5. bölüm / 43
Kaderin Kitabının Efsanesi🐺5.Bölüm🐺
Bölümler 43Şu an: 🐺5.Bölüm🐺
- 1 🐺1.Bölüm🐺1.431 kelime
- 2 🐺2.Bölüm🐺1.147 kelime
- 3 🐺3.Bölüm🐺1.755 kelime
- 4 🐺4.Bölüm🐺1.281 kelime
- 5 🐺5.Bölüm🐺1.755 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 🐺6.Bölüm🐺2.208 kelime
- 7 🐺7.Bölüm🐺1.264 kelime
- 8 🐺8.Bölüm🐺2.052 kelime
- 9 🐺9.Bölüm🐺1.683 kelime
- 10 🐺10.Bölüm🐺1.453 kelime
- 11 🐺11.Bölüm🐺1.449 kelime
- 12 🐺12.Bölüm🐺2.175 kelime
- 13 🐺13.Bölüm🐺1.418 kelime
- 14 🐺14.Bölüm🐺1.092 kelime
- 15 🐺15.Bölüm🐺1.851 kelime
- 16 🐺16.Bölüm🐺1.539 kelime
- 17 🐺17.Bölüm🐺1.136 kelime
- 18 🐺18.Bölüm🐺1.732 kelime
- 19 🐺19.Bölüm🐺1.807 kelime
- 20 🐺20.Bölüm🐺3.115 kelime
- 21 🐺21.Bölüm🐺2.200 kelime
- 22 🐺22.Bölüm🐺1.578 kelime
- 23 🐺23.Bölüm🐺1.087 kelime
- 24 🐺24.Bölüm🐺1.332 kelime
- 25 🐺25.Bölüm🐺1.419 kelime
- 26 🐺26.Bölüm🐺1.140 kelime
- 27 🐺27.Bölüm🐺1.633 kelime
- 28 🐺28.Bölüm🐺810 kelime
- 29 🐺29.Bölüm🐺800 kelime
- 30 🐺30.Bölüm🐺1.683 kelime
- 31 🐺31.Bölüm🐺1.547 kelime
- 32 🐺32.Bölüm🐺1.640 kelime
- 33 🐺33.Bölüm🐺1.902 kelime
- 34 🐺34.Bölüm🐺1.345 kelime
- 35 🐺35.Bölüm🐺2.037 kelime
- 36 🐺36.Bölüm🐺725 kelime
- 37 🐺37.Bölüm🐺676 kelime
- 38 🐺38.Bölüm🐺804 kelime
- 39 🐺39.Bölüm🐺2.284 kelime
- 40 🐺FİNAL🐺1.324 kelime
- 41 🐺Teşekkür🐺708 kelime
- 42 🐺İsimler ve Anlamları🐺513 kelime
- 43 🐺Duyuru🐺653 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
𐰚𐰼𐰏𐰚: 𐰉𐰆𐰞𐰢𐰾: 𐰖𐰆𐰍𐰲𐰃: 𐰾𐰃𐰍𐱃𐰲𐰃: 𐰇𐰭𐰼𐰃: 𐰰𐰇𐰤: 𐱃𐰆𐰍𐰽𐰴𐰑𐰃: 𐰋𐰇𐰚𐰲𐰃: 𐰲𐰇𐰠𐰏𐰠: 𐱃𐰉𐰍𐰲: 𐱅𐰇𐰯𐰇𐱅: 𐰯𐰺: 𐰯𐰆𐰺𐰢: 𐰶𐰃𐰺𐰴𐰕: 𐰇𐰲𐰸𐰆𐰺𐰃𐰴𐰣: 𐰆𐱃𐰕𐱃𐱃𐰺: 𐰶𐰃𐱃𐰪: 𐱃𐱃𐰉𐰃: 𐰉𐰆𐰨𐰀: 𐰉𐰆𐰑𐰣: 𐰚𐰠𐰯𐰤: 𐰽𐰃𐰍𐱃𐰀𐰢𐰾: 𐰖𐰆𐰍𐰞𐰀𐰢𐰾: 𐰦𐰍: 𐰚𐰇𐰠𐰏: 𐰴𐰍𐰣: 𐰼𐰢𐰾: 𐰦𐰀: 𐰚𐰃𐰾𐰼𐰀: 𐰃𐰤𐰃𐰾𐰃: 𐰴𐰍𐰣:
~Kendisi böylece Kergek Kuşu olmuş( vefat etmiş). (Cenaze törenine) yasçı ve ağlayıcı (olarak) doğuda, güneşin doğduğu yerde Bükli Çöl halkı, Çinliler, Tibetliler, Avarlar, Bizanslılar, Kırgızlar, Üç Kurıkanlılar, Otuz Tatarlar, Kıtaylar, Tatabılar... Bunca halk gelerek ağlamış, yas tutmuşlar. (Onlar) onca ünlü hükümdarlar imiş. Ondan sonra, erkek kardeşi Kağan olmuş, şüphesiz.~
🏹
Yanlarına vardığımda Kapgan beni bileğimden tuttu ve yeniden koşmaya başladı.
Dalaklanmıştım ancak çektiğim acıya rağmen yine de çıtımı çıkarmadım. İtiraz etmeden Kapgan'ın beni yönlendirmesine izin verdim.
Tanımadığım yabancı kişiler de bizimle beraber koşuyordu. Pazar'dan çıkıp ormana giriş yaptık. Biraz da burada koştuktan sonra yüksek bir tepede, yüksek otların arasında gizlenmiş bir yere geldik.
Tanımadığım çocuklardan biri ağır olduğu belli olan dikdörtgen şeklindeki taşı tuttu. Bir diğeri de ona destek olarak taşı kaldırdı.
Taş kalkınca altında bir delik belirdi. Delikten bakıldığında yine dikdörtgen biçiminde taşlardan yapılmış basamaklar olduğu belli oluyordu. Aşağı doğru iniyordu. Üstelik ortamda loş bir ışık olduğu için görebiliyordum. Sanırım her yer meşalelerle aydınlatılan bu yerde turuncu, kızılımsı bir renkle aydınlanıyordu.
İlk önce Kapgan aşağı doğru inmeye başladı. Bana baktı.
"Beni takip et."dedi.
Bu kadar kişi arasında bir an garip hissetsem de Kapgan'a güvendiğim için itiraz etmeden peşinden gittim.
Taştan basamakları indik. En fazla 10 basamaktan oluşuyordu. İnince ise kocaman bir tünel bizi karşılıyordu. Toprağın ağır ama güzel kokusu ciğerlerime bayram ettiriyordu.
Evet, adım attığımız bu geniş tünelde tünel boyunca meşaleler vardı. Biraz sonra karşımıza birkaç tane büyük olduğu belli olan oda çıktı.
Kapgan'ı takip ettim. Odalardan birine girdi. Bu odada daha çok oturup dinlenebilmek için sedirler, yer minderleri,yer yatakları vs.vardı.
"Oturabilirsin istediğin yere."
Yine üzerleri el işlemeli minderle örtülmüş sedirin en uç köşesine oturdum. Etrafımı incelemeye devam ettim.
Kapgan da kendisini tam karşımdaki yer minderinin üzerine attı. Sırtını arkasında toprak yerine kayayla kaplı olan yere yasladı.
Dalağıma elimi koymuş derin derin nefesler alıp veriyordum. Boğulacakken kurtuldum, nefessiz kaldım. Sonra durmadan koştum. Dalağım patlayacak gibi acısa da gıkımı dahi çıkarmadan sadece koştum. Ama bittim.
Vallahi öldüm.
Kapgan da soluklanırken dalağımın üzerine bastırdığım elime baktı. Hafif tebessüm etti.
Biz sessizce soluklanmaya devam ederken içeriye tanımadığım diğer kişiler de girdi. Sesli sesli nefesler alıp vererek üzerlerindeki aletleri çıkarıp kimisini duvara, kimisini de yere yerleştirdiler.
Bulunduğumuz yere geçtiler. Büyük ihtimalle beni rahatsız etmemek için kimse sedire oturmadı. Herkes yerdeki minderlerin üzerine yerleşti.
Birisi bana baktı ve gülümseyerek heyecanlı heyecanlı konuştu.
"Hey! Wu Yifan'a kafa tutmak ha? Bacım ben deliyim ve delileri severim. Şimdiden sevdim seni. Birlikte büyük ve çılgınca işler yapabiliriz."
Kapgan onu uyarıcı bir ses tonuyla uzatarak ismini söyledi.
"Koray!"
Koray burnunu kırıştırdı.
"Sustum, bir şey demedim."
Sonra bana döndü ve yandan yandan baktı. Bakışlarından fikrinden vazgeçmediğini anlayabiliyordum. Ona tebessüm ederek karşılık verdim.
En son içeriye Barlas girdi. O da üzerindeki silahları çıkarıp ağırlıktan kurtulurken bana bakarak gülümsedi ve şirin bir şekilde konuştu.
"Yeniden karşılaştık ha? Kapgan sabah söylediğinde inanmamıştım. Ama gerçekten iyi dövüşüyorsun."
O da kendisini Koray'ın yanına attı. Kolunu onun omzuna atarak bana bakmaya devam etti ve hayranlıkla konuşmasını sürdürdü.
"Ama beni asıl şaşırtan şey ok kullanışındı. Gerçekten çok iyiydin. Çok şaşırttın beni. Senden bunu beklemezdim. Ama bazı eksiklikler var. Yakın mesafeden ok kullanmakta pek iyi değil gibisin. Ki sen oldukça hızlısın. Bunu da çok iyi yaparsın. İstersen sana tüm bunları öğretirim."
Dikkatlice dinledim ama herhangi bir cevap vermedim. Sonuçta hâlâ kim olduklarını bilmiyordum. Kapgan gözlerini üzerimden çekmeden bana yine soru yöneltti.
"Üzerine çeki düzen vermişsin. Ben de arkandaki kılıcı fark ettim. Sabah da kılıç kullanmadın. Az önce sırtında duruyordu ama yine kullanmadın. Kullanmayı bilmiyor musun?"
Artık konuşma vakti geldiğini anlayınca bana yöneltilen soruya cevap verdim.
"Bilmiyorum. Öğrenmek için aldım. Sırtımda durmasını da özellikle istedim. Bir savaşçı gibi görünürsem bana sataşan da olmaz diye düşünmüştüm. Ama... Geldi çattı. Hem de belanın en büyüğü."
Tanımadığım bir başka kişi sordu.
"Kim olduğunu biliyor muydun?"
Anında cevap verdim.
"Hayır,bilmiyordum. Kendisini tanıtınca da bir an donup kaldım zaten."
O çılgın olan Koray şaşkınlıkla sesini yükselterek araya atladı.
"Bilmiyor muydun?! Seni çılgın, yürekli bir hatun zannetmiştim!"
Onun içini rahatlatabilmek için tebessüm ettim.
"Merak etme. Çılgınlık benim göbek adım. Kim olduğunu bilseydim bile yine aynı tepkiyi vermekten geri durmazdım."
Koray eski gülümsemesini yeniden takındı.
Çevreme bakınmaya devam ettikçe iyice meraklandım. Aklımdaki sorular giderek çoğaldı. En sonunda hepsine hitaben sorabildim.
"Siz kimsiniz peki? Burası neresi?"
Kapgan gülümsedi. Kılıcını elindeki tuzla keskinleştirirken gözünü oradan ayırmadan bana cevap verdi.
"Bunu şu an sana söyleyemeyiz. Yakında öğrenirsin. Ama kötü biri olmadığımızı bil yeter."
"Bundan şüphem yok zaten. İsimlerinizi öğrenebilir miyim?"
Başından beri sert görünen genç tebessüm ederek kısaca kendisini tanıttı.
"Ben Bartu."
Onun diğer tarafındaki sessiz ama yakışıklı çocuk gözlerini aşağı indirip tebessüm ederek kendisini tanıttı.
"Ben de Sayda. Memnun oldum."
Hiç konuşmayan, sessiz gördüğüm ve tanımadığım bir diğer kişi de esnedi. Esnemesi bittikten sonra gerinerek;
"Ben Göktuğ."dedi.
Yine hiç tanımadığım uzun boylu kişi de tebessüm ederek şirin bir şekilde tek elini havaya kaldırdı.
"Ben Bumin."
"Ben de Koray."
"Beni tanıyorsun zaten. İsmim Barlas."
Kapgan sustu. Kendisini tanıtmaya gerek bile duymadı. Ama biraz sonra konuşan yine o oldu.
"Yifan bugün söz sahibi olan annesi tarafından çağrıldı. Mutlaka askerleriyle yola koyulmak zorunda. Bu yüzden biraz burada kal. Sonra istediğin yere gidersin."
Onu başımla onayladım. Ardından düşünmeye çalıştım. Bu isimleri aklıma getirmeye çalıştım.
Ve bir anda beynimde ampül yandı.
Onların isimleri aklımdan sırayla geçmeye devam ederken gözlerim istem dışı irileşti.
Kendime hâkim olamayarak ayağa kalktım.
Hepsinin üzerinde gözlerimi daha detaylı gezdirmeye başladım. Şu an gerçekten oldukça da heyecanlıydım. Eğer doğru hatırlıyorsam,-ki hatırladığıma eminim- karşımda destansı kahramanlar duruyor.
Şu an Göktürk'lerin başında Kutluk İlteriş Kağan var. 2. Göktürk Devletini kurup Türk'leri tek çatı altında toplayan ve nice zaferler kazanan yiğit kağan. Onun kardeşi ve Göktürk Kağanlığının bir sonraki Kağan'ı Kapgan.
Kapgan Kağan...
Kapgan...
Kağan'sın sen. Gelecekteki hükümdar. Ve buradakiler de seninle beraber özel eğitilen alpler. Herkes çabalayarak bu deneyimli alplerin yerinde olmak ister. Deneseler dahi bu alpler gibi olmayı becerememişlerdir. Kapgan da bu özel eğitilen alpler de hem diğer Türk devletleri hem de Türk olmayan devletler tarafından oldukça merak edilse de sosyal medya gibi ağlar olmadığından onları bizzat kanlı canlı görüp tanıyan yoktur. Sır gibilerdir.
Ben ayağa kalkıp herkesi tek tek gözetlemeye başlayınca hepsi de şaşırdı. Çoğu 'nereme bakıyor bu?' dermişçesine baktığım bölgelerine garip garip bakıyordu.
En son yine Kapgan kılıcını keskinleştirmeyi bırakıp gözlerini kısarak bana baktı.
"Bir sorun mu var?"diye sordu.
Aptal ben!
O an kendime hâkim olamadım. Ağzımı tutamayarak, o anki heyecanımla dengesizce konuştum.
"Sen... Sen Hükümdar soyundansın,bir tiginsin. Sizler de onunla beraber özel eğitilen alplersiniz. Woah! Gerçekten sizleri gördüğüme inanamıyorum. Şaka gibi."
Ben bunları der demez Kapgan hızla oturduğu yerden kalktı ve az önce keskinleştirdiği kılıcıyla beraber üzerime yürüdü.
Yine yerimden gram kıpırdamadım. O kılıcı boynuma tuttu. Sadece kesmesin diye başımı hafif geri yatırarak onun gözlerine bakmaya devam ettim.
"Sen bunu nereden biliyorsun?! Bu... Bu imkânsız!"
Dikkatli bir şekilde yutkundum. Ellerimi havaya kaldırıp;
"Sakin ol, bildiğim daha birçok şey var."dedim. Şaşkınlığına engel olamadı. Diğerlerinin de ondan pek bir farkı yoktu.
"Kimsin sen?!"diye bağırdı.
Ama buna cevap veremezdim. Şöyle ki, daha önce uçak görmemiş birine uçağı anlatamazsın. Ne kadar anlatmaya çalışırsan çalış boştur. Hiçbir şey anlamazlar.
Şimdi ben kalkıp gelecekten geldiğimi, kendilerinin tarihteki önemli ve destansı karakterler olduğunu söyleyemem ki. Dalga geçiyorsun der, anında keser şuracıkta boğazımı.
Bu yüzden ben de kendimi tutamadım. Yüzümü ekşitip cevap verdim.
"Ah, lanet olsun! İnanmazsın diyorum sana! Boşuna zorlama. Sana anlatsam bile hiçbir şey anlamayıp bana bön bön bakacaksın."
"Sen hele bir anlat. Ondan sonra karar veririz."
Tek kelimeyle;
"Anlatmayacağım."dedim ve dudaklarımı birbirine bastırdım.
Kapgan sırıttı.
"O zaman bu sırrı bildiğin için ölmen gerekir."
Yine gözlerim irileşti. Birbirine bastırdığım dudaklarım aralanıp arasından;
"Yok artık."kelimeleri döküldü. Kapgan kararlı bir şekilde karşılık verdi.
"Konuş ya da öl."
Kılıcını boğazıma biraz daha yaklaştırdı. Ben de yaklaştırdığı oranda başımı geriye yatırdım. Blöf yaptığı belliydi. Çok da önemli bir sır değildi. Gittikleri yerlerde kendilerini tanıtıyorlardır mutlaka. Onları bilenler de vardır. Ama şu olabilir. Çin için gizli bir görevdeyseler ve kendilerini gizli tutmaları gerekiyorsa, üstüne bir de ben onları tanıyorsam onlar için bir tehdit gibi görünebilirdim. Galiba şu an tam olarak öyleyim.
O an aklıma tek bir şey geldi. Ben de bunu uygulamak üzere canımdan olmadan önce hızla söze girdim.
"Bak... Şöyle yapalım mı? Şimdi ben sana ileride olacak bir olayı söyleyeceğim. Eğer bu olay gerçek olursa beni öldürme fikrinden vazgeçeceksin."
"Ne diyorsun sen? Müneccim misin?"
Zoraki bir şekilde gülümseyip cevap verdim.
"Ahaha, değilim. Ama beni şu an bir nevi öyle de görebilirsin tabii."
"Deneyelim. Denemekten zarar gelmez. Ama bu söylediklerin sırf kurtulmak için planladığın bir şeyse, o zaman acımam. Öldürürüm."
"Ehehe,tamam. Dur biraz düşüneceğim. Çek şu kılıcı. Odaklanamıyorum."
Kapgan tereddüt ede ede yavaş bir biçimde kılıcı boğazımdan çekti.
O an tarih bilgilerimi yoklamaya başladım. İyice düşünmem gerekiyor. Tarihi olayları gözümün önüne getirmeye çalıştım.
Biraz sonra parmağımı şıklatarak emin olmak maksadıyla Kapgan'a sordum.
"Ah, Wu Yifan Tang Hanedanlığına gidiyor demiştin değil mi?"
"Evet."
Gülümsedim. Tabii ya. Bugün yangının gerçekleştiği gün.
Aklıma geleni hemen anlatmaya başladım.
"Bugün Tang Hanedanlığında, sarayda çok büyük bir yangın gerçekleşecek. Yangında 5548 kişi can verecek. Saray karışacak. Yangından dolayı dumandan etkilenen İmparator yatağa düşecek. Onun düşüşü ile taht kavgası başlayacak. Başsız kalan devlete baş olmak isteyenler birbirlerine girecek. Wu ailesi de."
Diğerleri de iyice şaşkın bir şekilde ayağa kalkmış bana bakıyorlardı.
Anlattıklarımın doğruluğu onları şaşırtmış olmalıydı. Ama olacaktı.
Sayda hemen devreye girdi ve elini Kapgan'ın omzuna koyup;
"Tüm bunlar doğru olabilir mi?"diye sordu.
Kapgan sustu.
Bana baktı.
Düşündü.
Uzun bir müddet bana bakarak düşünmeye devam etti. Hemen sonra söze girdi.
"Bilmiyorum."
Sessiz olan alplerlerden Göktuğ'un kaşları çatılmıştı. İleri atılarak düşüncelerini dile getirdi.
"Eğer tüm bunlar doğruysa bu bizim için de avantaj olur. Ötüken'e dönüp alplerimizi toplar ve birbirine giren Tang Hanedanlığı'nın karışıklığından faydalanarak kolayca bir sefer düzenlerdik. Ama sorun şu ki... Bu sözlere ne kadar inanabiliriz? Tanımadığımız bir kız bunları söyledi diye ona inanabilecek miyiz?"
"Sizi anlayabiliyorum. Güvenip güvenmemek tamamen size kalmış."
Büyük bir sessizlik peyda oldu. Kapgan biraz daha düşündükten sonra herkese hitaben konuştu.
"Dışarı çıkıp gözetleme yapalım. Eğer dediği gibi büyük bir yangın çıkacaksa Saray'dan yükselen bir duman görürüz. Dumanı hafifken görürsek Bartu ve Bumin atlarıyla Ötüken'e doğru yola koyulur. Hızlıca abimin yanına varıp bilgilendirir. Biz de önden hazırlık yaparız. Çıkalım. Ve sen... Asena... Sen de bizimle geliyorsun."
Sesimi çıkarmadan hızla saniyede bir gözlerimi kırptım.
...
Not olarak vermek istiyorum. Bu bölümde geçen Orhon Türkçesi paragrafta "Kergek kuşu olmuş" diye bir kısım vardı. Kergek kuşu yırtıcı, cesur bir kuş türü. Bu kuş, eski Türk inanışında ölümsüzlüğü simgeliyordu. Vefat olduğu vakit bu terim kullanılırdı. (Bizdeki 'şehit' gibi.)
❗Türkler asla kendi ölülerine 'ölü' demezler. Eğer metinde 'ölü' kelimesi geçiyorsa mutlaka öldürdükleri kişilerden yani düşmanlarından bahsediyorlardır.❗
Sonraki paragraflarda bu örneği göreceğiz.😂
Bölüm etkileşimi
