16. bölüm · Kaderin Kitabının Efsanesi
🐺16.Bölüm🐺
𐰶𐰃𐰺𐰴: 𐰺𐱃𐰸𐰃: 𐰘𐱅𐰃: 𐰖𐰆𐰞𐰃: 𐰾𐰇𐰠𐰢𐰾: 𐰘𐰏𐰼𐰢𐰃: 𐰾𐰇𐰭𐰾: 𐰾𐰇𐰭𐰾𐰢𐰾: 𐱅𐰭𐰼𐰃: 𐰖𐰺𐰞𐰴𐰑𐰸: 𐰇𐰲𐰇𐰢: 𐰃𐰠𐰠𐰏𐰏: 𐰠𐰾𐰼𐱅𐰢𐰾: 𐰴𐰍𐰣𐰞𐰍𐰍: 𐰴𐰍𐰣𐰽𐰺𐱃𐰢𐰾: 𐰖𐰍𐰃𐰍: 𐰉𐰕: 𐰚𐰃𐰠𐰢𐰾: 𐱅𐰃𐰕𐰠𐰏𐰏: 𐰾𐰇𐰚𐰇𐰼𐰢𐰾: 𐰉𐱁𐰞𐰍𐰍: 𐰘𐰇𐰚𐰦𐰇𐰼𐰢𐰾: 𐰴𐰭𐰢: 𐰴𐰍𐰣: 𐰨𐰀: 𐰃𐰠𐰏:
~Babam Kağan kırk fazlası yedi(47) kez ordu sevk etmiş(sefer yapmış). Yirmi kez savaşmış. Tanrı buyurduğu (emrettiği) için devletliyi devletsiz bırakmış. Kağanlıyı kağansız bırakmış. Düşmanları bağımlı kılmış. Dizlilere diz çöktürmüş. Başlılara baş eğdirmiş. Babam Kağan, öylece (o şekilde) devleti ve yasayı kazanıp uça barmış (cennete gitmiş, vefat etmiş).~
Ordu sevk etmiş kelimesi metinde "sü sülemiş" olarak geçiyor. Sü kelimesi 'ordu' anlamına gelmektedir. Hatta bugün bile değişmiş hâliyle kullanırız bu kelimeyi;
"Su uyur, düşman uyumaz." Ordu uyur da asla düşman uyumaz. Gözünü açık tut anlamında.😄
🏹
Tünel şimdilik boştu ve sadece biz, yani son giren savaşçılar ilerliyorduk. Yaralı olanların dişlerini sıkarak arada inlemeleri haricinde ses yoktu. Ancak ilerledikçe sesler artmaya başladı.
Bir müddet sonra ayakta gezeleyen Ayana'yı ve arkasındaki topluluğu gördük. Genç kızların çoğu ayaklandı. Kucağında bebekleriyle bizlere bakanlar da vardı. Gözleri bekledikleri bir kişi varmış gibi gelen herkesin üzerinde geziniyordu.
Arkamızda olan askerler de, yaralı bile olsalar sevdiklerini görünce hızlanarak ilerlediler ve sarılma faslı başladı. Şimdi acılarını unutmuşlardı. Sevinç sesleri dört bir yandan yükseliyordu. Beklediğini göremeyenler ise büyük bir sessizliğe bürünüp bir köşeye çekiliyordu.
Ayana çatık kaşlarıyla bir müddet bana baktı. Sonra Yifan'a. Kınından kılıcını çekti. Hızla Yifan'ın üzerine geldi.
Onu durdurdum.
"Bekle, Ayana! Dur lütfen."
Hemen karşımdaydı. Ateş saçan gözleri benim gözlerimle de buluştu.
"Neden duracakmışım?! Onu öldürmen gerekiyordu Asena! Neden öldürmedin?! Neden tünelimizde?!
"Ayana lütfen."
"Ne lütfen?! Ne yapmaya çalışıyorsun?!"
"Sadece... Sadece ona bir şans verdim. Söz veriyorum. Eğer bu şansı değerlendiremezse, ölümü yine benim elimden olacak."
"Peki o zamana kadar, yalan söylüyorsa kaç canımızı daha alacak? Bunun vebalinin altından kalkabilir misin?"
Ben ona cevap vermek için ağzımı açmıştım lâkin açtığım gibi kapatmam bir oldu. Şu ana kadar görmediğim Tomris birkaç kişinin arasından gelirken;
"Kesin sesinizi!" dedi. Topallıyordu. Bacağından yara almış olmalıydı. Yanımıza geldi.
"Kesin artık sesinizi! Yifan'ın ölmediği ve şu an elimizde olduğu daha iyi. Tünel konusunda sıkıntı yaşarsak Yifan'ın bildiği yerlerden faydalanabiliriz. Bunu bir kenara koyalım. Asıl sorunumuz bu değil. Buradan bir an önce gitmemiz lâzım. Ama Laçin ve birliği hâlâ gelemedi. Seslere bakılırsa orduyla savaşmaya hâlâ devam ediyorlar. Onları bırakamayız."
1 adım daha öne atıldım.
"Ben giderim. Yardım için."
Tomris başını salladı.
"Ben de öyle düşünüyordum. Ailesi burada olan bahadırlar yine burada ailelerinin başında kalacaklar. Kimsesi olmayan gönüllü erler de bizimle gelecekler. Laçin ve birliğine desteğe gideceğiz. Birkaçınız da Yifan'ın başında durun. Ne olur ne olmaz. Ters bir hareketini gördüğünüz anda öldürmekten çekinmeyin."
Herkes onu onayladı. Bizim askerlerimiz yüksek sesle bağırarak emre itaat ettiler. Tomris askerlerin başında,deneyimli bir komutan olmalıydı.
"O hâlde gidiyoruz. Beni takip edin."
Hiç tereddüt etmeden ilerleyen Tomris'i takip ettim. Ancak o esnada Yifan bağırdı.
"Durun! Beni de götürün!"
Tomris'le yan yanaydık. İkimiz de aynı anda Yifan'a döndük. Ben sordum.
"Bunu neden istiyorsun?"
"Size... Size yardım edebilirim. Hayatımı kurtardın Asena. Bunu bir can borcu olarak düşün. Annem Wu Zetian... Beni öldürmeye çalışıp Hanedanlığın başına geçmek için harekete geçti ancak henüz orduya haber yayılmamıştır. Yayılsa bile ordu, onlarla sürekli sefer edip yanlarında olduğum için benim tarafımda olur. Oraya gelirsem, askerlerle savaşmanıza gerek kalmadan geri çekilmenizi sağlayabilirim. Daha fazla can kaybetmemiş olursunuz."
Yan gözlerle Tomris'e baktım. O da aynı şekilde bana bakıyordu. Aynı şeyi düşündüğümüze emindim.
Ona nasıl güvenebiliriz ki? Ya bize yalan söylüyorsa?
Ama bir yandan da söyledikleri mantıklı geliyordu. Her hâlûkarda sanırım daha iyi seçenekti bu. Yifan yalan söylese bile söylediği anda bunun bedelini öderdi.
Bu yüzden Tomris'e hafifçe başımı eğdim. O da anlayarak;
"Tamam, gel."dedi. Hiç kimse onun emirlerini sorgulamıyor ve en ufak bir şüpheye dahi düşmüyordu. Herkes birbirine güveniyordu.
Hep beraber tünelde ilerlemeye başladık. Bir anda büyük bir titreşim oldu. Gelen yüksek sesle beraber yukarıda hissettiğimiz titreşim tüneli toza boğdu. Tünelin bazı kısımları zarar gördü. Ufak ufak taş parçaları vücutlarımızla temas etti. Bizse kollarımızı başlarımıza siper ettik ve hepimiz yere çöktük.
Yukarıda kıyametler kopuyor olmalıydı. Laçin ve birliği zor durumdaydı. Ama sesler ve savaş hâlâ devam ettiğine göre, hâlâ canlılardı. Dayanın...
Ortalık biraz durulunca ve toz bulutu yavaş yavaş çekilince ağırdan alarak ayağa kalktık. Arkamıza baktık.
Öksürmeye başladım. Çünkü tozdan, o kumdan dolayı burnum sızlamaya başlamıştı. Benim gibi arkada kalan Türk halkı da öksürüyordu. Bebekler ve çocuklar korkup ağlamaya başlamıştı.
Hızlı olmalıydık. Böyle giderse kendi kazdıkları tünel onlara mezar olacaktı.
Tomris birkaç kere öksürdükten sonra bağırdı.
"Haydi bahadırlar! Gidiyoruz!"
Herkes ne için olduğunun, ne için acele etmeleri gerektiğinin bilincindeydi.
Tomris bacağından dolayı acı çekse de en önde hiç umursamadan yoluna devam ediyordu. Koşmaya bile başladı. Arkasındaki Türk erleri onu böyle görünce daha çok gaza geldiler. Onlar da büyük bir sevda ile koşmaya başladılar. Onlara hayran olmadan yapamadım. Aralarında olmaktan... Mutluluk duyuyordum.
🏹
15 dakika kadar sonra tünelden çıktık. Kimseler yoktu. Yüksek seslerin geldiği tarafa doğru ilerledik. Tam olarak savaş alanını görebiliyorduk.
Hiç beklemeden erlerimiz bağırdı ve Çinli askerlerin dikkatlerini dağıttı, kendi üzerlerine çekti. Bağıra bağıra saldırıya geçtik. 1 dakika bile olmadan kılıçlarımız karşı tarafın kılıçları ile buluştu.
Kılıç tokuşmaları, yaralamalar, kesilip biçilmeler, kan gölüne dönen ortalık, bir dağ oluşturan ve üzerlerine basmak zorunda kaldığımız cesetler, kötü kokular... Hep aynı serüvenler dönüp duruyordu. Nereye baksak aynı manzarayla karşılaşıyorduk. Başımız dönüyordu.
Üzerime gelen bir askere daha kılıcımı savurdum. O askeri de anında yere serdikten sonra Laçin'i gördüm. Her yeri kan içerisindeydi. Kan banyosu yapmış gibiydi.
Yifan... Bize hiç savaşmadan buradan çıkabileceğimizi söylemişti. O neredeydi?
Bir anlık boşluğuma denk geldi. Bir kol, anında gelip boynuma dolandı. Diğer elinde tuttuğu bir kılıç da öyle.
Laçin beni gördü.
"Asena!"diye bağırıp önüne çıkan 2 askeri hızla yaraladı. Bana doğru koştu. Bense hemen arkamdaki bu kişinin kim olduğunu öğrenince oldukça hayal kırıklığına uğradım.
"Ne o? Gerçekten size yardım edeceğimi mi sandınız? Çok safsınız Asena. Siz Türkler... Çok merhametlisiniz. Annemin böyle bir hamlede bulunabileceğini biliyordum. Sana kendimi acındırdım. Bana inandın. Bir nevi beni korumak için de savaştınız. Ölen benim değil, sizin askerleriniz oldu. Şimdi ne olacak biliyor musun? Hem imparatorluğumun başına geçeceğim, hem de içimize sızmış siz pislikleri tek tek yok edeceğim. Ne şanslıyım ki, hepiniz bir araya gelip toplanmışsınız. Tek mancınık işinizi hâlleder değil mi?"
"Pislik! Bunun bedelini ödeyeceksin!"
"Asena... Özür dilerim ama bu sefer seni serbest bırakmayacağım. Çok tehlikelisin. Ölümün şart. Affet beni güzellik."
Kılıcını boynuma daha çok yaklaştırdığı vakit gözlerimi yumdum. Ancak... Ancak yine o sesi duydum. Oldukça şiddetli olan çevredeki sese rağmen o okun vızıltısını işittim.
Sonrasında Yifan'ın elleri gevşedi. Hızla geri çekildim. Yifan yere savruldu.
Sana acıdım. Merhamet ettim. Ancak iyi niyetimi boşa çıkardın. Sana verdiğim dansı değerlendirmedin. Her şey çok farklı olabilirdi. Ancak sen bunu istemedin. Artık... Bir ölüsün Yifan. En başından yapmam gereken şeyi yapma vaktim geldi de geçiyor bile.
Ateşin bol olsun.
Yere düşen kılıcımı hızla elime aldığım gibi Yifan'ın üzerine sıçradım. Diz kapağımla onun göğsüne bastırıp bir an bile tereddüt etmeden sağ elimdeki kılıcı onun boynuna sürdüm.
Can damarını henüz kesmediğim için fena hâlde can çekişiyordu. Buna müsaade ettim ve biraz başında bekledim. Sürekli bedeni titriyor ve sıçrıyordu. Bende dizimle daha çok bastırıyor onu zapt etmeye çalışıyordum.
Can çekişini izledim. O... Bunu hak etti. Kolayca ölmemeliydi.
Bana yaklaşan askerlerin çoğunu Laçin hâllediyordu. Ancak birçoğu da nereden geldiğini henüz çözemediğim oklarla yere seriliyordu.
Başka bir Çin birliği daha toplu hâlde gelmeye başlayınca daha fazla oyalanmamam gerektiğini anladım. Yifan'a gülümsedim.
"Cayır cayır yan!"dedikten sonra can damarını da kestim. Ayağa kalktım.
O esnada bir atlı bana doğru gelmeye başladı. Kim olduğunu görebilmek adına toz bulutunun arasına gözlerimi kısarak baktım.
Bir müddet sonra gözlerim gördü. Barlas'tı bu!
Onu görünce heyecanla gülümsedim.
"Barlas!"diye bağırdım. Bana yaklaşmış ve sesimi duymuştu. O da beni görünce gülümsedi. Elini uzattı.
Tutmam gerektiğini anlayarak hazırda bekledim. Yanıma geldiği vakit elini tuttum. Beni elimden tutup atın üzerine doğru çekti. Ben de vücudumu atın üzerine yönlendirdim. Atın üstüne biner binmez düşmemek için ilk günkü gibi Barlas'ın sırtına tutundum. Karşısına odaklansa da bana hitaben bağırdı.
"İyisin değil mi?!"
Ben de onun gibi yüksek sesle bağırarak karşılık verdim.
"Gördüğün gibi. Oldukça iyiyim."
Barlas bir kere daha bağırdı.
"Nereye gidiyoruz Asena?! Ne tarafa doğru?!"
Baktığım zaman herkesin geri çekildiğini gördüm. Ortada pek Çin askeri kalmamıştı. Hızla uzaklaşıyorlardı buradan. Bu yüzden gönül rahatlığıyla Barlas'ın arkasında yola devam ettim.
"Dümdüz ilerle şimdilik! Sana tarif edeceğim!"
"Tamam!"
🏹
Tünelin girişine geldik. Atın üzerinden inip çevreme bakındım. Laçin biraz ileride soluklanıyordu. Tomris... O neredeydi?
Endişe içerisinde çevreme bakınmaya devam edip bağırdım.
"Tomris! Tomris neredesin?!"
"Buradayım,korkma."
Arkamdan sesini duyunca hızla döndüm. Göktuğ'un arkasında, atın üzerinde geliyordu. Kendisi inemedi. Dolayısıyla yanına koşmak durumunda kaldım.
Koştum ve inmesine yardım ettim. Ağır yaralanmıştı. Elim sırtındaydı ve sırtından şırıl şırıl kan geliyordu.
"Tomris! Yaran ağır gibi!"
"Endişelenme. Alışkınım ben. Girişi açamadılar mı?"
-Der demez hafif bir ses eşliğinde tünelin girişi açıldı. 10 er birden uğraşmış, sonunda açmışlardı.
Giriş açıldığı gibi herkes girmeye başladı. Okçular gelen gidene karşı önlem alarak uzakta çevreyi gözetliyorlardı. Yavaşça geri geri gelirken dahi temkinliydiler.
Bizler içeri girdik. Atlar da tünele kolaylıkla girebildiler.
Yürüyerek ilerledik. Barlas bir eliyle atının eyerini tutuyordu. Bana döndü. Gözlerinin içi gülüyordu.
"İyi olduğuna çok sevindim Asena. Sana bir şey olacak diye çok korkmuştum."
Barlas'a gülümsedim.
"Her zamanki gibi tam zamanında yetiştin imdadıma. Sana kaç tane can borcum var? Teşekkür ederim Barlas."
Ne kadar bakınırsam bakınayım Kapgan yoktu. Ama alpler buradaydı. Merak ediyordum. Bu yüzden ilerlemeye devam ederken merakıma yenik düşüp sordum.
"Kapgan... Kapgan nerede?"
Diğer tarafımda, solumda olan Göktuğ sırıttı.
"Kız kardeşim Sayina ile beşik kertmesiydi. Birbirlerini de çok seviyorlardı. Sonunda evlendiler. Yeni evli oldukları için, Kapgan gelmedi."
...
