14. bölüm / 34
KAVİLDEN KAÇIŞ13. Bölüm: kaderin iki ucu
Bölümler 34Şu an: 13. Bölüm: kaderin iki ucu
- 1 Prolog98 kelime
- 2 1. Bölüm: Çirkin Ördek Ve Kuğu2.116 kelime
- 3 2. Bölüm: Lucien İle Yüzleşme1.936 kelime
- 4 3. Bölüm: Ev Hapsi2.137 kelime
- 5 4. Bölüm: Kod Adı Dahlia2.125 kelime
- 6 5. Bölüm: Kabusum2.467 kelime
- 7 6. Bölüm: Geçmişin İzleri2.142 kelime
- 8 7. Bölüm: Yabancı3.240 kelime
- 9 8. Bölüm: Dük Arvel1.598 kelime
- 10 9. Bölüm: İlk Dans2.476 kelime
- 11 10. Bölüm: Hesaplaşma2.160 kelime
- 12 11.Bölüm: İstenmeyen Misafir2.019 kelime
- 13 12. Bölüm: Kılıçlar Ve Stratejiler2.483 kelime
- 14 13. Bölüm: kaderin iki ucu1.952 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 14. Bölüm: Merhem1.714 kelime
- 16 15. Bölüm: Kırmızı Bakış Açısı1.820 kelime
- 17 16. Bölüm :Kırmızı Bakış Açısı2.563 kelime
- 18 17. Bölüm: ateş ve kül1.984 kelime
- 19 18. Bölüm: Bilinmeyen Güven2.235 kelime
- 20 19. Bölüm: Gözler1.424 kelime
- 21 20. Bölüm: Efsaneler ve Geçmiş2.634 kelime
- 22 21. Bölüm: Yıkılan Sınırlar2.144 kelime
- 23 22. Bölüm: Soru & Cevap2.661 kelime
- 24 23. Bölüm : Yeni Düşman2.127 kelime
- 25 24. Bölüm: Fırtına ve Soytarı2.010 kelime
- 26 25. Bölüm: İhanet3.177 kelime
- 27 26. Bölüm: Yangın2.973 kelime
- 28 27. Bölüm: KAVİLDEN KAÇIŞ1.847 kelime
- 29 28. Bölüm: Karanlıkta Saklı Olan2.185 kelime
- 30 29. Bölüm: İhanete Uğrayan2.283 kelime
- 31 30.Bölüm: Karga2.850 kelime
- 32 31. Mağara2.607 kelime
- 33 32. Bölüm: Karanlıktaki Sığınak2.934 kelime
- 34 33. Bölüm: Çelişki1.852 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Alexander ile bambaşka yollarda ilerliyorduk. Yine de kader bizi iki yolun ucunda karşı karşıya getirdi. İkimizin de planları vardı, ikimizin de amaçları vardı ve yollarımız bu noktada birbirine giriyordu. Ya ben geçecektim ya o, bu yüzden yapmam gereken açıktı: Ez ve geç.
Aramızdaki güç farkını hesaba katarak ilk ben saldırdım. Birinci hamlede dengesini bozmayı umuyordum. Kılıcım bir ıslıkla ivmelenip onu kılıcına çarptı. Metalin tiz sesi sabahın sessizliğini yardı.
Alexander hiçbir şeymiş gibi kolayca savuşturdu. Tüm gücüme rağmen bedeni bir milim bile oynamamıştı. Bundan sonra nefes almadan saldırdım. Onun açıklarını ararken o kusursuz bir savunma yaptı. Nefesim tükendiğinde alan yaratmak için geriye doğru sıçradım ve aramıza mesafe koydum.
Uzun zamandır bu kadar güçlü biri ile karşı karşıya gelmemiştim. Aldığım soluklar ciğerime bir çivi gibi saplanıyordu adeta. Alnıma düşen bir tutam terli saçı elimin tersi ile geriye itip kılıcımı iki elimle tuttum ve tekrardan öne atıldım ama bu defa daha güçlü bir Alexander ile karşılaştım. Az önceki dövüş başlangıç bile değilmiş. Kılıcım bir kez daha havalandığında o hiç vakit kaybetmeden kendisinki ile durdurdu. Yüzlerimiz yan yana kaldı, bir duman gibi soğuk havanın içinde dağılan nefesimiz kılıcın parlak metaline yansıyan yüzümüzü buğulandırdı.
Dük onun kılıcına baskı yapan benimkini geriye doğru ittiğinde kılıçla beraber geriye yalpaladım. Dengemi güçlükle sağlayıp kılıcıma daha sıkı sarındım.
O an Alexander'ın bakışları değişti. Rüzgarıdan daha çabuk geçen bir anda üzerime atıldı. Savunma yapmayı kesmiş ve karşı atağa geçmişti.
O an şimdiye kadar övündüğüm süratimib ne kadar önemsiz olduğunu fark ettim. Alexander'ın üzerime bir kabus gibi çöken kılıç darbeleri aldığım nefesin göğüs kafesimi genişletmesine bile izin vermiyordu.
Tek yapabildiğim beceriksizce savunmaktı ama rüzgarı kesen silahı çarptıkça bedenim yere batıyordu sanki. Kemiklerim isyan edercesine sızladı. Parmaklarım kılıcın kabzasını sıkıca sardı, tırnaklarım yerinden fırlayacakmış gibi zonkluyordu.
Yeni hamlesinden kaçmak için geriye doğru adımladım ve bir metre kadar boşluk bıraktım. Alexander güldü.
"Bu kadar mesafe fazla değil mi?" Derin nefeslerimin arasında sitem ettim.
"Senin gücün kadar değil!" Kılıcımı tekrardan sıkarken o gelmeden ben ona gittim.
Aramızda bir adım kala kuvvetimi ayak parmaklarıma verip yükseldim. Havaya kalkarken Alexander'dan bir baş kadar yukardaydım. Hızla kılıcını kaldırırken bir saniye geç kaldı, savuştursa da dengesini kaybetti ve tökezledi.
Bu anı fırsat bilip ileri atıldığımda fazla aceleci olduğum için güvenli olan boşluğu ayarlayamamıştım. Kılıç Alexander'ın yüzüne doğru savrulurken Alexander kendi karga işlemeli kılıcını atıp iki eliyle kılıcımı tuttu.
Bedenlerimiz sertçe çarpıştı, Alexander kılıcımı kavrayıp hızla aramızdan çekip fırlattı. Yüzüm onun göğsüne çarptı, dengesini kaybedip yere düşerken uzağa düşen kılıcımın metalik sesi çınladı. Bedenlerimiz iç içe geçmişti resmen. Dük acıyla buruşmuş yüzüyle altımda yatıyordu.
"İyi misin?" Derken sesim titredi. Alexander hafifçe gülümsedi.
"Daha iyi olmuştum leydim," gözlerim endişeyle kısıldı.
"Özür dilerim... Ben gerçekten..." Sözlerim Alexander aniden elini yanağıma koyması ile yarıda kaldı. Sağ yanağımın baskısıyla gözüm kısıldı. Deri eldivenin kokusuna karışmış metal kokusunu genzimi yaktı.
"Senin yanağın nasıl?" Diye yöneltiği ani soruyla şaşırdım. Aklıma ilk geleni
söyledim.
"Bu benim dikkatsizliğim, yere düştüm. Artık acımıyor," Alexander elini yanağımdan çekip saçlarıma götürdü. Enseme yapışmış saçların arasındaki elleri soğuktu ama her dokunuşu içimde bir yangın çıkarıyordu.
"Ben yeni çizikten söz ediyordum," dediğinde parmaklarım yanağıma kaydı. Geri çektiğimde ufak bir kan damlası vardı.
"Ben de ondan söz ediyorum," Diyerek lafı çevirdim. Dudakları alaycı bir şekilde kıvrıldı.
"Yalancı,"derken sesi bir fısıltı gibiydi. Sanki üzerimde daha çok etki bıraksın diye özellikle tercih etmişti bu tonu.
Nefesi yüzüme dediğinde irkildim. Bedeni altımdaydı, güçlü kalp atışlarını duyacak kadar yakındı. Hızla üzerinden kalktım.
"Sonunda... Kaburgalarımı da incitmek istediğinizi düşündüm," Böyle demesine rağmen gözlerinde bir hayalkırıklığı vardı. Doğrulup oturdu. Elini ensesine atıp ovdu. O esnada parçalanmış avucunu gördüm.
"Sör..." Üzerime bakındım, yarasına bastıracak bir şey olabilir mi diye. Gömleğin kolunu yırtmak üzereyken beni durdurdu.
"Mia, gerek yok. Bu kadarcık bir kesikle ölmem." Elimi gömleğimden çektim.
"Özür dilerim, fazla ileri gittim," bakışları yümüzde gezindi. Alexander cevap veremeden bir öksürük sesi onu durdu.
"Genç leydim?" Kafamı hızla o yöne döndü. Bana kılıç kullanmayı öğreten adam bize bakıyordu.
"Raymond?" Kollarını göğsünde birleştirmiş, bizi süzüyordu.
"Bölmedim umarım," Sesi imalıydı, hızla ayağa kalktım. Geçene gece bir sevgilim olduğunu iddia etmiştim şimdi ise başka bir adamın üzerindeydim. Üstelik tüm bunlar olurken bir de sözlüm vardı. Raymond muhtemelen erkek delisi olduğumu düşünmüyordu.
Öksürüp boğazımı temizledim.
"Lord Arvel ile antreman yapıyorduk." kollarını göğsünde birleştirip tek kaşını kaldırdı.
"Bu saatte mi?" Kaşlarım çatıldı. Kesinlikle bana hesap soracak konumda değildi.
"Sizi ne ilgilendirir?" Dediğimde Raymond bir bana bir de hala yerde oturan Alexander'a baktı.
"Valmont ailesinin askerî şefi olarak bu malikanede çekilen her kılıç benim gözetimimde." Karşı çıkılamayacak kadar doğruydu.
"Karşında ise bir Valmont var, sör Raymond," dedi Alexander ayağa kalkarken, sesi soğuğu delmişti adeta.
"Yine de..." Raymond Alexander'ın bakışları karşısında duraksadı ki bu çok nadir bir olaydır.
"Yine de habersiz mühimmat deposundan kılıç alamazsınız." Gözleri yerde duran her ikisi de fırlatılmış kılıçlara kaydı.
"Anlaşıldı Sör Raymond." Dedim Alexander'dan önce. O başka bir şey söylemeye niyetli dursa da sözlerim ile sustu.
Kendi kılıcımı kaldırdım ve kınına soktum. Alexander'ın kılıcını da kaldırdım. Valmont'un kullandıklarının aksine ağırdı. Kabzasında bir karga oyması vardı.
Kılıcı Alexander'a uzattım. Elimden alırken parmaklarımız değdi. Sanki az önce üzerinde uzanan ben değilmişim gibi bu ufak dokunuştan bakışlarımı kaçırdım.Raymond'a son kez döndüm.
"Umarım tatmin olmuşsunuzdur, şef." Raymond gerilirken iki adamı da geride bırakıp kılıcı aldığım depoya geri götürdüm.
Kimseye görünmeden odama çıkıp Emma gelmeden üzerimi değiştirdim. Bir bezi ıslatıp temizlendim. Annem altı ay kadar önce yaklaşan nişanı bahane etip kılıç kullanmamı yasakladığı için hiçbir şeyden şüphe etmesini istemiyordum.
Soğuk suyla bedenimi temizleyip , bitkisel kokulu yağlarla yumuşattım. Kirli kıyafetlerimi dolabın altına sakladım.
Bir saat kadar sonra Emma elinde su ve yeni bir elbise ile girdi.
"O elbise de ne Emma?" Emma suyu önüme indirdi. Elbiseyi dikkatle dolabın kapağına astı.
"Düşes gönderdi, bu öğlen Düşes Blackwood çaya gelecek. Sizin de katılımınız bekleniyor." Ilık suyla yüzümü yıkarken duraksadım. Demek bugün iki kadınla uğraşmak zorundaydım.
***
Öğlen güneş bulutların ardında en tepeye ulaştığında ben de aynadan son bir kez görüntümü kontrol ettim. Bakışlarım çay içmeye giden bir leydiden çok savaşa hazırlanan bir askere ait gibiydi.
Annemin gönderdiği açık mavi elbise Tam da düşes Blackwood'un onaylayacağı şekilde sade ama şıktı.
Kolları dirseğime kadar geliyor, beli beni tamamen sarıyordu. Saçlarım mükemmel bir şekilde toplanmış, elmas çiçek tokayla süslenmişti. Yüzümde tüm lekeleri, izleri kapayan bir makyaj vardı.
Kusursuz bir kukla tam da böyle görünürdü.Aşağıya indiğimde düşesin çoktan geldiğini fark ettim. Ruby ile kadife koltukta yan yana oturuyor, annem gülümseyerek onları izliyordu. Omuzlarımı düzelttim. İçeri bir adım attım.
"Saygılarımı sunuyorum düşes." Düşesin bana dönen bakışları sertti.
"Geç kaldın," İtaatkar bir gelin gibi gülümsedim.
"Sizin karşınızda en iyi halimle durmak istedim," dediğimde Yüzünde kibirli bir gülümseme belirdi.
"En iyi halin bu mu?" Sorusuna gülümsedim.
"Daha iyi olmak için uğraşacağım, hanımefendi," bakışlarını benden çekip tekrar Ruby'e dönerken ben de yerime geçtim. Rahat koltukta, rahatsız şekilde oturdum.
Önüme konulan çayı sessizce içtim.
"Seni tebrik ediyorum Emily, Ruby gibi mükemmel bir hanımefendiyi her yerde bulamazsınız," Düşes Blackwood elindeki çayı sehpaya bıraktı.
"Teşekkür ederim, Lyrica ama asıl övgü Ruby'e ait. O doğası gereği böyle, beni asla yormadı." Son sözler bana saplanmış bir oktu. Görünmez oku fırlatıp attım. Çocukluğumda babam kılıç tutmaya zorlamıştı annem ise o günden sonra benden tamamen nefret etmeye başlamıştı, kılıç kullanmam ona göre bir baş kaldırıydı.
"Sanırım Ruby'nin yerine de sorun çıkaran birisi olduğu için Ruby bunu yapmadı." Düşes Blackwood çayı tekrardan eline alırken bakışları doğrudan beni buldu.
"Geçen geceki baloda yarattığın karmaşayı duydum Mia." Fincanın kulpunu tutan parmaklarımı daha da sıktım.
"Tam olarak neyden söz ediyorsunuz Düşes?" Çayı dudaklarına götürüken oda tamamen sessizliğe esir olmuştu.
"Uygunsuz dansın, Ruby'le kavga etmen... Baloya katılmamış olsam da her şey kulağıma ulaştı zira tüm sosyete bunu konuşuyor." Çayı daha fazla içemeyeceğimi fark edip kenara bıraktım.
"İnsanlar abartmayı sever." Dedim emin bir tavırla."Dans sadece bir protokoldü, Ruby ile iki kız kardeş olarak biraz tartıştık." Düşes memnuniyetsiz bir şekilde baktı.
"Yine de Andrew senin yüzünden zor anlar yaşadı." Doğrudan suçlaması karşısında duraksadım.
"Andrew ile bunu konuştuk düşes. Kendisi hiçbir sorun olmadığını söyledi." O geceki dokunuşunu, omzuma değen dudakları hatırladım. Midem aniden ağrımaya başladı.
"Andrew her zaman fazla bağışlayıcı olmuştur," Gülmek istedim. Andrew genelde bağışlanması gereken kişi olmuştur.
"Haklısınız leydim, davranışlarımı gözden geçireceğim." Usulca kabullendim. Annem tüm bu süre boyunca susmuş ve düşesin beni 'terbiye' etmesini memnuniyetle izlemişti.
Ruby ise her zamanki görmeme maskesini takmış, çay içmeye odaklanmıştı.
"Umarım yaparsın Mia çünkü Blackwood böyle maskaralıkları kabul etmez," Sesi kalbimi donduracak kadar soğuktu. Neyseki artık bu kadının onayını almak için çırpınmıyordum.
Düşes Blackwood dikkatini tekrar Ruby'e çevirdi. "Ruby gibi asil olmak zor olabilir ama en azından denemelisin." Dudaklarımda ufak bir tebessüm belirdi. Eğlence ya da alaydan değil, yoğun nefretten.
Eski muhabbetlerine geri döndüler. Elbiseler, ayakkabılar, evlilikler... Hiçbirini duymuyordum aklım hala sabahaki düellodaydı. Alexander'ın karışma dikilmesi, rüzgarda dalgalanan siyah saçları, her şeyi anlıyormuş gibi bakan gözleri. Makyajın altındaki sıyrık sızladı. İstemsizce iç çektim.
"Sen bu konuda ne düşünüyorsun abla?" İrkildim. Ruby bana dönmüştü, ne konuştuğunu bilmiyordum. O sırada gelen kalın erkek sesleri ile bakışlar üzerimden çekilince derin bir nefes aldım.
Babam , Lucien ve Alexander binicilik kıyafetleri ile içeri girdi. Annem ayağa kalkarken düşes kibirli duruşunu bozmadı. Ben sessizce izledim.
"Harikaydınız Lord Arvel, yaralı elinize rağmen o geyiği tek okla devirdiniz." Dedi babam, rahat bir tavırla elini Alexander'ın omzuna koyarken.
"Sadece şans" dedi Alexander , daha mesafeli , duvarlar ören soğuk bir sesle. Babamın bakışları salonda gezinirken koltukta gitgide rahatsızca kıpırdanan düşesi fark etti.
"Leydi Lyrica, bu ne hoş bir sürpriz. Geleceğinizden haberim yoktu." Babamın sorgulayan bakışları annemi buldu.
"Düşes bizi şaşırtmak istemiş." Dedi annem sakin tavırla. Lyrica Blackwood'un bakışları babama uğramadan Alexander'ın üzerinde döndü.
"Siz meşhur Alexander Arvel olmalısınız." Dedi hiç de dostane olmayan bir sesle. Babam elini Alexandar'ın omzuna attı.
"Tanıştırayım, kızlarımın kayınvalidesi Düşes Lyrica Blackwood." Alexander hafifçe eğildi.
"Memnun oldum düşes." Gözlerim eğilirken göğsüne koyduğu sargılı eline takıldı.
Suçluluk karnıma bir tekme gibi indi. Alexander ile göz göze geldik. Yutkundum, sabahki yakınlığımız aklımı tekrardan bulandırdı. Dudaklarıma değen sıcak nefesi , soğuk gömleğinin altındaki sıcak teninin hissini yeniden hissettim sanki. Bakışlarımı hızla başka yöne çevirdim.
"Ben de çok memnun oldum dük." Dedi düşes Blackwood sessizliğin ardından. "Buyrun oturun" diye ekledi bir ev sahibesi tavrıyla, annemi tamamen görmezden gelerek.
Annem çene hatları rahatsızlık ile gerilse de bunu bir gülümsemenin arkasına sakladı.
"Evet, lütfen çay içerken bize eşlik edin." Babam annemin yanına otururken Alexander yanımdaki tekli koltuğa çöktü. Teninden gelen kokuyla aklım yine aynı yere kaydı. Titreyen ellerimi gizlemek istercesine kucağımda topladım.
"Hakkınızda çok şey duydum Lord Arvel," Alexander'ın yüzü sakin ve yıkılmazdı.
"Öyle mi düşes? İyi şeyler olmasını umuyorum." Düşes çayı dudaklarına götürdü.
"Elbette iyi. Sizin gibi mükemmel bir adamın hakkında kim nasıl kötü şeyler söyleyebilir?" Ortam rahatsız ediciydi. Alexander'ın varlığı kaçma isteğimi daha da arttırdı.
"Bunu duyduğuma sevindim." Alexander'ın sesi duygudan arınmıştı. Düşes alaycı bir şekilde gülümsedi. Annem konuyu değiştirdi.
"Bugün neler avladınız?" Babam koltuğuna iyice yerleşti.
"Sayamayacak kadar çoktu, en etkileyici olanları Alexander avladı. Lucien'nin ondan öğrenecek çok şeyi var." Sözleri üzerine lucien'nin elleri sıkıldı. Başkasının kendisini geçmesine katlanamazdı.
"Harika" dedi Ruby. Bakışlar ona döndüğünde kısa süreli bir sessizlik çöktü ortama.
"Lord Arvel yaralı olduğu halde becerilerini bu kadar iyi göstermesi takdire şayan," dedi Ruby ve gülümsedi. Babam başını salladı.
Kafam tamamen karıştı. Dün açıkça Alexander'a istenmediğini belli etmiş şimdi ise dostane davranıyordu. Başımı ovdum, gerçekten niyetini anlayamıyordum.
Daha bir süre bu sevimsiz iyimser ortamda kaldım. Sonunda düşes Blackwood ayağa kalkıp malikaneden ayrıldı. Bunu fırsat bilip ben de odama çıktım.
Kapıyı arkamdan kapatırken sırtımı yasladım. Gözlerimi kapadım ve sakinleşmeye çalıştım. Buna gerçekten ihtiyacım vardı. Göğsüm derin nefeslerle inip kalktı.
Çok tehlikeli bir noktadaydım ve sanki ipler elimden kayıp gidiyordu. Babam ve Alexander'ın bilinmezliği, Leonard'ın baskısına karışmıştı.
"Sakin ol Mia." diye fısıldadım.
Bulmam gerekiyordu, babamın ve Alexander'ın amacını. İkisi beraber miydi, yoksa sadece ortaklık mıydı? Hepsinin cevaplarına ihtiyacım vardı. Bu yüzden Leonard'ın dediği gibi ona yaklaşmam gerekiyordu.
Yüzümdeki makyajı silmek için çekmeceyi açıp biraz pamuk çıkardım o sırada gözlerim küçük kırmızı merhem kutusuna takıldı.
Kutuyu elime aldım. Benim de yaralarım için kullandığım etkili bir ilaçtı. Aklıma benim yüzümden yaralanan eli geldi, sanırım bir bahanem olmuştu.
Bölüm etkileşimi
