33. bölüm / 43
Kaderin Kitabının Efsanesi🐺33.Bölüm🐺
Bölümler 43Şu an: 🐺33.Bölüm🐺
- 1 🐺1.Bölüm🐺1.431 kelime
- 2 🐺2.Bölüm🐺1.147 kelime
- 3 🐺3.Bölüm🐺1.755 kelime
- 4 🐺4.Bölüm🐺1.281 kelime
- 5 🐺5.Bölüm🐺1.755 kelime
- 6 🐺6.Bölüm🐺2.208 kelime
- 7 🐺7.Bölüm🐺1.264 kelime
- 8 🐺8.Bölüm🐺2.052 kelime
- 9 🐺9.Bölüm🐺1.683 kelime
- 10 🐺10.Bölüm🐺1.453 kelime
- 11 🐺11.Bölüm🐺1.449 kelime
- 12 🐺12.Bölüm🐺2.175 kelime
- 13 🐺13.Bölüm🐺1.418 kelime
- 14 🐺14.Bölüm🐺1.092 kelime
- 15 🐺15.Bölüm🐺1.851 kelime
- 16 🐺16.Bölüm🐺1.539 kelime
- 17 🐺17.Bölüm🐺1.136 kelime
- 18 🐺18.Bölüm🐺1.732 kelime
- 19 🐺19.Bölüm🐺1.807 kelime
- 20 🐺20.Bölüm🐺3.115 kelime
- 21 🐺21.Bölüm🐺2.200 kelime
- 22 🐺22.Bölüm🐺1.578 kelime
- 23 🐺23.Bölüm🐺1.087 kelime
- 24 🐺24.Bölüm🐺1.332 kelime
- 25 🐺25.Bölüm🐺1.419 kelime
- 26 🐺26.Bölüm🐺1.140 kelime
- 27 🐺27.Bölüm🐺1.633 kelime
- 28 🐺28.Bölüm🐺810 kelime
- 29 🐺29.Bölüm🐺800 kelime
- 30 🐺30.Bölüm🐺1.683 kelime
- 31 🐺31.Bölüm🐺1.547 kelime
- 32 🐺32.Bölüm🐺1.640 kelime
- 33 🐺33.Bölüm🐺1.902 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 🐺34.Bölüm🐺1.345 kelime
- 35 🐺35.Bölüm🐺2.037 kelime
- 36 🐺36.Bölüm🐺725 kelime
- 37 🐺37.Bölüm🐺676 kelime
- 38 🐺38.Bölüm🐺804 kelime
- 39 🐺39.Bölüm🐺2.284 kelime
- 40 🐺FİNAL🐺1.324 kelime
- 41 🐺Teşekkür🐺708 kelime
- 42 🐺İsimler ve Anlamları🐺513 kelime
- 43 🐺Duyuru🐺653 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
𐰚𐰇𐰠𐱅𐰃𐰏𐰤: 𐰖𐰑𐰍𐰣: 𐰆𐰯𐰞𐰖𐰆: 𐱅𐰏𐰓𐰃: 𐰆𐰭: 𐱃𐰆𐱃𐰸: 𐰖𐰆𐰺𐰲𐰃𐰤: 𐰖𐰺𐰴𐰞𐰍: 𐰠𐰏𐰤: 𐱃𐰆𐱃𐰑𐰃: 𐰖𐰺𐰴𐰞𐰍𐰑𐰃: 𐰴𐰍𐰣𐰴𐰀: 𐰨𐰆𐰞𐰑𐰃: 𐰆𐰞: 𐰾𐰇𐰏: 𐰦𐰀: 𐰖𐰸: 𐰴𐰃𐱁𐰑𐰢𐰕: 𐰋𐰃𐰼: 𐰆𐱃𐰕: 𐰖𐱁𐰃𐰭𐰀: 𐰲𐰲𐰀: 𐰾𐰭𐰇𐰤𐰚𐰀: 𐰾𐰇𐰭𐱁𐰓𐰢𐰕: 𐰭: 𐰠𐰚𐰃: 𐱃𐰑𐰴𐰣: 𐰲𐰆𐰺𐰭: 𐰉𐰆𐰕: 𐱃𐰍: 𐰋𐰃𐰤𐰯: 𐱅𐰏𐰓𐰃: 𐰞: 𐱃: 𐰦𐰀:
~Kül Tigin yaya olarak boğa gibi hücum etti. Vali Ong'un kaynını silahlı hâlde eliyle yakalayıp Kağana sundu. O orduyu orada yok ettik. Kül Tigin yirmi bir yaşına geldiğinde general Çaça ile savaştık. İlk önce Tadık Çor'un boz atına binip hücum etti. O at o hücumda...~
🏹
Gözlerimi yavaş yavaş araladığımda bir süre anlamsız gözlerle çevreme bakındım. Nerede olduğumu idrak etmeye çalıştım. Çok da zor değildi aslında. Bir hastane odasındaydım. Hemen yanı başımda saniyede bir ritimli şekilde öten bir makine vardı.
Ağzımın içi zehir gibiydi. Tüm vücudum yatmaktan sanırım, sızım sızım sızlıyordu.
Boğazım o kadar kurumuştu ki yutkunamıyordum bile.
Gelen acı tat ile yüzümü ekşittim. Çevreme biraz daha bakındım. Hastanenin yapısı falan... Bir değişikti.
Ben etrafı incelemeye devam ederken içeri bir hemşire girdi. Çekik gözlü, genç, oldukça güzel bir kızdı. Benim uyanmış olduğumu görünce yanıma koştu.
Gerçekten anlamadığım bir dilde bir şeyler söyleyip doğrulmamda bana yardımcı oldu. Çatık kaşlarımla ona baktım. Dilini bilmediğimi söylemek istiyordum ama...
İngilizce artık uluslararası bir dil olmuş konumda. Belki biliyordur diye İngilizce olarak konuştum. Hem o anlamasa bile İngilizce konuştuğumu bilir ve anlayan birini getirip iletişim kurabilirdik.
"Ben çok üzgünüm. Dilinizi bilmiyorum. Sizi anlayamıyorum."
Başkasıyla iletişime geçmeme gerek kalmadı. Kız İngilizce biliyordu. Hemen İngilizce olarak karşılık verdi.
"Sizi yaralı olarak hastaneye getirdiler. Mucize gibi ancak kalbinize bir hançer saplıydı. Yaşamanıza imkân vermezken siz... Siz yaşadınız! Kalbinizdeki delik büyük bir hızla kendiliğinden kapandı ve hiçbir olumsuz sorun yok. Gayet iyi görünüyorsunuz. Kalbiniz de, siz de."
Ha-hançer mi?
Barlas!
Olanlar bir bir aklıma gelmeye başlarken gözlerimi irileştirdim.
"Be-ben neredeyim?"diye sordum. Kız kaşlarını çattı.
"Nerede olduğunuzu bilmiyor musunuz? Moğolistan'dasınız."
Moğolistan mı?! Ötüken... Bugün Moğolistan sınırları içinde. Ahhh! Ben geleceğe döndüm mü yani şimdi? Peki ya Barlas?! Geçmişimde bırakmış olduğum yarenlerim, sevdiklerim... Onlar ne olacak?!
"İyi misiniz?"
Başımı olumsuz anlamda sağa sola salladım. Barlas'ın son hâlleri gözlerimin önüne geldi. Son çığlığı kulaklarımda çınladı. Gözlerimin dolmasına mani olamadım. Buna inanmak istemiyordum.
Çevreme bakına durup ağlarken hemşire kız yanıma geldi. Ama ona aldırmadım. Hemen yanımdaki komodinin üzerinde yüz görümlüğü olarak Barlas'ın bana hediye ettiği kılıcım ve hançerim duruyordu. Ve... Ve Kaderin Kitabı!
"Kitap... Onu bana verir misiniz?!" diye sordum.
Hemşire de şaşırdı bu hâllerime. Ama dediğimi yaptı. Kitabı alarak bana getirdi. Hızla elinden aldım ve açtım. Açıktı!
Başka biri tarafından deli damgası yememek için hemşireye;
"Biraz yalnız kalabilir miyim?"diye sordum. Hemşire anlayışla başını salladı. Odadan çıktı.
O çıkar çıkmaz biraz daha doğruldum ve kalbimin acısının dinmesini bekledim. Biraz daha azalınca hızla kitabı açtım. Sayfaları karıştırdım.
Ancak...
Ancak hâlâ boş sayfalar vardı ve kitap yazılmaya devam ediyordu.
Son sayfada benim şu anki hâlim resmedilmişti ve yazılar kendi kendisine, ağır ağır dökülüp işleniyordu sayfaya.
Birkaç sayfa geri gittim. Ve o günü buldum. Barlas'ın beni kalbimden hançerlediği ve benim yavaş yavaş kitaptan silindiğim an. Sonraki sayfayı çevirdim. Ama... Ama burada da dünyaya yazıldığım, geleceğime döndüğüm an vardı!
Barlas ve diğerleri... Onların benden sonra ne yaptıklarını göremeyecek miydim yani?!
Bitmiş miydi? Ge-gerçekten bu bir son muydu? Tüm bağımız kopmuş muydu?!
Hayır!
Hayır olamaz, hayır!
Ağlayışım giderek şiddetlendi ve kalbimin ağrısı artmaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Elimi yeniden kalbime götürdüm. Yavaşça dokundurdum. Kalbimin de benim de iyi olduğumu söylemişlerdi. Yalandı.
Bu kalbin acısı sen yanımda yokken hiç dinmez ki Barlas...
🏹
"Bana inanıyorsunuz değil mi?"
Babam elini saçlarıma daldırdı ve nazik nazik okşayıp tebessüm etti.
"Sen bana, bize bugüne kadar hiç yalan söylemedin ki. Neden inanmayayım ben sana? İnanıyorum tabii ki."
Annem de burnunu çekti ve elinin tersiyle gözyaşlarını silip üzerime eğildi. Alnıma, yanaklarıma öpücükler kondurdu.
"Kitabı gördük. İçinde çizilen kişi sensin. Vücudundaki kılıç yaralarını gördük. Barlas'ın... Sana yüz görümlüğü olarak verdiği bu hediyeler hâlâ burada tıpkısının aynısı. Seni kalbinden bıçakladığı günkü hançer de burada. Andız otu şişen bile duruyor. Yavrum benim... Tüm bunları yaşadığına inanmak istemiyorum. Bu kadar acı çektiğine, çekeceğine inanmak istemiyorum."
Annem benim için ağlamaya çoktan başlamıştı. Onlara her şeyi anlatmıştım.
Müzedeki görevime başlamadan önce müzeye beni babam bırakmıştı. Saat 23:20 civarıydı. Dünyaya,yani geleceğime kalbimden bıçaklanarak geldiğim gün hâlâ aynı gündü. Daha doğrusu bir sonraki güne atlamıştık. 1 Eylül 2020, 00:00.
Aynı gün içerisinde vücudumda daha önce alamadığım kılıç yaralarını almak, hadi almayı bir kenara bırak bu yaraları aynı gün iyileştirip kapatmak mümkün değildi. Aynı gün içerisinde Corona virüsün yasaklarına rağmen Moğolistan'a birkaç dakika içinde gelip burada bıçaklanmam da mümkün değildi.
Bu yüzden bana her daim inanan annem ve babam her zamanki gibi inanmıştı.
Özel izinle, sırf benim için ülkemizden ambulans helikopter gelmişti Moğolistan'a. Şu an hâlâ o helikopterin içindeydik.
Kitabın son sayfasını yeniden açtığımda bu sefer çizilen resimde helikopterdeki hâlimiz vardı. Annem ve babam gördükçe hâlâ şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Ama ben acı çekiyordum ve onlar da benim açımı paylaştıkları için yine de ciddiydiler.
Babam derin bir iç çekti. Saçımın teline dahi zarar gelmesine dayanamazdı o. Ben onun kıymetlisiydim.
"Neden bu kitap hâlâ senin yaşadıklarını yazmaya devam ediyor? Gerçekten amacı ne?"
Bilmiyordum. Ne kadar düşünürsem düşüneyim aklım ermiyordu. Geçmişte iken son birkaç sayfası kalmıştı oysa. Şimdi giderek çoğalıyor ve bitmek bilmiyordu.
O esnada aklıma o bilge dedenin söyledikleri geldi.
"Efsanenin bu kısmındaki sona iyice yaklaştın. Anahtar... Sevdiğinin ve senin kalplerinize yerleşti. Bundan sonra geri dönüşün için tek anahtar, senin kalbin olacak."
"Bu kısım... Bu kısım..."diye sayıklayıp durunca annem de babam da bana dikkat kesildi. Daha fazla merakta bırakmadan konuştum.
"O bilge dede, efsanenin bu kısmındaki sona iyice yaklaştın demişti. Ve kitabın son birkaç sayfası kalmıştı. Yani efsanenin kitaptaki, geçmişteki kısmını tamamladım."
Benim sözlerimin devamını babam getirdi.
"Bunun bir de başka bir kısmı var o zaman."
Annem endişeyle gözlerime baktı.
"Gelecekteki kısmı mı? Efsane henüz bitmedi mi?"
Büyük ihtimalle bitmemişti. Hâlâ devam ediyordu.
🏹
Ambulans helikopter yakıtı azalınca bizi Şanlıurfa'da bıraktı. Burada üniversitedeki tek ve en yakın arkadaşım Cemile öğretmenlik vazifesini yapıyordu. Cebimden telefonumu çıkararak Cemile'yi aradım. Ona Urfa'da olduğumuzu söyledim.
Gelip bizi aldı. Kendisi Akçakale'de bir köyde vazife yapıyordu. Akçakale'ye vardık. Bizi evinde misafir etti. İyice dinlendim. Ben dinlendiğim esnada ise ailem Cemile'ye efsaneyi anlatıyordu.
Kafamı daha fazla yormak istemedim ve benim için kurulan yer yatağına uzandım. Sağ tarafıma döndüm. Cep telefonumun galerisinde, Barlas ile çekindiğimiz fotoğrafa bakıyordum uzun bir süredir.
Sonra bir yana kaydırdım. Aybars hariç tüm dostlarım bu karedeydi.
Çok özlemiştim onları. Hem de çok.
Hey!
Neler oluyor?!
Bir anda gözlerim karardı ve altımdaki yumuşak yer yatağı çekildi. Ben yine pek de yumuşak olmayan kum üzerine düştüm.
Korkuyla gözlerimi açtım. Çevreme bakındım.
Hâlâ ellerim yerdeydi. Ayağa kalktım. Ellerimi silkeledim. Önümde ıpıssız bir vadi vardı. Kimseler yoktu.
Arkama döndüm.
Döner dönmez alnıma dayanan silah namlusu ile gözlerimi irileştirdim.
Evet, bu beni şaşırtmıştı. Ancak daha da çok şaşırtan şey alnıma o silahı dayayan kişiydi.
Ağzım aralandı.
Ne diyeceğimi bilemedim. Dilim resmen içime kaçtı.
O ise bu esnada;
"Kimsin sen?"diye sordu.
Uzun saçları olmasa da, üzerinde Göktürk'lerin kıyafetleri olmasa da, elinde pusatı olmasa da o... O Kapgan Kağan'dı!
Ona hayretle bakmaya devam edip cevap vermeyince sinirlendi. Sesini yükselterek bağırdı ve namluyu alnıma bastırdı.
"Sana kimsin dedim?!"
"Asena. Asena Bozkurt. İsmim Asena."
Yüzüme öylece bakmaya devam etti. Sakin ol Asena. Sen sadece 1 tane Kapgan tanıyorsun. O da senin kağanındı. İnsan insana benzer. Bu başka biri de olabilir. Kendime gelmeliyim yoksa pisi pisine öbür tarafı boylayacağım.
Korkma. Kendini kolla.
Yüzümdeki endişe maskesini anında kaldırdım. Ciddi bir ifadeye büründükten sonra alaya alır bir şekilde sırıttım. Ona yeniden cevap verdim.
"Hem sana ne? Sana cevap verme zorunluluğum yok."
"Öyle mi? Buralardan değil gibisin. Üstelik dilimizi de biliyorsun. Her neyse, sonuç olarak... Buradan olmayan birinin, burada ne aradığını sormak benim vazifem."
'Bura'dan kastı nereydi anlamıyordum. Yine nereye düşmüş olabileceğimi düşünmeye çalıştım. Ancak... Her halükârda yine açıklayamazdım.
"Bunu sana açıklasam bana inanmazsın. Deli zanneder ve şuracıkta belki de beni öldürürsün. Hem... Buradan olmadığımı nereden biliyorsun?"
Sırıttı. Cevap verdi.
"Çünkü beni tanımıyorsun. -Ki burada olup da beni tanımayan yoktur."
Yine sırıttım.
"Egoist misin sen?"diye sordum.
"Sayılabilir."
"Daha da merak ettim şimdi. Neden deli zannedip seni öldüreyim ki? Evet,konuş. Seni dinliyorum."
"Hayır,konuşmayacağım."
"O zaman..."dedi ve tabancasının namlusunu alnıma daha çok bastırdı.
"Blöf yapıyorsun değil mi? Kes şunu."
"Kim demiş blöf yaptığımı?"
Bayağı bir eğleniyor gibiydi. Korkmadım değil. Biraz geriledim ve uzaklaşmaya çalıştım.
O üzerime geldikçe ben de geri geri gitmeye devam ettim. Ta ki ayağım bir boşluğa gelinceye dek.
Ayağımın altındaki kumun kaydığını hissettiğimde ufak bir çığlık attım ve dengemi kaybederek geriye doğru düşmeye başladım.
Ama düşmedim.
Önümdeki tehlikeli psikopat hızlı davranarak bana yetişti ve ellerimden yakalayıp sertçe beni kendisine çekti.
Bu sefer düşme yönüm değişmişti. Zaten o psikopat da ben üzerine doğru gelip ona çarpınca sırt üstü yere kapaklandı. Ben de boylu boyunca onun üzerine.
Dizilerde izlediğimiz ve görmeye alışkın olduğumuz o klasik sahnelerden birini yaşamadım tabii ki. Ne zannettiniz? Gerçekten üzerine düşeceğimi falan mı?
Hah! Komik. Ben üzerine doğru gidince çocuk hızla yerde yuvarlanıp geri çekildi. Sonuç olarak ben yine yerdeki kum birikintisinin üzerine yüzüstü çakıldım. Allah'tan yumuşacıktı kum.
Kendimi toparlamam uzun sürmedi. Ellerimden destek alarak şimşek hızıyla yerden kalktım.
Ayaktaydım. Birazcık acıyan kalbime elimi götürdüm. Yüzümü buruşturdum. Birkaç saniye bekledikten sonra normale dönünce elimi yeniden çektim.
O da olduğu yerde doğrularak az önce benim basmış olduğum kumun olduğu tarafa baktı. Şimdi hiç kum yoktu! Resmen koca bir çukur ortaya çıkmıştı.
"Bu da ne?"diye şaşkınlığıma engel olamayarak sorduğumda hızla ayağa kalktı ve beni tutmadan önce bir kenara fırlattığı tabancasını eline alarak çevresine bakınmaya başladı.
"Tuzak. Bu bir tuzak."
Çok geçmeden iklimi kurak olan bu yerdeki koca kayaların ardından yüzleri maskeli bir sürü insan çıktı. Hepsi de çevremizi kuşattı.
İçlerinden birisi güldü ve yanımdaki psikopata bakarak, ona hitaben konuştu.
"Psikopat Türk. Sonunda tuzağımıza düştün. Bu sefer elimizden kurtulamayacaksın."
Psikopat Türk mü? Psikopat olduğunu tahmin etmiştim zaten. Tahminim tutmuş.
Bunlar kimse, psikopatı yalnız bulduklarından dolayı kendilerine güveniyorlardı herhâlde. Bozuk bir Türkçe ile konuşuyorlardı.
Ben onları incelemeye başlamışken o az önce konuşan adam da beni fark etti ve şaşkınca söz aldı.
"Oh,bu da ne? Cennetten düşen bir melek mi yoksa?"
Hepsinin de gözleri beni buldu.
Rahatsızlık seviyem kat ve kat artıyordu. Psikopat çocuk beni kolumdan tuttu ve korumacı bir tavırla kendi arkasına çekti.
Adam yeniden konuştu.
"Bugün senin gibi bir baş belasını yakalamış olacağımız gibi yanında muhteşem bir hediyeye de sahip olacağız."
Beni işaret ederek söylediği cümleye karşılık güldüm.
Psikopat dahil hepsi de bir anda gülmeye başlayan bana garip garip bakmaya devam etti. Yine en sonunda yüz ifademi ciddileştirdim.
Soğuk kanlılıkla psikopatın arkasından çıktım.
Gıcık gıcık konuşan herife bakarak;
"Kolaysa gel de al."dedim. Geçmişte her yönden oldukça gelişmiştim. En çok da askerî yönde. Tarkan bile olmuştum.
Ben böyle söyleyince adamın gülüşü daha da arttı.
"Seve seve."dedikten sonra uzun namlulu silahları ile beraber üzerimize doğru gelmeye başladılar. Arkamdaki psikopat önemli biri olmalıydı. Bu yüzden kurşun sıkmayacaklarından emindim. Beni ise bir hediye gibi görüyorlardı. Umarım... Sıkmazlardı.
"Delirdin mi sen?! Ne yapıyorsun?! Çabuk kaç git buradan."
Psikopat beni kendisine çekerek yine bunları söyleyince kolumdaki elini indirdim ve ona tebessüm ettim.
"Kaçmak mı? Hiç benlik değil. Sen kendine dikkat et. Beni düşünme." dedikten sonra da parmaklarımı çıtlattım ve bana doğru gelen adama gülümseyerek baktım.
"Gel bakalım,gel."
Bir dakika ben... Ben ne yapıyorum?
Yüz ifadem ve konuşmalarım sanki benim isteğim dahilinde ayarlanmış gibiydi. Ne yaptığımı, ne dediğimi bilmeden kontrolsüzce hareket ediyorum. Ben kendimi kontrol edemiyordum ancak sanki bir şey beni kontrol ediyordu.
Kitap... Kitap mıydı bunu yaptıran? Her yazdığını yaptırıyor muydu bana?
Bir şey daha vardı fark ettiğim. Sanki ben bu konuşmaları daha önce de yapmış ve duymuştum.
Tabii ya!
Yine kitap!
Kitabın içine çekilip geçmişe düştüğüm ilk an Kapgan Kağan ile yapmış olduğum konuşmalardı bunlar! Yani o... Yani o psikopat Kapgan Kağan mıydı?!
...
Bölüm etkileşimi
