8. bölüm · Kaderin Kitabının Efsanesi
🐺8.Bölüm🐺
𐰴𐰍𐰣𐰞𐰑𐰸: 𐰴𐰍𐰣𐰃𐰣: 𐰘𐰃𐱅𐰼𐰇: 𐰃𐰑𐰢𐰾: 𐱃𐰉𐰍𐰲: 𐰉𐰆𐰑𐰣𐰴𐰀: 𐰋𐰏𐰠𐰚: 𐰆𐰺𐰃: 𐰆𐰍𐰞𐰃𐰤: 𐰴𐰆𐰞: 𐰉𐰆𐰡𐰃: 𐰾𐰃𐰠𐰚: 𐰶𐰃𐰕: 𐰆𐰍𐰞𐰤: 𐰚𐰇𐰭: 𐰉𐰆𐰡𐰃: 𐱅𐰇𐰼𐰰: 𐰋𐰏𐰠𐰼: 𐱅𐰇𐰼𐰰: 𐰀𐱃𐰃𐰤: 𐰃𐱃𐰃: 𐱃𐰉𐰍𐰲𐰍𐰃: 𐰋𐰏𐰠𐰼: 𐱃𐰉𐰍𐰲: 𐰀𐱃𐰃𐰤: 𐱃𐰆𐱃𐰯𐰣: 𐱃𐰉𐰍𐰲: 𐰴𐰍𐰣𐰴𐰀:
~Tahta oturttuğu kağanını yitirivermiş. (Bu yüzden) Çin halkına; bey olmaya lâyık erkek evlâdın köle oldu. Hanım olmaya lâyık kız evladın cariye oldu. Türk beyleri, Türk adını bıraktı. Çinlilerin hizmetindeki Türk beyleri, Çin unvanlarını alarak Çin hakanına...~
🏹
"Hey! Şurada gördüğün çocuk bile öğrettiklerimle senden daha iyi kılıç sallar!"
Aybars böyle söyleyip köşedeki merdivende oturmuş bizi seyreden 4 yaşındaki şirin Esrigün'ü gösterince iyice hırs yaptım. Tıpkı bana öğrettiği şekilde, hatta daha sert bir şekilde kılıcımı indirdim.
Kılıcım onun kılıcıyla tokuştu. Ama son anda kılıcımı fark edip refleksle kılıcını araya soktu. Dikkatsiz biri olsaydı şu an Aybars'ı doğramış olacaktım. Keşke tahta kılıçları bırakmasaydık.
Aybars aşırı şaşırdı ama güldü.
"Seni sinirlendirmek bayağı işe yarıyormuş ha? Bundan sonra hep sinirlendireceğim."
Bizi izleyen Esrigün ayağa kalktı ve olduğu basamakta zıplayarak bebeksi şivesiyle heyecanını belirtti.
"Aşena abyaaa kaşandı! Aşena abyam kaşandıııı!"
Bana her Aşena diyişinde onu ısırmak istiyordum.
Yaklaşık 1 haftadır Aybars ile beraber takılıyorum. Sabah akşam beraberiz. O bana kılıç dersleri veriyor. Handa kalan 4-5 yaşlarındaki minik kız seyircimiz de birkaç gündür biz her çalıştığımızda yanımıza gelip bizi izliyor. Arada onu mıncırıp derslere devam ediyoruz.
Bugün omzumu biraz daha iyi hissedince kılıcı kullanabilmek istedim.
"Gayet iyi ilerliyorsun şu an. Ama omzunu çok zorlamayalım. Bugünlük bu kadar yeter."
Onu başımla onayladım. Henüz öğle vaktiydi ve yapacak bir şeyim yoktu. Neyse ki Aybars bana teklifte bulundu.
"Dilersen bugün de beraber gezebiliriz."
Hiç itiraz etmeden onun teklifini kabul ettim.
"Çok iyi olur. Ben de ne yapacağımı kara kara düşünmeye başlamıştım."
Aybars gülümsedi.
"Atları hazırlayayım ben. Sen de üstüne başına çeki düzen ver."
"Tamam,gelirim hemen."
Aybars ahıra doğru ilerlerken ben de yukarıya, odama çıktım. Hava sıcak olduğu için üzerimdekileri çıkarıp kırmızı,ince, çiçek işlemeli kıyafetimi giydim.
Çok hızlı bir şekilde hazırlanıp, kılıcımı da alarak aşağı indim. Aybars atlarımızı çıkarmıştı.
Bana Kapgan'ın vermiş olduğu beyaz atın yularını da Aybars tutuyordu. Ben gelince atımı bana emanet ederek kendi atının üzerine atladı.
Ben de bana giderek alışan atımın yüzünü biraz okşayıp ondan sonra üzerine bindim. Aybars kapıyı açmıştı. Atımıza atladığımız gibi harekete geçtik. Bana teklifte bulunan kişi Aybars olduğu için önümden ilerleyen Aybars'ı takip etmeye başladım.
Kalabalık insanların arasından dikkatle geçtik. Hanlı pazardan giderek uzaklaşmaya başladık. Orman yoluna girdik.
Ormanın içinde son sürat ilerlemeye devam ettik. Bir müddet sonra Aybars rengarenk bir çiçek tarlasında atını durdurdu.
Muhteşem kokular aynı esnada burnuma dolmaya başladı. Türlü çeşit renkte, türlü çeşit çiçek ve eşsiz kokuları vardı. Ancak en çok da gelinclik. Kırmızı renkli gelinciklerin çoğunlukta bulunduğu bir gelincik tarlasıydı burası.
Ayrıca burada bulunan koca bir kiraz ağacı çiçek açmıştı. O kadar güzel kokuyor ve o kadar güzel görünüyordu ki...
"Burası muhteşem."diyebildim Aybars'a. O da gülümsedi. Atından inerek atını kiraz ağacının gövdesine bağladı. Aynı şeyi ben de yaptım.
Aybars ilerledi. Bu tarlanın sonu ayrıca bir uçurum gibiydi. Altından, o tarlanın bittiği kısımdan şarıl şarıl bir şelale akıyordu. Buradan o şelalenin akıttığı ve biriken berrak suyu görebiliyorduk.
Suyun şırıl şırıl çıkardığı ses insanı dinlendiriyordu.
Hem kulağım,hem gözüm,hem burnum resmen bu güzellikler karşısında bayram ediyordu.
İlk şelaleyi görüyorduk. Hemen ardından tüm orman bütün canlılığıyla gözler önüne seriliydi. Hemen arkasından da Hanlı pazar ve uzaktaki Çin sarayı görünüyordu.
"Gerçekten burası çok güzel."
"O yüzden getirdim seni buraya. Dinlendirici,huzur verici. Ben zamanımın çoğunu burada geçiririm. Kimseyle konuşmayı pek sevmem. Beni bozacaklarını hissederim. Oysa ben... Ben olmayı seviyorum. Tek başıma burada vakit geçirir, burada çalışırım. Hadi, tadını çıkarıp biraz dinlenelim."
Beraberce gelinciklerin arasına oturduk. Bir müddet akan suyun sesi eşliğinde muhteşem manzarayı seyrettik.
Ancak keyfimiz yine her zamanki gibi çok uzun sürmedi.
Arkamızdan kılıçların kınından çıkarken çıkardığı metalik sesi duyunca Aybars da, ben de hızla arkamıza döndük.
Üzerinde Çin üniforması olan 3 asker bize doğru geliyordu. Onları görünce Aybars da kılıcını çekti.
Çinli askerlerden biri;
"Doğru görmüşüm. Bu o. Wu Yifan'ın aradığı,elimizden kaçan kız. Chao Deng, sen git diğerlerine kızı bulduğumuzu haber ver. Biz de alalım onu."diye Çince olarak emir verdi.
Çinli askerin emrini yerine getirmek üzere hareket ettiler. Haber vermek için gitmeye çalışan askere izin veremezdim.
Hızla atıma doğru hamle yaptım.
Benim hamle yaptığımı görünce Çinli askerler de hızlanarak üzerime gelmeye çalıştı. Aybars önüme geçti.
Atımın heybesinde duran yayımı elime aldım. Yine heybede duran ok çantamdan bir tane de ok alarak yayıma yerleştirdim.
Sert yayı iyice gerdirip şu an atına binen askeri hedef aldım. Atıyla ilerlemesine fırsat vermeden oku fırlattım. Ok, başının bir tarafından girip diğer tarafından çıktı. O askerin bedeni yere yığılırken at da ürküp uzaklaştı.
Gelen askerler onu görünce daha da sinirlenerek üzerimize geldiler. Çok yakınımda oldukları için onlara okla karşılık veremezdim. Yayı yeniden atımın heybesine koyup kılıcımı çektim.
Aybars çoktan biriyle kılıçlarını tokuşturmuş ve dövüşmeye başlamıştı bile.
Üzerime gelen askere önce ben davranarak koştum. Kılıcımı savurdum. Kılıcı ile karşılık verdi. Kılıcımı kaldırıp olduğum yerde kılıcımla beraber dönüp eğildim. Nereye rast gelirse gelsin kılıcımı o adama savurdum.
Kılıcım, onu bacağından yaraladı. Acı içerisinde tek dizinin üzerine düştüğü vakit fırsatı kaçırmadan değerlendirdim ve kılıcımı son bir kez onun boynuna indirdim.
Bu çok kötü oldu. Ona bakamadım. Tamamen başımı çevirip yüzümü buruşturdum.
Ancak başımı çevirdiğim yerde de bu görüntüden kurtulamadım. Çünkü Aybars da aynı şekilde dövüştüğü askerin başını almıştı.
Midem bulandı.
Sesli bir şekilde isyan ettim.
"Güzelim gelincik tarlasını anında batırdılar yaa!"
Aybars güldü.
"Bunların kanı sadece bir müddet burada kalacak. Sadece bir müddet leş kokuları yayılacak. Sonra çürüyüp gidecekler. Ama bu gelincikler... Her mevsim açıp açıp kendilerini daha da tazeleyecekler. Hiçbir zaman onların pislikleri, güzellikleri örtemeyecek."
Ben de ona gülümsedim.
Birbirimize gülerken alkış sesleri işittik. Yine korkarak hızla kılıçlarımıza sıkıca sarıldık. Ama gördüğümüz kişiler bize zarar verecek kişiler değildi.
Birkaç gündür, hatta 1 haftadır onları görmemiştim ve şu an bana gülümseyerek gelen Kapgan'ı görünce ben de gülümseyişime mani olamadım.
Kapgan arkasında alplerle bana doğru gelirken Aybars şaşkındı. Büyük ihtimalle üniformalarından dolayı tanıdığı ve aralarına katılmak için her şeyini verebileceği alpleri gördüğü için ağzı beş karış açılmıştı.
Yanına iyice sokuldum. Gözlerim Kapgan ve alplerin üzerindeyken boşta olan sağ elimi kaldırarak Aybars'ın çenesine alttan hafif bir baskı yaptım. Ağzını kapattım.
Bu arada üne sahip alpler oldukları için diğer Göktürk alplerinden farklı bir kıyafet giyiyorlardı. Bu mavi üniforma üzerindeki yeşil kurt başı motifleri onların kim olduklarını belli ediyordu.
Kapgan karşımıza geçince atından indi. Lâkin alpler hâlâ atlarının üzerindeydi.
"Kılıç kullanmayı da öğrenmişsin."
Gülümseyen gözleriyle gözlerimin içine bakmaya devam etti.
Arkadaşımı da övebilmek için hızla söze atladım. Elimi Aybars'ın omzuna koyup;
"Aybars öğretti."dedim.
Gözleri kısa bir an onu buldu. Atın üzerindeki Bumin, Aybars'a dikkatle baktıktan sonra araya girdi.
"Onu hatırlıyorum. Alp seçmelerine gelmiştin değil mi?"
Aybars hızla başını sallayarak onu onayladı. Heyecandan dili tutulmuştu herhâlde. Şu an konuşamıyordu.
Konuyu dağıtmak maksadıyla merak ettiğim soruyu bu sefer ben onlara yönelttim.
"Sizin burada ne işiniz var peki?"
Ne zaman başım belaya girecek olsa onlar yanımda bitiyordu çünkü.
Kapgan bu soruya cevap verdi.
"Çinli askerler hedefimizde. Onları fark ettik. Neyin peşinde olduklarını anlamak için de takip ettik. Yol yine sana çıktı."
"Yifan... Beni arıyormuş. Askerlerden biri beni tanıyıp takip etmiş. Büyük ihtimalle ondan kaçtığım gün yanında olan askerlerden biriydi. Beni götürmeye çalıştılar ama işte..."
Elimle onların cesetlerini gösterdim.
Barlas, atıyla beraber okla vurduğum adamın etrafında dönüyor ve onu incelerken gururla bakıyordu.
"Yine tam kafasından. Gerçekten harika."
Kapgan, bir bana bir de Aybars'a bakmaya başladı. Bakışları bir beni bir de Aybars'ı buluyordu. Bir şey düşündüğü kesindi ama ne düşündüğünü bilemiyordum.
Bir anda sırıttı. İşte bu sırıtış, bu sinsi sırıtışı sevmiyordum. Kim bilir neler dönüyor şu an kafasında?
En son bakışları bende durdu. Sabit bir şekilde gözlerime bakıp ikimizi de şaşkına uğratacak soruyu sordu.
"Alp olmak ister misiniz?"
Aybars ile şimşek hızıyla birbirimize bakıp aynı anda;
"Ne?!"diye bağırdık.
Kapgan, yüksek ses karşısında yüzünü buruşturdu. Koray da atının üzerinde şirin bir şekilde ellerini kulaklarına kapattı.
"Tabii bu şekilde değil. Bir şartı var."
Aklımda alp olmak gibi bir düşünce kesinlikle yok. Yani yoktu. Nereden çıktı bu şimdi?!
Ben sessiz kalırken Aybars sessiz durmadı tabii ki. Dili çözülmüştü. Heyecanla araya atladı.
"Nasıl bir şart?! Ne şartı?! Asena bile mi?! Kız olması sorun değil mi?!"
Sanırım Kapgan'ın Kapgan Tigin olduğunu bilmiyor, üzerindeki özel alp üniformasından dolayı onu da alp zannediyordu. Aksi takdirde muhakkak saygı ifadesiyle konuşurdu.
Kapgan sırıttı.
Al işte,yine aynı sinsi sırıtış.
Arkasındaki arkadaşlarına döndü. Onlar da Kapgan'a merak içerisinde bakıyorlardı.
Gözlerini yeniden bize dikti. Söze girdi.
"Asena'nın kız olması hiç sorun değil. Ben cinsiyete değil, yeteneğe bakarım. Lâyık gördüğüm kim varsa onu alpim yaparım. Eğer alp olmak istiyorsanız, seddin yakınında öncü bir birliğini bırakmış Kitanlar'a gideceksiniz. Şu an onların Hanları öncü birliğin yanında. En az 100 askerleri vardır. Kitanların Han'ında bize ait önemli bir şey var. Üzeri Göktürk tamgası işlemeli, ata yâdigârı bir zehgir. O zehgiri bana getirmeyi başarırsanız, ikinizi de alp yaparım."
Durumu henüz tam olarak anlayamadığım için Aybars'a baktım. Çocuk donup kalmıştı.
O an hatırıma bazı bilgiler gelmeye başladı. Kitanlar Moğol kökenli birliklerdi. Kapgan ileride onlarla büyük savaşlar yapıyordu. Hatta Kül Tigin anıtlarında Kıtany ismiyle geçiyor ve sanırım onlara 7 defa sefer yapıldığı yazıyordu. Yanlış da hatırlıyor olabilirim tabii.
Kapgan, istese öncü birliği mahveder ve Han'ın parmağından o zehgiri keserek alır. Ancak şu an Çin ile mücadele içine girmeyi düşünüyorken işin içine bir de Kitanları katmayı istemiyor olmalı.
Kitanlar da savaş konusunda oldukça yetenekli. Acımasız, gaddar, korkunçlar. Ama şu an bir noksanları var.
Bir devlet için, ya da birlik için başlarında bulunan bir lider oldukça değerli. Onları ayakta tutan en önemli şey kudretli, güçlü liderleri. Liderlerini yani Han'larını kutsama derecesine getirirler çoğu zaman. Kitanlar... Doğru hatırladığıma eminim. Onların Han'ı öldü.
Öldüğü takdirde bunu halklarından ve savaşçılarından saklıyorlar. Çünkü onun öldüğünü duyan halk ve savaşçıları kutsadıkları insanın öldüğünü öğrenince moral bozukluğu yaşayacak. En güçlü konumda duran ve kendilerine yakın olan tehlike Göktürk Han'ı. Eğer Kutluk Han bunu öğrenirse moral bozuklarından faydalanarak üstlerine gelecek. Tamamen hazırlıksız ve güçsüz olup gafil avlanacaklar yani. Üstelik sadece Göktürkler de değil, Çin de başsız kalan devlete baş olmak için Kitanlar'a baskı yapacaklar.
Aklıma bunlar gelince ben de sırıttım. Kapgan'ın hâlâ bende olan gözlerine özgüvenle bakmaya başladım.
Kapgan'ın vermiş olduğu görevle şaşırmış olan alpler, benim sırıtışımı görünce daha da şaşırdılar.
"Kabul."dedim.
Aybars gözleri irileşmiş bir şekilde başını bana çevirip dehşetle baktı. Yalvarırcasına gözlerimin içine bakıyordu.
Kapgan'ın kaşları çatıldı. Gözleri kısıldı.
"Gerçekten kabul ediyor musun?"diye bir kere daha sordu. O da şaşırmıştı.
Aybars itiraz etmek için ağzını açmış ve bir adım ileri gitmişti ki, onu tutarak ağzını kapattım. Daha sonra gülümseyerek kabul ettim.
"Evet,eminim. Peki sen... Sözünü tutacak mısın? Zehgiri getirirsek bizi alp yapacak mısın?"
Kollarımın arasında çırpınan Aybars'ı takmamaya çalışarak sadece ona odaklandım.
"Sözüm söz. Yapacağım."
En sonunda arkadaki alpler daha fazla sessiz kalamadı. Göktuğ bana hitaben söze atladı.
"Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?"
"Duyuyor."
Yeniden araya girip beni uyardı.
"Hey! Orada kimlerin olduğunu biliyor musun sen?"
"Biliyorum."
Bu sefer de Bumin söze girdi.
"Oradan sağ çıkmanız imkânsız. İki kişiyle en az 100 kişi olan savaşçı bir öncü birliği alt edemezsiniz. -Ki birlikteki herkes çok eğitimli, çok güçlü, çok gaddar."
Aybars kollarımın arasından Bumin'i başıyla onayladı. Tabii bunu yaparken garip garip sesler de çıkardı.
Bense kendimden emin bir şekilde Bumin'e cevap verdim.
"Hiçbir şey olmayacak. O zehgiri alıp geleceğiz."
Koray atından indi. Kapgan'ın karşısına geçti. Ona âdeta yalvarmaya başladı.
"Ben de,ben de, ben de. Ben de gideyim ne olur? Beni de gönder. Ben de biraz şerefsiz doğramış olurum, lütfen."
Kapgan onu tek kelimeyle reddetti.
"Hayır."
"Ama dostum bu çok çılgınca. Benden bunu da kaçırmamı bekleme. Ne olur yani izin versen? Bir de erkeklik gururumu ayaklar altına serip yalvardım resmen. İzin ver be. Yapayım şu çılgınlığı."
Onun çılgınlık sevdasına gülümsedim. Fark ettiğim bir şey daha vardı. Kapgan bir Tigin olmasına rağmen alpler başkalarının yanında belli etmemek için ona çok samimi yaklaşıyorlardı. Kapgan da rahatsız gibi durmuyordu. Bu durumu seviyor gibiydi.
Sayda ise bu esnada bana baştan aşağı baktı. Sürekli gözlerini kaçıra kaçıra, çekine çekine bakmayı sürdürdü. Bana bakarken sürekli iç çekip başını sağa sola sallıyordu.
"Yazık olacak güzelliğine. Pek yazık olacak."
Barlas da ayrı bir kafadaydı tabii. O da bana bakıp;
"Yapma."dedi. "Senin gibi usta bir ok kullanıcısını bir daha nereden bulacağım? Çok iyi anlaşırdık seninle. Çok iyi çalışırdık."
Bartu sessiz kaldı. Dudaklarını birbirine bastırdı. Bizi merakla izliyordu.
Yine kendimden emin bir şekilde gülümseyerek konuştum.
"Bana da Aybars'a da bir şey olmayacak. Burnumuz bile kanamadan oradan çıkacağız."
Bu kadar emin konuşuyor olmam Aybars'ı da sakinleştirdi. O sakinleşince onu serbest bıraktım. Sessiz bir şekilde yüzüme baktı. Bir şeyler bildiğimi anlamış gibiydi. Bana güveniyordu ve şu an sesini çıkarmıyordu.
Ona bakıp gülümseyen gözlerimle tebessüm etmeye devam ettim.
Güven bana Aybars. Güven...
...
