24. bölüm · Kaderin Kitabının Efsanesi
🐺24.Bölüm🐺
𐰇𐰚𐰇𐰤: 𐰚𐰇𐰼𐰏𐰇𐰭𐰤: 𐰇𐰲𐰇𐰤: 𐰃𐰏𐰓𐰢𐰾: 𐰋𐰃𐰠𐰏𐰀: 𐰴𐰍𐰣𐰭𐰀: 𐰼𐰢𐰾: 𐰉𐰺𐰢𐰾: 𐰓𐰏𐰇: 𐰠𐰭𐰀: 𐰚𐰦𐰇: 𐰖𐰭𐰡𐰍: 𐰖𐰉𐰞𐰴: 𐰚𐰃𐰏𐰇𐰼𐱅𐰏: 𐰖𐰺𐰴𐰞𐰍: 𐰴𐰦𐰣: 𐰚𐰠𐰯: 𐰖𐰪𐰀: 𐰠𐱅𐰓𐰃: 𐰾𐰇𐰭𐰏𐰠𐰏: 𐰴𐰦𐰣: 𐰚𐰠𐰯𐰤: 𐰾𐰇𐰼𐰀: 𐰠𐱅𐰓𐰃: 𐰃𐰑𐰸: 𐰇𐱅𐰰𐰤: 𐰖𐰃𐱁: 𐰉𐰆𐰑𐰣: 𐰉𐰺𐰑𐰍: 𐰃𐰠𐰏𐰼𐰇: 𐰉𐰺𐰃𐰍𐰢𐰀:
~Türk halkı hatalarından dolayı pişman ol ve tövbe et! Asî yaradılışlı olduğun için seni beslemiş olan bilge hakanının refah ve huzur içerisindeki ülkesine karşı sen kendin hata ettin, nifak soktun. Öyle olmasaydı silahlı düşmanlar nasıl ve nereden gelip sizi dağıtabilecek, mızraklı düşmanlar nereden gelip sizi yurdunuzdan sürebilecekti? Kutsal Ötüken dağları halkı, buraları bırakıp gittiniz. Doğuya gidenleriniz...~
🏹
Kafesten çıkarılır çıkarılmaz çevremizi saran askerlerin kılıçları eşliğinde mağaradan götürüldük. Ellerimizi bağlamak için birkaç asker ip getirmeye gitti. Hemen yanımda bulunan Barlas bana eğildi ve saçıma, kokusunu içine çeke çeke bir öpücük kondurdu. Sonra kulağıma fısıldadı.
"Canım vatanıma feda. Vatanımdan sonra şüphesiz en çok seni seviyorum bu cihanda."
Gözlerimi yumdum. İçim ürperdi ve tüylerim diken diken oldu. Kalbim çatlayacakmış gibi sızlamaya ve acımaya devam etti. Nefes almakta zorlanıyordum.
"Barlas-"
"Seni seviyorum ilk göz ağrım. Seni çok seviyorum."
Bana hiçbir şey söyletmiyordu. Tüm kelimeler boğazımda düğümleniyordu. Oysa konuşacak ne kadar şey vardı.
Gözlerim yine doluyordu. Ama ona söz verdim. Bu yüzden kendimi toparlamalıyım. Barlas'ımın bana vermiş olduğu görevi yerine getirmeli ve Bilge ile Kül Tigin'i canım pahasına Ötüken'e götürmeliyim.
Aklımda bir tek Barlas varken başka şeylere odaklanmak oldukça zor bir hâl alıyordu.
Gözlerimi Barlas'ın güzel gözlerinden ayırıp kimseye çaktırmadan yan gözlerle çevreme bakındım. Hemen yan tarafımda 2 asker vardı. O askerlerin arkasında da atlar hazırlanıyordu.
Ellerim şu an bağlı olmadığı için yapabilirdim. Ancak yine çok hızlı olmalıydım. Sağ ve sol koluma tiginlerimizi alıp ata atlamak zor, hatta benim için neredeyse imkânsızdı.
Her şey olacağına varırdı. Onu da o zaman hâlletmeye karar verip Barlas'a gözlerimle 2 askeri işaret ettim. Askerlere baktı. Sonra da atlara. Başını aşağı doğru indirerek anladığını belirtircesine beni onayladı.
Bilge ve Kül Tigin'e baktım. Başlarını geriye doğru eğmiş bana bakıyorlardı. Belimi eğerek onlara eğildim. Sayda ileride bir Çinli komutan ile konuşuyordu.
"Hazır olun balalar. Gideceğiz buradan."
Bilge kısık sesiyle konuştu.
"Yan taraftaki atlardan birine mi atlayacağız eke(abla)?"
Onu onayladım.
"Evet."
Hemen ardından;
"Eke(abla)..."diye fısıldayıp Kül Tigin konuştu.
"O zaman yandaki 2 askeri ve atın başındakileri öldürmek için bunlar sana lâzım olacak."
Sağ kolu tamamen bedenimle birleşik gibiydi. Sağ kolunu çevresine baka baka kaldırdı ve minik eli ile zor tuttuğu 2 hançeri uzattı. Minik eli titriyordu çünkü 2 hançerin kalın kabzalarını o minicik ele sığdıramamıştı. Düşürmemek için sıkıyordu. Hatta kendi dişlerini bile. Eli bembeyaz olmuştu.
Gözlerimi irileştirip çevreme bakındım. Kül Tigin'in omzundan kolumu yavaşça çekip elindeki hançerleri aldım. Kül Tigin elimde oldukları belli olmasın diye elime yasladı vücudunu. Kaftanı sayesinde de hançerler görünmüyordu.
Bu çocuklar henüz çok küçük olmalarına rağmen gelecekteki karakterlerini bu yaşlarında dahi belli edebiliyorlardı. Bilge bir Kağan'dı ve tıpkı bir Kağan gibi düşünme yetkisine sahipti. Kül Tigin ise dillere destan bir savaşçıydı. Bu 2 hançeri şimdiden arkamızdaki askerlerin bellerinden gizlice, uzman bir şekilde alması hayranlık uyandırıcıydı.
"Aferin size balalar. Şimdi hazır durun ve kendinizi kollayın."
Barlas da bizi görmüştü. En son yine onun güzel gözlerine derin derin baktım.
Başımı aşağı indirdim ve başlayacağınızı işaretini verdim.
Sol elimde tuttuğum hançerlerin kabzalarını iyice sıktım. Kınından gizlice çekildikleri için sivri uçları açıktaydı.
Barlas başladı.
Büyük bir hızla arkasındaki Çinli askerin karnına geriden sert bir dirsek geçirdi. İki büklüm olan askerin elindeki kılıcı aldı. O esnada ben de ellerimi havaya kaldırdım. Hızla sol elimdeki hançerlerden birini sağ elime aldım ve arkama döndüm. Arkamdaki 2 askerin boynunu elimdeki hançerlerle anında kestim. İkisi yere serilirken yanımızdaki 2 asker de beklemedikleri bir hamle olduğu için şaşkın şaşkın yere serilen askerlere bakakaldılar.
Şaşkınlıktan yararlanmada artık uzman olmuştum. Fırsat vermeden sağ elimdeki hançerle beraber olduğum yerde dönüp bir askerin boynunu daha kestim. Arkamı ve çocukları Barlas koruyordu.
Ortalık iyice karışmıştı ve tüm askerler buraya doğru koşuyordu. Onlar gelmeden buradan çıkmalıydık.
Kalan tek asker kendisine gelip bana hamle yaptı ancak eğildim ve hamlesinden kurtuldum. Hızla ayağa kalkıp onun da boynuna hançeri sapladım. O hançeri sapladığım yerden çekmeye uğraşamazdım.
Kılıcını aldım. Elimde kalan hançeri de belimdeki kemere koyarken balalara dönüp;
"Koşun!"dedim.
İkisi de hazırlıklıydı zaten. Koşarak önüme geçtiler. Yanımıza gelen bir askeri hızla engelleyip sol tarafından derin bir kesik açarak onu yaraladım.
Atın başındaki balaların yanına geldim. Önce Kül Tigin'i ata bindirdim. Sonra çevreme bakına bakına Bilge'yi.
"Eke, arkanda!"
Bilge'nin bağırışı üzerine hızla arkama döndüm. Kılıcımı kendime kalkan etmiştim. Tam olarak da o görevi görmüş oldu. Arkamdaki askerin kılıcıyla elimdeki kılıç tokuştu.
Kılıcımla o askerin kılıcını kuvvetli bir şekilde itip uzaklaştırdım. Bacağına hamle yapacakmış gibi eğilerek onu şaşırttım. Beklemediği anda hızla doğrulup göğsünden yukarıya uzunca bir kesik attım.
Hızla koştum ve ben de atın üzerine atladım. Bilge ve Kül Tigin'i önüme almıştım.
Kül Tigin de gerçekten aşırı zekiydi. Ben savaşırken, o da yerden toplayıp aldığı taşları yandaki diğer atlara fırlatıyordu. Atlar ise kişneyip ürküyor ve kaçıyorlardı. Peşimize asker takılmasın diye bunu yaptığı apaçık ortadaydı.
Bize oldukça zaman kazandırıyordu. Hem kaçan atların peşine düşen askerlerin dikkatleri dağılıyordu hem de peşimize düşebilecek olan askerlerin sayısı.
Sayda'nın biraz evvel konuştuğu Çinli komutanın bağırışını işittim.
"Prenslerin kaçmasına müsaade etmeyin! Yakalayın onları!"
Büyük bir hızla yola çıkmıştık bir kere. Son bir kere dönüp arkama baktım. Barlas... Hâlâ dövüşüyordu. Bana, bize bakamadı bile. Çevresine çok fazla asker toplanmıştı.
Allah'ım... Allah'ım ne olur ona yardım et. Ben onsuz yaşayamam, yapamam.
Önüme bakmam gerektiğini fark edip başımı çevirdim. Dolan gözlerim çevreyi bulanıklaştırmıştı. Gözlerimi sıkıca yumdum ve dolan gözlerimden o yaşların düşmesini sağladım.
Etraf netleşti ama ben yine de kendimi tutamadım. Akmaya başlayan burnumu çektim. Burun direğim öyle bir sızlıyordu ki... Ağzımdan bir hıçkırık kaçırdıktan sonra iş bitti. Ağlamaya başladım. At son sürat koşarken ben hüngür hüngür ağladım.
Zaman durmuş gibiydi. Nereden geçiyorum, ne tarafa gidiyorum bilmiyorum. Aklımda sadece ama sadece Barlas var. Başka bir şeye veremiyorum kafamı.
Ötüken'e yaklaşana kadar peşimde hiçkimseler görünmüyordu ancak yaklaştığım vakit arkamda yaklaşık 20-30 kişilik atlı bir birlik belirdi.
Atı biraz daha hızlandırdım. Yutkuna yutkuna, canımı yaksa da boğazımdaki yumruya inat bağırdım.
"Sıkı tutunun balalar!"
Arkama dönüp dönüp baktım. Aramızda açık olmasına rağmen tehlikeli geliyorlardı. Ok atma ihtimallerine karşı mesafeyi her daim uzun tutmalıydım.
Biraz sonra çadırların olduğu kısmı kontrol eden gözcü alplerin kulesini gördüm. Beni ve arkamdaki Türk kılığına girmiş askerleri fark ettiler. Ancak onlar da ne olduğuna bir anlam veremediler. Bilge ve Kül Tigin önümdeydi. Bunu da görünce gözcü alp kösleri vurmaya başladı. Köslerin sesleri buraya dahi gelirken biraz daha hızlandım. Bağırmaya başladım.
"Arkadaki askerler Çinliii! Onlar Çinliii! Vurun!"
Biraz daha yaklaşınca yeniden var gücümle, boğazım yırtılırcasına bağırdım.
"Arkadaki askerlerin hepsi Çinliiii! Vurun şunları! Vurun! Öldürün!"
Sol taraftaki alp beni duydu. O da var gücüyle bağırıp aşağıdaki ve yandaki askerlere emir verdi.
"Alpler, arkadakileri vurun!"
Alpler hızla yan yana dizilip yağlarını ellerine aldılar. Ok fırlatmaya başladılar.
Sağ taraftaki ahşap kulede bulunan alp kösleri tehlike anında çalındığı şekliyle hızlı hızlı çalmaya başladı. Böylece halkın da nasıl bir durumda olduğumuzdan haberdar olması ve ona göre önlemlerini almaları sağlanabiliyordu.
Ahşap kapıları benim için açtılar. Ben hızla içeri girdim. Hemen ardımdan kapıları kapattılar. Atı biraz yavaşlatıp desteğe gelen alp başının ve alplerinin karşısına geçtim. Kapgan'ın özel alplerinden olduğum için tanınıyordum. Onların üstüydüm.
Hızlıca konuştum.
"Kapı ardındaki atlı askerlerin hepsi Tang Hanedanlığından. Hepsi Çinli. İçeri sızıp Türk kılığıyla içeride gezenler de var! Bilge ve Kül Tigin kaçırılmıştı. Sayda hain. Onu gördüğünüz yerde öldürmekten çekinmeyin. Kapgan Kağan indirilmek isteniyor. Darbe yapacaklar! Hazırlıklı olalım! Çabucak gidip Kağanımıza bu haberi ulaştıralım. Halk, surların içine tahliye edilsin. Ben de içeri gireceğim."
"10 alp size eşlik etsin. Sarp, sen de alplere haber ver. Bir alp yanına birlik alıp halkı tahliye etsin. Bir alp yanına birlik alıp bize yardıma gelsin. Bir alp de surların içindeki alpleri uyarsın. Çabuk olun!"
Emirler anlaşıldıktan sonra yeniden atımı hızlandırdım. Surlara doğru son sürat atı koşturdum.
....
Çocuk kelimesini gerçekten kullanmak istemiyorum ama artık dilimize yerleşmiş ve dilimiz alışmış bir kere.😂
Arkadaşlar "çocuk"kelimesi aslında Rumca "cocuk"tan gelmedir. Rumcada bu kelimenin anlamı "domuz yavrusu"dur. Aynı zamanda bizim için önemli olan 2 sözlükte de bu kelime domuz yavrusu olarak geçmekte. Aşağıdaki şekilde.👇🏻
çocuk "domuz yavrusu, her şeyin küçüğü" [ Divan-i Lugat-it Türk (1070) ]
çocuk/çoçka "domuz yavrusu" [ Codex Cumanicus (1300) ]
Dilimizdeki bala kelimesi asimile edilip böyle bir kelimenin yerleşmesi...
