünen altınlara baktı
"Yapabileceğim bir şeyse, evet."
"Uzun ve zayıf bir kadın cesedine ihtiyacım var." Dedim kararlı bir şekilde. Yüzünü görmesem dahi o korkutucu demir maskenin altında yüzünün hayretten kasıldığını tahmin edebiliyordum. "Şimdi, yapabilir misin?"
"Burada ondan daha fazla bir şey yok." Dedi boğuk bir sesle. Yerden altın kesesini kaldırdı.
"Beni takip et."
Adamın peşinden kilisenin arka tarafına ilerledik. Tanrının terk ettiği bu yerde insanlar da tanrıyı unutmuş ve kilise bir mezbahaya dönmüştü. Dua edilmesi gereken sırlarını üzerine cesetler yığılmışt. Koku ve görüntü birleştiğinde ağzımızda berbat bir ekşilik hissettim.
"İşte," dedi doktor, yüzü mahvolmuş kadın cesedinin önünde. İstediğim gibi zayıf ve uzundu. Teni soluk, saçları koyu kahverengiydi. Mia'ya benziyordu. Gözlerimi kaçırdım.
"Bu olur." Adam cesedi mahzen benzeri yerden getirdiği büyükçe bir bezle sardı. Cesedi omzuma attım ve kilisenin arka kapısına yöneldim.
"Son bir şey," dedim doktora dönüp. "Şafak sökerken muhafızlara haber ver, birilerinin dağlara doğru kaçtığını söyle."
Cevap beklemeden, omzumdaki ağır yükle kilisenin arka kapısından gecenin soğuk ve puslu karanlığına süzüldüm. Rüzgâr, Lura'nın çürümüş kokusunu yüzüme çarpsa da adımlarımı aksatmadım. Kasabanın dik patikalarını hızla tırmanıp kayalıkların ardına geçtiğimde, Kael bir gölge gibi önümde belirdi
Cesedi ona bırakırken mağaraya dönmüştüm. Sonra o korkunç manzarayı gördüm. Gözlerinin feri sönmüş Mia ve onun ruhunu kirleten o şerefsiz... Gerisi ben de yoktu.
Şimdi kollarımda olan Mia'ya baktım tekrardan. Her nefeste acıyan yüzüne. Öldürdüklerim için hiçbir pişmanlığım yoktu.
"Ekselansları." Kael karşımda duruyordu. Az ilerde, beyaz bir bezin altında Mia'ya benzeyen kadının cesedi vardı.
"Yüzünü tamamen tanımayacak hale getirdin mi?" Kael başını ağır ağır salladı, yüzü bu durumdan ne kadar rahatsız olduğunu ele veriyordu.
Planının son kısmını gerçekleştirmek için önce Mia'nın kıyafetlerine ihtiyacım vardı.
"Uzaklaş Kael." Kael arkasını dönüp uzaklaştı, Mia'yı kollarımdan indirip üzeriden parçalanmış pelerini, kanlı gömleğini ve pantolonunu çıkardım. Teninin açığa çıkan her zerresinde ellerim titredi. Karnındaki morluklar, hala açık olan irin toplamış yaralar... Çenemi sıktım. Hayır Luca denen şerefsizi öldürmeyecektim. O hayatta kalıp daha kötülerini yaşayacaktı.
Üzerimdeki kürkü ve pelerinimi çıkarıp onun bir kuş gibi titreyen bedenine sardım. Kael'ı ona göz kulak olması için çağırıp cesede doğru yürüdüm.
Mia'nın kıyafetlerini giydirdiğim kadın tanınmayacak haldeydi. Biraz daha geç kalsam belki Mia da... Başımı salladım. Bunun düşünmenin zamanı değildi. Kadını içeriye taşıdım. Az önce öldürdüğüm adamın yanına bıraktım. Adamın belinden bir bıçak bulup kanına buladım. Luca'nın kıyafetlerini de kana buladım ve bıçağı eline bıraktım ama görenlerin cesedin Mia'ya ait olduğuna emin olmasını sağlayacak son bir şeye ihtiyacım vardı. Uzun süredir yanımda taşıdığım şeyi kullanacaktım.
Gömleğimin içine uzandım ve Mia'nın ilk karşılaşmamızda beni susturmak için elime tutuşturduğu saç tokasını çıkardım. Altında Andrew ve onun adının yazdığı mor gül karanlığın içinde parladı. Tokayı cesedin saçına taktım.
"Yakında Erendel'in en büyük suçlusu olacaksın Lucas Blackwood." Yüzüne tükürüp mağaradan çıktım.
Mia'nın önünde durduğumda yavaşça eğilip onu tekrar kucağıma aldım. Başım göğsüme doğru düştü; nefesi hafif ama sıcaktı. Bedenindeki sızılar, uykusunda bile kaşlarının çatılmasına neden oluyordu. Onu düşürmekten korkar gibi sıkıca tutarak dağdan aşağı yürümeye başladım. Kael önden gidip yolu açıyordu.
Atlarımızı sakladığımız çalıların arasından çıkardık. Atlara bindiğimizde Mia'yı kucağımda sıkıca tuttum. Dizginleri çektim ve iş birlikçi doktorumuzun tarif ettiği en yakın hana doğru ilerledik.
O geceyi hiç ara vermeden at sırtında geçirdik. Hayvanlar bitap düştü, Kael belli etmese bile yorulmuştu ama duramazdım. Mia'nın bir mucize gibi atan kalbine rağmen bedeni soğurken bir saniyeyi bile durarak harcayamazdım.
Saatler akarken Güneş doğmaya yakın hanı gördük.
Önünde atları durdurduğumuzda, gökyüzü mor ile turuncunun birleştiği o soğuk şafak rengine bürünmüştü. Kasabanın uzağında, ıssız bir yol üstüne kurulmuş bu ahşap yapı, gözden uzak bir yerde kurulu olmasına rağmen büyük ve bakımlıydı. Atı dizginleyip Mia'yı sarsmamaya özen göstererek aşağı indim. Bedenimin her bir kası sabaha kadar süren o amansız sürüşten dolayı sızlıyordu.
"Kael, atlar sende." Ona güvenerek hana girdim. Kapıyı ayağımla vurarak açtım. İçerisi sakindi, tezgah kısmında kırıklarda duran ince ve zayıf, kirli sakallı bir adam ve masaları silen kilolu kadın dışında kimse yoktu. Adam bezi bırakıp, küçük gözlerini kısarak bana baktı.
"Sıcak ve temiz bir odaya ihtiyacım var." Dedim nefes nefese. Kadın ve adam birbirine döndü. "Acil, karım yaralandı."
Kadın elindeki bezi bırakıp arkasını döndü.
"Beni takip et,"dedi üst kata yöneldiğinde. Arkasından Mia'yı sarsmamaya özen göstererek takip ettim. Önünden geçtiğimiz üçüncü kapıda durdu. Eteğinin cebinden üzerinde sayılar yazan birbirine bağlı onlarca anahtarı çıkardı. Beş numaralı olanı deliğe sokup çevirdi. Yağlanmamış menteşeler gıcırdayarak açıldı.
Oda küçüktü. Bir yatak ve şifonyer dışında hiçbir şey yoktu. Mia'yı tozlanmış beyaz şilteye bıraktım. Pelerin üzerinden kayıp kana ve çamura bulanmış yüzünü açığa çıkardı. Kadının gözleri dehşetle açıldı.
"Sıcak su ve temiz kıyafete ihtiyacım var, bir de ilaçlar."
"Ba-başka?" Köşede duran şömineye baktım.
"Bir de odunlar." Kadın odadan çıkarken Mia'nın üzerindekileri iç kıyaftelerine kadar dikkatle çıkardım. Teni doğal olamayacak kadar sıcaktı, hemen bir şeyler yapmam lazımdı.
Az sonra kapı açıldı ama içeri kadın değil, Kael girdi. Elinde dumanı tüten su ve tedavi malzemeleri ile girdi. Kısa bir an göz göze geldik. Suyu ve diğerlerini yatağın yanına bıraktığında işe yarayacaklara göz attım. Sarmak için temiz bez, temizlemek için konyak, bıçak ve makas.
"Biraz odun getir Kael," sözlerim üzerine odadan çıktığında ben de beyaz havluyu ılık suya batırdım. Havluyu dikkatle yaralarında gezdirmeye başladım. Önce tüm durumu görmeliydim. Yüzünü sildim, sonra kırılacak gibi duran boynunu.
"İyileşeceksin..." Göğsünü sildiğimde yüzünü buruşturup inledi. Duraksadım ve gözlerine baktım. Hala uykunun derin, korkutucu karanlığındaydı ama acıyı hissediyordu.
Kael elinde odunlarla içeri girip doğrudan şömineye yürüdü. Odunları yığıp ateşi yaktı. Alevler büyüdükçe odadaki soğuk ve kasvetli hava kırılmaya başladı. Kael temkinli adımlarla yaklaşıp birkaç adım uzakta durdu.
"Durumu ne?" Mia'ya dönüp tüm bedenini silmeye devam ettim. Leğendeki su çamur ve kandan koyu, bakılmayacak bir hal almıştı.
"Yaraları derin değil, muhtemelen sürüklenirken oluşmuşlar." Göğsünün altındaki büyük morluğa baktım. "Ama kaburgası zarar görmüşe benziyor."
"Her ihtimale karşı göğsünü sabitlemem lazım." Kenardan konyağı alıp bolca beze döktüm. Açık yaralarına bastırdım. Mia acıyla inledi, bedeni içgüdüsel olarak kaçtı. Diğer elimle bedenin sabitledim. Yapmak zorundaydım, yaraları çoktan irin toplamıştı. Daha kötü olmasına müsaade edemezdim. Kael arkamda bezi sarılmaya uygun şekilde kesmeye başladı.
Kapı iki kez hafifçe çalındığında kael elindekileri bırakıp kapıyı açtı. Az önceki kadındı.
"İstediğiniz merhemi getirdim." Kael kadının elinden çam kozalağı reçinesi ve acı yağ kokan küçük, toprak bir çanağı aldı.
"Eğrelti otu ile sarı kantaronu kurutup iç yağıyla ezmişler," dedi Kael, kabı bana uzatırken. Kokusu ağırdı ama kuzeydeki soğuk topraklarda elde edebileceğimiz derin bıçak yaralarını ve yanıkları mühürlemek için kullandığı en etkili merhemdi. "İrin kapmış eti temizleyip üzerini örtecektir."
Kael'ın kestiği parçaları elinden alıp merhem sürdüğüm bacağına, koluna sardım. Mia uykusunda akıttığı göz yaşlarına bakmadan göğsünü sabitlemek için kısa ahşap çubuğa uzandım.
"Kael yardım et." yardımcım Mia'nın nedenini yataktan ayırırken ben de çubuğu kırık olduğunu düşündüğüm yere koydum. Bezi göğsüne sarmaya başladım.
"Tamamdır," diye fısıldadım, onu yavaşça tozlu şilteye geri yatırırken. Kael yataktan kalktı.
Kael'ın sararmış yüzüne baktım. Yanımda dimdik durmasına o kadar alışmıştım ki yaralı olduğunu unutmuştum.
"Senin de yaralarını tekrardan saralım." Dedim. "İtiraz istemiyorum."
Kael ateşin başına doğru yürüdü, ben de onun ardından. Üzerindeki yeleği ve gömleği çıkarıp şöminenin önünde bağdaş kurdu. O at sırtında koşuşturmaktan bozulmuş sargıalrını açarken ben karşısına geçtim ve işkenceden kalma izleri inceledim. Her çiziği aklıma kazıdım, Alaric Valmont'un yanına kar kalmayacaktı.
Bir parça beze ağır kokulu ucuz konyaktan döküp kabuk bağlamaya yüz tutmuş kırmızı bıçak izlerine bastırdım. Kael'ın sadece yüzü biraz kasıldı. Ne bir ses çıkardı ne kaşlarını çattı. Yıllardır yanımda verdiği her mücadele onu bu hale getirmişti. Eski yara izleri ve gelecek olanlar, o benim yanımda kör bir sadakatle hepsini onur nişanesi gibi taşımaya hazırdı.
"Ona öfke duymuyor musun ya da bana?" Kael ateşe diktiği bakışlarını bana çevirdi.
"Hayır," dedi sakin bir sesle. Yeşil gözlerine dikkatle baktım. Bir yalan ya da en ufak kırgınlık aradım ama tek gördüğüm dürüst bir parıltıydı.
"Aptalsın ," dedim yarasını sarmaya başladığımda. O sadece hafif bir tebessüm takındı.
O sakin ve güvenilir duruşuna rağmen oldukça tehlikeliydi. Söylesem kabul etmezdi ama bizi o dağdan sağ salim indiren oydu. Eğer sözlerimi dinleyip Karven heyeti ile gitmiş olsa hala ormanın içinde geziniyor olurdum. Benim tarafımda olduğuna minnet edip son yarasını da sardım.
İşi bittiğinde kıyafetlerini tekrardan giydi.
"Kadından kendin için bir oda iste. yemek ye ve iyice istirahat et." Kael şöminenin başından kalktı. Belli etmemek için uğraşsa da bedeni her an yıkılacak gibiydi. İtiraz etmeden odadan çıktı ben de Mia'nın yanına döndüm. üzerideki ince örtüyü boğazına kadar çektim. Ateşi hala vardı ama en azından yaralarını halletmiştik.
Elimi alnına koydum. Biraz su ve besin alabilirdi. Odadan çıkıp kapıyı ardından kilitledim. Bir süre kapının önünde durdum ve kafamı toplamaya çalıştım, bunu başaramayacağımı anladığımda aşağıya indim.
Tezgah kısmında adam ve kadının oturup fısıltıyla konuştuğunu gördüm. Beni fark edince ikisi de konuşmayı kesti. İlk konuşan kadın oldu.
"Yemek için mi indiniz?"
"Evet." Tek kelimelik cevabım karşısında kadın tezgahın arka kısmını dolanıp bir perdeden geçti. Az sonra elinde çorba, sebzeli yahni ve ekmek olan bir tepsi ile döndü. Elinden aldım.
"Odama su ve şeker de getirir misin?" Dedim tekdüze bir şekilde. Kadın anlam veremediği bir heyecanla başını salladı, umursamadan üst kata çıktım.
Tekrardan odaya girdiğimde Mia hala aynıydı. Bir mucize olmasını da beklemiyordum zaten. Ben tepsiyi şöminenin yanına indirdiğimde kapı çalındı. Kapıyı açtığımda kadın karşımdaydı.
Elinden suyu ve şekeri alıp içeri döndüm. O an karnım guruldadı ama önce şunu Mia'ya vermem lazımdı. Bardağa şeker koyup suyu üzerine ekledim ve iyice karıştırdım. Mia'yı dikkatle kaldırıp yastıkla destekledim.
Kaşığa şekerli sudan koyup ağır ağır içirmeye başladım.
"Hayatta kalmalısın küçük cadı, daha yaptıklarının hesabını soracağız." Eğilip sıcak alnını öptüm. Sözlerimi hissetmiş gibi kıpırdandı. Zayıf bir gülümseme dudaklarıma kondu. Saçlarını geriye itip suyun kalanını da içirdim. Bittiğinde dudaklarını sildim.
Bir an için yanından ayrılıp yemek yedim. Tabaklar tamamen boşaldığında tepsiyi kapının önüne indirdim. İçeri geri dönüp yatağın yanına, yere oturdum. Çok yorgundum, bitmiştim. "Değdi mi?" diye düşünmeden edemedim. Çok fazla risk almıştım, üstelik beni ateşlere atan bir kadın için. Başımı geriye atıp aralık dudaklarına, yavaşça inip kalkan göğsüne baktım.
Değmişti. Çünkü onun bana ihanet ettiği hayat, hiç olmadığından daha korkunç değildi.
Bölüm etkileşimi
