31. bölüm / 43
Kaderin Kitabının Efsanesi🐺31.Bölüm🐺
Bölümler 43Şu an: 🐺31.Bölüm🐺
- 1 🐺1.Bölüm🐺1.431 kelime
- 2 🐺2.Bölüm🐺1.147 kelime
- 3 🐺3.Bölüm🐺1.755 kelime
- 4 🐺4.Bölüm🐺1.281 kelime
- 5 🐺5.Bölüm🐺1.755 kelime
- 6 🐺6.Bölüm🐺2.208 kelime
- 7 🐺7.Bölüm🐺1.264 kelime
- 8 🐺8.Bölüm🐺2.052 kelime
- 9 🐺9.Bölüm🐺1.683 kelime
- 10 🐺10.Bölüm🐺1.453 kelime
- 11 🐺11.Bölüm🐺1.449 kelime
- 12 🐺12.Bölüm🐺2.175 kelime
- 13 🐺13.Bölüm🐺1.418 kelime
- 14 🐺14.Bölüm🐺1.092 kelime
- 15 🐺15.Bölüm🐺1.851 kelime
- 16 🐺16.Bölüm🐺1.539 kelime
- 17 🐺17.Bölüm🐺1.136 kelime
- 18 🐺18.Bölüm🐺1.732 kelime
- 19 🐺19.Bölüm🐺1.807 kelime
- 20 🐺20.Bölüm🐺3.115 kelime
- 21 🐺21.Bölüm🐺2.200 kelime
- 22 🐺22.Bölüm🐺1.578 kelime
- 23 🐺23.Bölüm🐺1.087 kelime
- 24 🐺24.Bölüm🐺1.332 kelime
- 25 🐺25.Bölüm🐺1.419 kelime
- 26 🐺26.Bölüm🐺1.140 kelime
- 27 🐺27.Bölüm🐺1.633 kelime
- 28 🐺28.Bölüm🐺810 kelime
- 29 🐺29.Bölüm🐺800 kelime
- 30 🐺30.Bölüm🐺1.683 kelime
- 31 🐺31.Bölüm🐺1.547 kelime · Okuduğun bölüm
- 32 🐺32.Bölüm🐺1.640 kelime
- 33 🐺33.Bölüm🐺1.902 kelime
- 34 🐺34.Bölüm🐺1.345 kelime
- 35 🐺35.Bölüm🐺2.037 kelime
- 36 🐺36.Bölüm🐺725 kelime
- 37 🐺37.Bölüm🐺676 kelime
- 38 🐺38.Bölüm🐺804 kelime
- 39 🐺39.Bölüm🐺2.284 kelime
- 40 🐺FİNAL🐺1.324 kelime
- 41 🐺Teşekkür🐺708 kelime
- 42 🐺İsimler ve Anlamları🐺513 kelime
- 43 🐺Duyuru🐺653 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
𐰴𐰍𐰣𐰞𐰍𐰑𐰀: 𐰴𐰆𐰯: 𐰉𐰕: 𐰴𐰃𐰡𐰢: 𐰖𐰍𐰾𐰃𐰕: 𐰴𐰃𐰡𐰢: 𐰸𐰆𐰯: 𐰢𐰭𐰀: 𐰚𐰇𐰼𐱅𐰃: 𐰃𐰾𐰏: 𐰚𐰇𐰲𐰏: 𐰋𐰃𐰼𐰇𐰼: 𐰉𐰆𐰨𐰀: 𐱅𐰇𐰼𐰇𐰏: 𐰴𐰕𐰍𐰣𐰯: 𐰃𐰤𐰢: 𐰚𐰇𐰠𐱅𐰃𐰏𐰤: 𐰇𐰕𐰃: 𐰨𐰀: 𐰚𐰼𐰏𐰚: 𐰉𐰆𐰡𐰃: 𐰴𐰭𐰢: 𐰴𐰍𐰣: 𐰆𐰲𐰑𐰸𐰑𐰀: 𐰃𐰤𐰢: 𐰚𐰇𐰠𐱅𐰃𐰏𐰤: 𐰘𐰃𐱅𐰃: 𐰖𐱁𐰑𐰀: 𐰴𐰞𐱃𐰃: [...]:
~halkı alıp kendime bağladım. Türklerin düşmanlarını yok ettim. Onların hepsi bana bağlandılar, şimdi bize hizmet ediyorlar. Bunca yasayı düzenledikten sonra küçük erkek kardeşim Kül Tigin kendisi bu şekilde vefat etti. Babam kağan vefat ettiğinde küçük erkek kardeşim Kül Tigin yedi yaşındaydı …~
🏹
"Kabul etmesi çok zor olsa da, gerçekler daima acı vericidir. Kitabın sayfaları giderek azalmış durumda. Efsanenin buradaki kısmı, kısa süre içinde tamamlanacak. Ve nasıl tamamlanması gerektiğine de siz karar vereceksiniz. Ya burada kalıp buradaki sevdiklerinle beraber ölmeyi seçeceksin ya da... Ya da sevdiğin tarafından kalbinden hançerlenip geleceğine geri döneceksin."
Dedenin söyledikleri aklımdan çıkmak bilmiyordu. O bunları söyleyip sözlerini bitirdiği vakit son sürat koşarak çadırıma koştum ve yastığımızın altına koyduğum kitabı elime aldım. Son çizilen resim şu an kitabı elime aldığım ana aitti.
Baktığım zaman... Gerçekten boş sayfaların giderek azaldığını gördüm. Hatta... Hatta neredeyse hiç kalmamıştı. Gerçekten bitecek miydi? Kitap tamamlanacak mıydı?
Çadırımda oturmuş ve derin düşüncelere dalmıştım. Ne yapacağımı bilemez hâldeydim.
Bir anda çadırın kapısı açıldı. Korkarak kapıya döndüm. Barlas içeri girdi. Ona bir şey belli ettirmemeliydim. Zaten şu an yeterince üzgündü ve yüzünden düşen bin parçaydı.
Zor da olsa gülümsedim. Ayağa kalktım. Yanına gittim.
"Hoş geldin. İyi misin?"
Karşısına geçmeden büyük adımlar attı ve beni kendisine çekerek sarıldı. İyi değildi tabii ki de. Bunu sormam bile salaklıktı.
Ben de ihtiyacım olduğu için ona sıkı sıkı sarıldım. Başımı boynuna gömdüm. Kokusunu derin derin içime çektim.
Senden ayrılmak istemiyorum Barlas. Seni bırakıp gitmeyi istemiyorum. Sensiz bir hayat nasıl geçer bilmiyorum. Geçmez ki. Geçmez.
🏹
Kapgan Kağan'ın huzurunda; buyruğundaki devlet adamları, Şadlar, Tarkanlar ve yüksek rütbeli kişiler olarak toplanmıştık. Barlas yine tam yanımdaydı.
"Hazırlıklarımız tamam. Ordumuz ve pusatlarımız tamam. İmparatoriçe Wu'ya bir aramıza hoşgeldiniz demenin ve Türklerin kim olduğunu tanıtmanın vakti geldi. Hazırlanın. Bu gece yola koyuluyoruz. Ling-Çov'a saldıracağız. Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayacağız. Dizliye diz çöktürüp, başlıya baş eğdireğiz. Ata yadigârı pusatım gök girip kızıl çıksın ki, atalarımın bana bıraktığı emaneti kanımın son damlasına kadar koruyacak ve yeni şanlı zaferlerle Türk'ün adını her yere duyuracağım! Duyuracağız! Esir Türkleri kurtarıp bayrağımız altında bir kılacağız!"
Herkes oldukça gaza gelmiş ve pusatlarını havaya kaldırıp bağırmaya başlamıştı.
"Gök girsin, kızıl çıksın! Gök girsin kızıl çıksın!"
Bu ifade Türk tarihinin en önemli yeminlerindendir.
Yeni su verilmiş çelik üzerindeki mavi rengi görmedikçe anlamı kavranılamayan bir yemindir. Kızıl ise kanın rengidir. Ayrıca Türklerde silah üzerine yemin etme geleneğinin ilk örneğidir. Kılıç kabzası tutularak söylenen bu yeminin anlamı "eğer sözümde durmazsam bu kılıç bedenime gök gibi girsin, kanıma bulanarak çıksın"dır.
Onlara uyum sağladım. Aynı şekilde pusatımı kınından çekip kabzasını tutarak bağırdım.
Hemen ardından bir yarım saat de Ling-Çov'a yapacağımız saldırı hakkında toplanıp konuştuk. Kapgan Kağan her şeyi en ince detayına kadar düşünmüştü zaten. Bize sadece dinlemek kaldı.
Masanın üzerinde kum seriliydi. Kapgan Kağan elindeki çubuk ile kumda şekiller çizerek planı anlatmaya devam ediyordu. Bizler de masa çevresindeydik.
Bir anda kulağıma giren büyük bir çınlamayla yüzümü buruşturdum.
Sağ kulağımdan giren bu çınlama bitmek bilmedi. Bir de üzerine dehşet bir acı veriyordu. Çevremdeki sesler artık sadece bir uğultudan ibaretti.
Başım da dönmeye başlayınca tutunup destek alacak bir yer aradım. Bu dönmenin geçebilmesi için gözlerimi yumdum. Çünkü her yer dönüyordu ve böyle olunca midem de bulanıyordu.
Önümdeki masanın kenarına iki elimle tutundum. Biraz sonra kulağıma giren bu çınlama hafifledi. Sesler düzelmeye,netleşmeye başladı. Yummuş olduğum gözlerimi açtım. Kulağımdan giren bu acı, mide bulantısını kalıcı olarak bırakmış gibiydi.
"Asena? Beni duydun mu?"
Kapgan Kağan'ın sesini duyunca şimşek hızıyla başımı ona çevirdim. Bana bakıyordu.
"Duyamadım Kağanım, affedin."
Gözleri masaya tutunan ellerimi buldu.
"Sen iyi misin?"diye yeniden sordu. Herkesin gözünü üzerimde hissediyordum.
"İyiyim. İyiyim merak etmeyin. Çok iyiyim."
Ellerimi masadan çektim. Yanımda bana çatık kaşlarıyla, endişeli gözleriyle bakan Barlas'a baktım. İçini rahatlatabilmek adına hafifçe gülümsedim. Sonra önüme döndüm.
Bu mide bulantısı eşliğinde kendi yapmam gerekeni sonuna kadar can kulağıyla dinledim.
🏹
"Başlıyoruz. Planladığımız gibi. Haydi bahadırlar! Gök Tengri yardımcınız olsun!"
Kapgan Kağan birlikleri ile beraber atlarını hızla koşturmaya başladılar. Atların nal sesleri kulağa buradan oldukça hoş geliyordu. Benim ve Barlas'ın birlikleri şu an için bekliyordu. Dün gece yola çıkmış ve 2 günde burada olmuştuk. Şimdi yine gece vaktiydi. Ellerinde meşaleleri ile giderek gözden uzaklaşan askerlerimizi dikkatle seyrettik.
Onları fark eden surlardaki askerlerin bulunduğu kısımda hareketlilik olmuştu. Surlarda da meşaleler bir oraya, bir buraya panikle koşturup duruyordu.
Türk ordusunu fark eden eyalet, ok atışlarına başlamıştı.
Yine de durduramadılar ordumuzu. Bu anı baskın hepsini hazırlıksız yakalatmıştı.
Kapgan Kağan ve ordusu koca kapıdan Ling-Çov'a girdiklerinde ben de işaret verdim. Biz de atlarımızı koşturmaya başladık. Tomris ve birlikleri düzenli bir şekilde şehrin çevresini kuşatmaya koyuldu. Türklerin meşhur Turan ya da Hilal taktiği dediğimiz taktiğini kullanarak dağıldılar. Biz de Barlas ile şehrin kapısından içeri girdik.
"Atilla ve seçtiğimiz 20 okçu er, surlara! Şehre kimseyi sokmayın!"
Verdiğim emir üzerine önceden seçtiğimiz Atilla ve 20 okçu bizden ayrıldılar. Surlara çıkıp girişi kontrol altına aldılar. Bizse son sürat ilerlemeye devam ettik.
Girdiğimiz ve ilerlediğimiz yerler Çinli asker cesetleri ile doluydu. Daha çok onların ölüsü vardı. Kendi şehitlerimize tek tük rastlıyor ve bulduklarımızı da bir kenara çekerek savaştan sonra alabilmek için bırakıyorduk.
Çevremiz alevlerle yanıp tutuşuyordu.
Bir şehidimizi daha kollarından tutup sürükledim ve diğer şehitlerimizin yanına koydum. Onun için de bir Fatiha okuyup içimden dua ederken Barlas seslendi.
"Asena'm! Haydi gidelim! Zamanı geldi."
Ayağa kalktım ve atıma koştum. Üzerine atlayıp dört nala koşturdum. Arada karşımıza çıkan tek tük Çinli askeri atımızın üzerinde koşarken elimizdeki kılıç ile hâllediyorduk.
Kapgan Kağan ve birliklerinin açmış olduğu yolda hızla ilerledik. İleride büyük bir kalabalık vardı. Kapgan Kağan oradaydı. Canla başla, askerleri ile beraber savaşıyordu.
Biz Kağanımızın göstermiş olduğu sol tarafa döndük ve şu an hem sağımızda hem solumuzda sıralı boş tezgâhların bulunduğu yerden hızla geçtik. Surların öteki tarafına geçecektik. 15-20 dakika kadar koşturup durduk.
Surlara yaklaştığımız vakit tepedeki okçuların yeni hedefleri bizler olduk. Ancak çok sürmeden, sadece ufak yaralanmalarla onları atlattık. Sadaklarımız(ya da tirkeş)(ok ve yay çantası) sırtlarımızdaydı. Elimizdeki kılıçlarla atlarımızdan inip surlara çıkan merdivenleri çıkmaya başladık.
Surlardaki askerler de üzerlerine geldiklerimizi görünce yay ve oklarını bırakıp kılıçlarını kuşandılar. Üzerimize geldiler. Kılıçlarımızla anında karşılık verdik.
Barlas sağ taraftaki surlara çıkan merdivenlerde başı çekerken ben de sol taraftaki merdivenlerdeydim.
Önüme çıkıp üzerime gelen bir askeri daha hızla yaraladım. Benim yaraladığım askeri arkamdan çıkan birliğim hâllediyor ve sağ koymuyordu.
Böyle böyle yukarı kadar çıktık. Ben orta tarafa gittim. Kayra bağırdı.
"Ben arkanı kolluyorum şimdilik! Sen hazırlan!"
Ona gönülden güvendim ve önüme döndüm. Sırtımdaki sadaktan önce yayımı çıkardım.
Yanımdaki yüksek surun üzerine yine sadağın içine koyduğum neft yağı şişesini çıkardım.
Şişenin sıkı kapağını açtım. Boyu göğsüme kadar gelen surun üzerine koydum. Daha sonra temrenin (okun ucundaki sivri demir) çevresine bez bağlamış olduğumuz oklardan bir düzine avuçladım. Onları da şişeyi koyduğum yere koydum.
Barlas sağ taraftan koşarak yanıma geldi ve o da hızla aynı işlemi uygulamaya başladı. Bu tarafta bulunan surlara tamamen hâkimdik şimdi. Boncuk gibi dizilmiştik.
Benim birliğim tamamen okçu birliğiydi. En az 60 okçu yan yana duruyorduk. Hepimizin önünde neft yağları ve okları hazırdı. Arkamızda da tam tersi yönümüze doğru konuçlanmış 60 okçumuz vardı. Barlas'ın birliğiydi. Onlar Kapgan Kağan ve bahadırlarımıza yardımcı olarak içerideki Çinli askerleri ok yağmuruna tutacaklar.
Bizlerse Ling Çov-a Hanedanlıktan ve civarındaki eyaletlerden gelecek destek birlikleri şehre sokmayacak ve yakınlaştıkları vakit ok yağmuruna tutacağız.
Kapgan Kağan'ın tahminleri bir bir doğru çıkıyordu. Destek birlikler hızla Ling-Çov eyaletine geliyordu.
Merdivenlerin başında erlerimiz bekliyor ve biz okçuları koruyordu. Okçular benim emrimi bekliyordu.
Temrenin çevresini bez ile sardığımız oklarımdan birini elime aldım ve neft yağına batırdım. Yanımızda asılı meşalenin ateşine dokundurur dokundurmaz bez alev aldı. Böylelikle işaretimi verdim.
Diğer okçular da tıpkı benim gibi oklarını neft yağına batırıp yanlarında asılı duran meşalelerin ateşiyle okların ucunu alevlendirdiler.
İlk oku ben gönderdim. Bunu görünce tüm okçular atışa başladılar. Gecenin karanlığını ateşli oklarımız aydınlattı. Her okçumuz, dakikada ortalama 30 ok atıyordu. Böyle hızlı ve toplu atışlara yağmur oku adı veriliyordu. Yağmur oklarımızdan birçok Çinli asker nasibini alıyordu.
Sağ kalıp yağmur oklarından kaçabilenler ise eyaleti çevreleyen surları kuşatan Tomris ve birliğine denk geliyor, teker teker can veriyorlardı.
Biz ok yağmuruna devam edip destek birliği ortadan kaldırmaya devam ederken arkadan, surların içinden zafer nidaları yükselmeye başladı. Tebessüm ettim. Barlas'a baktım. Birbirimize güldük. Ok atmaya devam ettik. Ancak kalan tek tük askerler de geri dönüyorlardı.
Yine de bir ok daha yerleştirdim ve gördüğüm kaçan askere hedefledim. Ama atamadım.
Bu seferki sızı tam kalbime saplandı.
Keskin bir bıçak, tam orta yerinden kalbime saplanmış gibiydi. Bir anda tüm nefesim kesildi. İçime derince bir nefes çektim. Ama geri veremedim. Tuttuğum oku bıraktım. Ancak yayı gevşek bıraktığımdan sura çarptı ve yere, tam önüme düştü. Az daha yanacaktım. Yine de bunu umursayacak hâlde değildim.
Ellerimi serbest bırakınca sol elimde kalan yayım da yere düştü. Birkaç adım geriledim istemsizce. Nefes almaya çalıştım. Almasına alıyordum gerçi ama... Veremiyordum.
Nefes alırken çıkardığım sesleri duyan Barlas başını bana çevirdi. Yayımı düşürüp gerilediğimi görünce;
"Asena!"diye bağırıp birkaç büyük adım attı. Yanıma geldi. O esnada düştüm. Barlas dizlerini kırıp başıma çömeldi.
"Asena! Asena ne oluyor?! Asena! Emci(şifacı) nerede?! Emciyi çağırın çabuuukkk!"
Kulaklarım bir yandan Barlas'ın endişeli çığlıklarını bir yandan da erlerimizin zafer nidalarını işitiyordu. Elimi tutmuş Barlas'ın elini can çekişirken, o can havliyle sıktım. Diğer elimle de kaftanımın bir ucunu sıkıyordum.
Gözlerim yıldızlı gökyüzünü buldu. Hızla kayan büyük bir yıldız gördüm.
Barlas'a çevirdim başımı. Gözlerine baktım. Onun güzel gözlerine baka dururken çırpınmayı bıraktım. Ellerim gevşedi. Gözlerim... Kapandı. Her şey karardı.
...
Bölüm etkileşimi
